Kayıtlar

Anadolu Tarihçiliğine Dair Sorular II:
Anadolu terimiyle yüzleşilme zorunluluğu, eğer farklı bir tarih isteniyorsa...

Anadolu tarihi genelde belli bir toprak parçasının şimdiki sınırlarından geriye doğru gidilerek başlatılıyor. Yani ilk önce Anadolu denen bir yerin varlığını kabul ediyoruz ve daha sonra bu coğrafi yeri alıp tarihin başlangıcına ve hatta bazı durumlarda tarih öncesine götürüyoruz. İlk bakışta bir sorun yok ve ulusal tarihçilik açısından hiç bir sorun yok. Oysa eğer amaç ulusal tarihçiliğin karşısına yeni bir şey koymaksa, o zaman bu tarihçiliğin yöntemlerinin de gözden geçirilmesi gerekiyor. Toprak parçasına bağlılık veya belli bir yerin yerlisi olmayı öne çıkarmak, bunlar bana göre ulusalcı tarihçiliğin temel unsurları. Bu tür kavramların geliştirilmiş olmasının ardındaki temel neden, toprak ile sözüm ona bu tarihin yüzyıllardır veya binlerce yıldır sahibi konumunda görülen ve yine sözüm ona homojen bir grup arasında, her zaman olmasa da sık sık neredeyse kutsal olan bir ilişki kurmak. Oysa geçmiş daha farklı bir öykü sunuyor. Sürekli değişen insan topluluklarının olduğunu, hom...

Anadolu Tarihçiliğine Dair Sorular I:
Anadolu terimiyle yüzleşme zorunluluğu, eğer farklı bir tarih isteniyorsa...

Anadolu, Anadoluculuk ve Anadolu tarihinin nasıl yazılabileceği üzerine karaladığım bazı notları, kafama takılan bazı soruları sunuyorum: Anadolu teriminin kendisi önemli bir sorun içeriyor. Her ne kadar geçmişi yüzyıllar öncesine giden bir terimse de, modern çağda, özellikle Osmanlı’nın son döneminde ve Cumhuriyet başında bugünün Doğu Anadolu’sunu da kapsayacak şekilde genişletilmiş olması, aslında bir isim değişikliğidir. Tercih edilmeyen bir şimdi’nin, geçmişiyle birlikte silinmesi girişimidir. Dolayısıyla, bir Anadolu tarihi yazma projesi, her şeyden önce bununla yüzleşmelidir. Bu yüzleşme nasıl gerçekleşecek veya bu sorun nasıl aşılacaktır. Burada sorun, hem Doğu Anadolu hem de Anadolu’nun farklı adlarla başka ulusal tarihlerin de sahiplenmeye çalıştığı alanlar olmalarıdır. Doğu Anadolu’da bu çatışma Türk, Ermeni ve Kürt ulusal tarihleri arasındadır. Batı Anadolu veya asıl Anadolu bölgesinde de, Türk ve Yunan ulusal tarihleri arasındadır. Bu sorunu aşmanın yolu, u...

Kültür ve Yenilik: Kültürel Ayırımcılık ve Milliyetçilik - Ne Kadar Farklılar?

Resim
Bu topraklara “dışarı”dan gelen “yabancı” katkılara daha geniş bir çerçeveden bakınca, modern çağla birlikte milliyetçilik gibi, bugün olumlu kabul edilen birçok başka akım, faaliyet ve unsurun da geldiği, bu topraklara girdiği görülüyor. Durum böyle olunca, seçici bir yabancılık suçlaması sorun çıkartıyor. Son yıllarda etnisite kavramının yerini kültür almaya başladı. Etnik olmak istemeyenler kültürcü ya da yerel kültürcü oluyor ama bu hamleyle milliyetçilikten uzaklaşmış olmuyorlar. Aynı yabancı düşmanlığına, aynı “bu bize ait değil” yaklaşımına yerelcilerin, yerel kültürcülerin arasında da rastlanıyor. Nedir kültürün karşıtı, ya da kültürün doğasına aykırı olan? Yenilik. Hem bir öğrenme süreci hem de çevreyi, yaşamı, etkileşimleri anlama ve anlamlandırma aracı olarak kültür pek yenilikçi değildir. Sürekli yeniliğin, yani değişimin olduğu yerde kültürün bu iki unsuru da olamaz. Ama yenilik yine de olmak zorundadır. Çünkü dünya değişir, yaşam değişir, dolayısıyla kültürün de ...

Anadolu'nun Dilleri ve Hint-Avrupalıları

Resim
R.D. Woodard, The Ancient Languages of Asia Minor, Map 1 (İtalikler MÖ 1. binyıl ve sonrasında beliren diller) Anadolu tarihinde (eğer ortaçağdan öncekini de aynı isim altında inceler ve tartışırsak, ya da tanımlarsak, her neyse) uzun bir Hint-Avrupa dönemi olduğu görülüyor; yani Hint-Avrupa dillerinin konuşulduğu ve hatta uzun süre bu coğrafyanın dilsel yapısına baskın oldukları bir dönem. Ardından on birinci yüzyılda Altay dilleri konuşan topluluklar belirmeye başlıyor ve bunların arasında en baskın grup da Türk dilleri kouşanlar. Türk dilleri Anadolu’nun dilsel durumuna hemen hâkim olmuyor. Sanırım tam egemenlik yirminci yüzyılın başından itibaren geliyor. Hint-Avrupa dilleri konuşanlarla Altay dilleri (ya da Türk dilleri de diyebiliriz) konuşanlar uzun süre birlikte var oluyor. Aslında bunun bugün de devam ettiği söylenebilir, eğer Kürtçenin bir Hint-Avrupa dili olduğunu anımsarsak. Bu arada Hint-Avrupa dillerinin öncesi de var; en azından ne Hint-Avrupa ne de Altay ol...

Anadoluluk Söylemi ve Yerlilik

Resim
www.helmink.com/Antique_Map_Blaeu_Anatolia/ Nedense Orta Asya Türklerine takıldık kaldık. Bu topraklarda başka kültürler de bulunmuş. Bunları ne yapacağız? Bunlar hakkında da bir şeyler söylemek gerekmez mi? Yine Adsız’ın yorumlarından birine dönecek olursak, “Velhâsıl, anadoluya ordan burdan azınlıklar gelmiş zaman zaman, her gelen kendi "dil"ini benimsetmiş, olay bu, yoksa anadolu ne Türk'tür ne Yunan ne Ermeni... Anadolu, Anadolu'dur... ... Heredot meselâ, Ermenilerin anadoluya m.ö. 7. yy'da geldiklerini yazar, sonradan bölgeye dillerini benimsettiklerini anlatır... Anadoluda, Yunan nüfusu hiçbir zaman %1'i bile bulmamıştır, ancak anadolunun %75'i Yunanca konuşmaktaydı... Sadece "dil"i benimseme söz konusu, bunu iyi anlamak lazım, Anadolu'nun Yunanlılığı, Ermeniliği, Türklüğü kadardır...” Adsız’ın Anadoluluktan kastettiği genetik bir grup, çok büyük değişikliklere uğramadan binlerce yıldır varlığını sürdüren bir grup, bir to...

Türkçe, Türklük ve Türkler

Kısa (veya uzun bilemeyeceğim) bir aradan sonra tekrar merhaba. Özel meseleler bir süre meşgul tuttu beni. Bir de sanırım bir süre hiçbir şey yazmak istemedim. Neyse. Yine Türklük, Türkçe ve Türk kavramlarıyla ilgili yoğun bir yorum trafiği olmuş. Sayın Adsız şöyle diyor. “Çuvaşlar Pre-Turkic” konuşmuş olabilir ama bu Türk olduklarını göstermez diyor  Viking olduklarını mı gösterir?” Biraz demagoji yapmış Adsız. Şöyle yazmışım: “Çuvaşlar ilk Türkçeyi konuşmuş ve hâlâ konuşuyor olabilir. Ama bu onların Türk olduklarını göstermiyor. Sanırım bu ayrımı kavramak epey zor geliyor. Bir dili konuşmak, bu dili adlandırmak ve bu dille bir toplumsal/siyasi/kültürel kimlik arasında ilişki kurmak birbirinden farklı süreçler. Birinin varlığını tespit etmemiz veya bir yerde bir dilin konuşuluyor olduğunu saptamamız diğer iki sürecin de çözüldüğü anlamına gelmiyor.” Evet, bu ayrımı anlamak zor geliyor çoğumuz için. Adsız’ın cevabıyla bunu bir kez daha görmüş olduk. Türkçeye dair bazı i...

Türklük Değil Türkleşme

Bu konuyla ilgili daha önceki yazımda Türkleşme adını verdiğim bir süreçten bahsettim. Birkaç şey daha söylemek istiyorum bu konuya ilişkin. Konuşulan diller arasında görülen benzerlik zaman içinde, özellikle daha farklı bir dil konuşan bir düşmanın veya hasmın belirdiği durumlarda daha üst bir kimlik düşüncesine yol açabilir ve bu nokta bir ortak dilleşme sürecine girilebilir. Farklı Türkçeler de zamanla ve/veya zaman zaman Türkleşmelere yol açmış olabilir. Tabii bu arada başka dilleşmeler de söz konusu olmuş olabilir. Örneğin Türkmenleşme gibi bir süreçten de bahsedilebilir ama burada bir noktaya dikkat etmek gerekiyor. Her ne kadar her durumda son nokta yeni bir üst kimliğin ortaya çıkmasıysa da, sürecin başlatan koşullar farklı olabilir. İlla ki bir çatışma durumunun belirmesi gerekiyor ama bu belirdikten sonra birleştirici unsur dilsel benzerlik olabileceği gibi, kültürel veya dinsel ya da benzeri başka bir şey de olabilir. İlk başta böyle bir Türkleşme var mı kesin bi...

Göbeklitepe: Urfa'da Tarihöncesi (Radikal Gazetesi, 16.03.2010

İnsanoğlunun mağaralarda vahşi bir hayat sürdüğü sanılan yıllarda Harran'da yaşayanlar muhteşem bir tapınak inşa etti MEHMET ÖZDOĞAN ŞANLIURFA- Göbeklitepe’de küçük bir arazisi olan Şavah amca, 1986 senesinde arazisini sürmeye başladığında, arkeoloji tarihinde bilinen her şeyi alt üst edeceğini bilmiyordu. O gün küçük bir heykel buldu. Bir süre elinde tutuktan sonra, Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’ne götürdü. Heykelin milattan önce 6-7 binlere ait olduğu belirlendi. Aradan yıllar geçti. 1995 yılında Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Harald Hauptmann tarafından, Şanlıurfa Müze Müdürlüğü başkanlığında yüzey çalışmaları yapıldı, heykelin bulunduğu yerin birkaç metre ötesinde ‘bir şeyler’ vardı. 1996 yılından bu yana Alman arkeolog Klaus Schmidt önderliğinde sürdürülen kazılarda, her yıl birkaç yüzyıl geriye gidildi. Göbeklitepe’de bugün gelinen nokta büyüleyici. Şanlıurfa’nın 17 km doğusunda, bereketli Harran Ovası hilalinin tam göbeğinde dünyanın en eski tapınağı var; tam 12 bi...

Türkçenin İlk kez Konuşulması ve Türklerin İlk Kez Ortaya Çıkışı Üzerine

Arka arkaya gelen bazı yorumlar üzerine tekrar bazı noktaları, en azından benim ne demeye çalıştığımı tekrar açıklığa kavuşturmak ihtiyacı belirdi Orta Asya’dan göç olmadı demek kolay değil. Çünkü tarihsel kayıtlar aksini söylüyor. Gelenler var. Ama bu gelenlerin sayısı ve geldikleri yerdeki insanların kaçta kaçını oluşturdukları veya ne kadarını yerinden ettikleri tartışılabilir. Türklerin anayurdu tartışmasıysa hepten zor. Adsız adı altında gelen yorumcunun arka arkaya bloga gönderdiği yorumlar daha çok Türkçenin anayurdundan bahsediyor. Türkçenin anayurdunun tespit edilmiş olması (ki bu anayurt pekâlâ Urallar, Hazar Denizi’nin kuzeyi olabilir; gayet makul bir görüş), Türklerin ilk kez nerede ortaya çıktığı sorusunu cevaplamıyor; sadece Türkçenin ilk kez nerede, hangi bölgede konuşulduğu sorusunu cevaplıyor. Çuvaşlar ilk Türkçeyi konuşmuş ve hâlâ konuşuyor olabilir. Ama bu onların Türk olduklarını göstermiyor. Sanırım bu ayrımı kavramak epey zor geliyor. Bir dili konuş...

Dervişler, Anadolu, İslam ... yazısına gelen aşağıdaki yoruma cevap:

Tarihlerde ve diğer eserlerde (örn., menkıbeler) geçen sufi, derviş, abdal, kutb, şeyh, pir, veli, baba, dede, bacı, fakih, molla, hoca gibi unvanları olan dini önderlerin (Ede Bali, Ak Şemseddin, Molla Gürani, Molla Hüsrev, Şeyh Bedreddin, Hacı Bayram-ı Veli, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre, Ahmed Yesevi ve hatta Mevlana ile İbn-i Arabi de dahil, ve de tabii ki sayıları belirsiz daha niceleri) ne kadarı gerçektir? Gerçekten varolmuşlarsa bile, öyküleri ne kadar gerçektir? Tabii, tarihlerde ve diğer eserlerde söylediğin gibi Müslüman dini önderler ve/veya bunların öyküleri bu kadar çok geçtiğine göre, bunların ne kadar fazla bir miktarının kendisi ve/veya öyküsü hayal ürünü olursa olsun, o zamanlar Anadolu'da ve muhtemelen izleyen dönemlerde Rumeli'de Müslüman dini önderlerin görece çok olduğunu ve Osmanlı'nın ve hatta tarihteki diğer Anadolu Müslüman devlet ve beyliklerinin kuvvetli İslami (ortodoks ve/veya heterodoks) temelleri olduğunu söyleyebiliriz sanırım, yanılıyor...

Dervişler, Anadolu ve İslam, Fanatizm ve heterodoksi, dini ile
Osmanlı’nın kuruluşunda sufi bağlantısı: Dervişler, heterodoks bağlantılar, ortodoks İslam.

İlk Osmanlılarla ilgili Sufi ve/veya derviş bağlantısının incelenmesi, böyle bir bağlantının olup olmadığının incelenmesi olarak anlaşılmamalı. Sufiler ve dervişler Osmanlı’nın ortaya çıkışında vardır. Bu bağlantıyla ilgili o kadar çok kanıt mevcuttur ki, bunun aksini iddia etmek olanaksızdır. Herşeyden önce Osmanlı tarihlerinin kendileri bu insanlarla ilgili çeşitli öykülerle doludur. Fakat daha da önemlisi Osman Bey zamanındaki Şeyh Ede Bali adındaki derviştir. Daha sonra Orhan Bey zamanında da derviş öyküleri mevcuttur. Dervişlere verilen yerlerden, onların tekkelerinden bahsedilir. 1400’lerde Şeyh Bedreddin vardır. Bir derviş grubu olan Rum Abdallarından bahsedilir. Gene dervişlikle ilgisi olduğu anlaşılan Rum Bacılarının adı geçer. Yeniçeriler ile Bektaşilik arasındaki ilişki vardır. Orhan’ın kardeşinin dervişliği seçerek sultanlıktan feragat ettiği anlatılır. En önemlisi de ilk en düzgün Osmanlı tarihini yazmış olan Aşık Paşazade’nin kendisi de bir derviştir ve derviş soyundan g...

Tekrar Genler ve Türklük

Bloga gelen son yorumlardan anladığım kadarıyla genler konusu hâlâ kafa karıştırmaya devam ediyor. Sanırım bunun en önemli nedeni, genlerin etnik gruplar şeklinde düşünülüyor olması ya da her bir etnik gruba karşılık gelen genlerin olduğunun kabul edilmesi. İlk önce önemli bir hataya işaret ederek başlayayım. Anadolu’nun genetik kompozisyonunun %15’inin Asya kökenli genlerden geliyor olduğunu ileri sürmek, Anadolu’da yaşayan her bir insanın genlerinin %15’inin Asyalı genlerden oluştuğu anlamına gelmiyor. Özellikle mtDNA veya Y kromozomuna dayanan çalışmalardan bahsediliyorsa, böyle bir şey zaten mümkün değil. Bu genlerin seçilmesinin temel nedeni bölünmüyor olmaları. Dolayısıyla Asya kökenli Y kromozomu ya da daha doğru bir deyişle haplogrubu taşıyan birisi %100 bu haplogruptandır ve başka haplogruptan birisiyle evlenmesi onun oğlunun haplogrubunu değiştirmeyecektir; ama bölünebilen diğer genlerde değişikliklere elbette yol açacaktır. Asya ve Avrupa kökenli ayırımı yaparken ...

Osmanlı'nın Kuruluşu Semineri VI - Osmanlı'nın Kuruluşu ve Lindner'in Tezi
Osmanlı Devleti Aşiretten mi Çıktı?

İlk örgütlenmeyi aşiret/göçebe söyleminin içinde kalarak açıklamaya çalışan ve bu alanda kendisine yer edinmiş olan diğer bir çalışma Paul Lindner’e aittir. Lindner’e göre Osman’ın yandaşlarını birleştirmek için kullanmış olduğu siyasi örgüt aşiret idi. Göçebeler veya yarı-göçebeler bu yörede zaten bir dağılma aşamasındaydılar. Ekonomik sıkıntılardan ötürü sadece hayvancılıkla geçinemiyorlardı. Bu arada Bizans köylüsünün de hoşnutsuzluğu mevcuttu. Osman’ın çevresinde bir grup oluşmaya başlamıştı. Osman aşiretini dışarıdan gelenlere de açmaya karar verir. Osman’ın çeşitli grupları bir araya getirmiş olması, kaynaklardaki öyküleri de göz önüne aldığımızda epey mümkün gözükmektedir. Fakat kaynaklarda dışarıdan katılıma açık olma temasının gözüktüğü yerlerde, bu katılımı mümkün kılan araçlardan biri dindir. Hıristiyanlarla beraber çalışmak, beraber girişimler organize etmek de vardır ama gerçekten “bizden” olmanın yolu din değiştirmektir. Dışarıdan katılıma açık olan dindir. Bir aşirete d...

Osmanlı'nın Kuruluşu Semineri V - Osmanlı'nın Kuruluşu ve Köprülü'nün Tezi
Osmanlı Devleti Aşiretten mi Çıktı?

Geçen hafta yağma ve Oğuz tezlerinin tartıştık. Konuyu toplayacak olursak, göçebe veya yarı-göçebe oldukları düşünülen bir Oğuz aşiretinin Anadolu’ya gelerek yeni bir devlet ve toplum kurduğunu iddia eden tezi tartıştık. Tartışmamızın sonunda da Osmanlıların kuruluşunda yağmanın, paralı askerliğin ve köle ticaretinin rolüne değindik. Osmanlıların kuruluşuyla ilgili tartışmaları etkileyen en büyük sorun, bu konuyla ilgili kaynaklardan ciddi bir şekilde yoksun olmamız. Bu konuyla ilgili olarak Osmanlıların bize bıraktıkları kaynak veya kaynaklar yok. Aynı şekilde Bizans tarihçileri de 1300 yılı civarındaki Bafeus savaşına kadar Osmanlılardan bahsetmiyor. Osmanlılarla ilgili Osmanlıların ortaya çıkmasından yaklaşık bir yüzyıl sonra yazılmış kaynaklar da 1300 yılından önceki dönem hakkında hemen hemen hiçbir şey söylemiyor. Dolayısıyla söyleyebileceklerimizin büyük kısmı dolaylı yollardan elde edilen bilgileri Osmanlılara uygulayan yorumlardan oluşuyor. Yani “herhalde böyle oldu”dan...

Osmanlı'nın Kuruluşu Semineri IV - Oğuzlardan Türkmenlere
Anadolu'ya Türklerin Yerleşiminde Farklı Gelişim Çizgileri

Konuyu daha fazla dağıtmadan ilk olarak Oğuz Türkmen karşıtlığına veya ilişkisine girelim. Her Oğuz Türkmen midir? Bu konuda kesin bir şey söylemek zor. Türkmen kelimesinin ne anlama geldiği ve nasıl ortaya çıktığı konusunda tartışmalar hâlâ sürüyor.Aslında sürmemesi gerekiyor diye düşünüyorum. Fakat günümüz araştırmacılarımızın bir kısmı ortaçağda bu konuyla ilgili olarak getirilmiş açıklamalardan tatmin olmamıştır. Genelde üç farklı anlamdan bahsetmek mümkün: Türke benzeyen, İslamı kabul etmiş Türkler ve en sonuncusu da Türk kelimesinin anlamını güçlendiren ek. Türkmen terimi gerçekten de daha çok İslam kültürünün sınırlarında kullanılan bir kelime. Pekâlâ Müslüman olmayan Türklerle Müslüman Türkleri ayırma anlamında kullanılmış olabilir. Buna benzer bir de Tacik kelimesi vardır: Müslüman İranlılar için kullanılmaktadır. Kaynaklar Türk kelimesini güçlendirme anlamında kullanıldığını belirtmiyor, ama bu da Müslümanlığı yeni kabul etmiş Türkler arasında, farklılıklarını belirtmek için...