26 Aralık 2009 Cumartesi

Uzakdoğu Semineri - V: İnsan Geçmişinde Küçük Gruplar Dönemi

Dillerin gelişimi veya evrimi açısından baktığımızda elbette bir yerde bir ilk dil vardı ve bugün konuşulan tüm diller bu ortak dilden ortaya çıkmışlardır diyebiliriz. Aynı şeyi genler açısından da düşünebiliriz. Herkesin geldiği bir baba veya ana mevcut. Kültürleri de bu şekilde düşünebiliriz. Burada iki noktaya dikkat etmemiz gerekiyor. (1) Küçük toplulukların dünyasında küçük olmak önemli. Eğer küçük kalmayı özendiren ve hatta dayatan koşullar varsa, o zaman küçük kalma ön planda olacaktır ve bu topluluklar onları diğerlerinden ayıran farklılıkların savunucuları olacaktır. Bu gruplar genetik açıdan birbirlerine akraba olabilirler ama söylemsel açıdan olmayacakları için bunları ortak göremeyiz. Ancak birbirlerini diğer gruplarla ortak görmeye karar verdiklerinde bu tür yaklaşım anlamlı olacaktır. Böyle bir anlayışın içine girdiklerinde de bunu üzerinden belki on bin yıl geçmiş akrabalık ilişkilerine göre yapmayacaklar, yapamayacaklardır. Bu yüzden geçmişe dönemsel ayrılmalar ve birleşmeler şeklinde bakmamız gerekiyor. (2)

Büyük toplulukların dinamikleriyse çok daha farklıdır. Burada benzerlikler bulmak veya yaratmak çok önemlidir. Bu tür topluluklarda ortak köken arayışı öne çıkacaktır ama daha da önemlisi büyük topluluklar bir yandan da sürekli küçük topluluklar biçiminde birbirlerinden ayrışacaktır da. Farklı evrenler bu şekilde ortaya çıkıyor. İnsanlık tarihinde küçük grupların hâkim olduğu çok uzun bir dönem düşünebiliriz. Bu noktada bazı nüfus tahminlerini gözden geçirmek yararlı olabilir. Kendimizi sadece Homo sapiens’in var olduğu dönemle sınırlayacak olursak, dünyada insan nüfusu üzerine yapılan tahminler şöyledir:

(değerler milyondur)


Bu tahminleri yorumlayabilmek için insanların ne kadar geniş bir alana yayılmış olduğunu da bilmek gerekiyor. Mezolitik dönemde henüz kilometre kareye bir insan bile düşmemektedir. Hassan’ın verdiği rakam 0.115 kişidir. Epey boş bir dünya söz konusudur.

Homo sapiens 100.000 yıl önce Afrika’yı terk etmiştir. 60.000 yıl önce de Güneydoğu Asya’ya varmıştır. İki farklı göç gerçekleştiği düşünülmektedir. 60.000 yıl önce Güneydoğu Asya’ya ulaşanlar, yaklaşık 50.000 yıl önce Orta Asya’ya ulaşanlardan farklı bir gruptur. Afrika’dan tek bir çıkış düşünmemeliyiz. Grupların farklı zamanlarda veya farklı kültürel düzeylerde Afrika’dan çıktığı kabul edilmektedir. Dil grupları açısından bakıldığında bugün bilinen birçok dil ailesini kapsayan ama diğer yandan birçoğunu da dışarıda bırakan bir Nostratik dil ailesi vardır; var olmuş olduğu düşünülmektedir. Bu dil ailesi muhtemelen Ortadoğu’da ve Güneydoğu göçü çoktan güneydoğu’ya ulaştıktan sonra ortaya çıkmıştır. Nostratik dil ailesinin mezolitik veya neolitik dönemde ortaya çıktığı düşünülmektedir. Henüz yerleşik tarım topluluklarının belirmediği dünyaya ait olduğu sanılmaktadır. Tahıl toplamasını bilen ama ekmesini bilmeyen, tanrı kelimesine rastlanmayan ama büyü kelimesinin görüldüğü bir topluluktan bahsedilmektedir. Bu topluluğun üyeleri Güneydoğu Asya ve Çin dışındaki bölgelere yayılacaktır. Bu dil ailesinden gelen topluluklar boş bir dünyaya yayılmamışlardır. Bu bir mezolitik dönem dil ailesiyse bile, ondan önce neredeyse doksan bin yıllık bir geçmiş vardır. Örneğin Kafkas dil ailesi bu büyük dil ailesinden değildir. Genetik çalışmalar elli bin yıl öncesine giden mutasyonlar tespit ettiklerine göre, en azından dil alanında birleşmeler, yeni evrenlerin doğuşu söz konusudur. Bu yüzden 120 000 yıl öncesine giden bir biyolojik ortak ana arayışı dışındaki ortak köken arayışları anlamsızdır. Çünkü kültürel ve hatta dilsel açılardan bakıldığında sürekli birleşmeler ve dağılmalar ve dolayısıyla yeni evrenler söz konusudur.

Nostratik dil ailesi mezolitik veya neolitik dönemle ilişkilendirilsin, burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta da bu dil ailesinin yerleşik tarıma geçmiş olan grup içermesi ihtimalidir. Neticede bu grubun süratle kalabalıklaşmış olduğunu düşünebiliriz. Bu kalabalık gruptan kopmalar elbet yaşanmıştır ve genetik çalışmalar da böyle olduğunu göstermektedir. Bu kalabalıklaşmayı yaşayan tek dil grubunun nostratik olduğunu düşünmemiz gerekmemektedir ama uzun vadede baskın çıkan grup olduğu kesindir. Dolayısıyla çok popüler olan Hint-Avrupa kavimlerinin yayılışı söylemini belki de nostratik kavimlerin yayılışı biçimine dönüştürmek gerekecektir; eğer bu tür söylemler icat edilecekse. Bu arada hakkında çok fazla bir şey bilmediğimiz daha erken dönemlerde daha farklı dil ailelerinin yayılmış olabileceğini de unutmamalıyız. Yalnız yukarıda değindiğimiz tartışmaya dönecek olursak, dillerin yayılışı genelde kopmalar ve uzaklaşmalar şeklinde düşünülmektedir. Birleşmeler ve birbirine yakınlaşmaların da aynı derecede geçerli olduğu unutulmamalıdır. Bu ikincisi özellikle bölgeler veya topluluklar arası ticaretin geliştiği dönemlerde önem kazanmaktadır. Bu alandaki çalışmalarıyla bilinen arkeolog Sherratt, neolitik ve tunç (bronz) çağlarında dillerin gelişimi açısından birbirinden farklı iki ticari ilişki türüne işaret etmiştir. Bu farklı ticaret türleri neticede farklı dilsel etkileşimlere yol açacaktır.

Görüldüğü gibi, aslında geçmiş hakkında hiçbir şey bilmediğimizi söyleyemeyiz. Elimizde kesin bilgiler olmayabilir ama bazı çerçeveler oluşturmamız ve en azından bu geçmiş hakkında düşünebilmemiz mümkün. Sanırım burada asıl önemli olan da düşünebilmek, yoksa kesin bilgilere ulaşmak değil. Bu zaten mümkün gözükmüyor ama bu dönemi kafamızda canlandırmaya başlayabiliyoruz. Çok küçük grupların yaşadığı bir dünya. Ne kadar küçük bu gruplar? 150 kişiyi (veya Shennan’a göre 300) aşmayan klanlar. Hiç kalabalık olmayan bir dünya; bu gruplar birbirlerinden tecrit edilmiş şekilde çok uzun süreler geçirebiliyor. Fiziksel engellerin önemli olduğu bir dünya. Bu yüzden insanlar önlerine çıkan engeller karşısında ve sayıları arttıkça bölünüyor, farklı yönlerde yaşamlarına devam ediyorlar. Çok uzun bir süre. Burada yüzyıllardan bahsetmiyoruz. Onbinyıllardan bahsediyoruz. O kadar uzun bir süreden bahsediyoruz ki bu sürede yeni diller, yeni insan türleri ortaya çıkıyor. Tür derken elbette Homo sapiens boyutunda farklı türlerden bahsetmiyoruz ama örneğin sütü sindirebilen bir insan türü çıkıyor. Bu nispeten yeni bir gelişim. 5000 ile 6000 yılları arasında yaşamış, hayvancılıkla (sığırlarla) uğraşan toplulukların henüz sütü sindiremediklerini biliyoruz. Bundan sonra gerçekleşmiş bir mutasyondan bahsediyoruz ama bu geç mutasyon önemli değişikliklere yol açıyor. Pastoral göçebe toplumlarının gelişmesinin ardındaki en önemli nedenlerden biri olarak kabul ediliyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...