27 Aralık 2009 Pazar

Hint Avrupalılar

Hint-Avrupalı sözcüğü ilk anda bir dil ailesini çağrıştırıyor ve hemen ardından da günümüz Avrupalılarını akla getiriyor. Zaten terimi oluşturan Avrupa sözcüğünün böyle bir tepkiye neden olmaması olanaksız. Hint-Avrupalılar deyince aklımıza bugünün Avrupalıları gelebilir ama diğer yandan dünya tarihinde yeri olan özel bir görüngüden, fenomenden bahsedildiğini de unutmamamız gerekiyor.

Dil aktarımı farklı dilleri konuşan bireylerin varlığını gerektirir. Farklı dilleri konuşan bireylerin varlığı da sonuçta farklı kültürleri olan bireyler demektir. Çift dilli bireylerin varlığı da birden fazla kültürden etkilenmiş bireyler anlamına gelir. Çift dilliliğin, bir dil aktarımı sırasında, yani bazı bireylerin konuştukları dili bırakıp başka bir dili konuşmaya başlamaları süreci sırasında zorunlu bir evre, bir ara evre olduğunu düşünebiliriz. Bir dilin yayılması neticede bir topluluğun bir başka toplulukla buluşmasını, karşılaşmasını gerektirir ama bu ne sadece aynı genetik kaynaktan gelen insanların çoğalması olarak anlaşılmalıdır, ne de sadece kabul edilen dili konuşan bireylerin çoğunluğu oluşturduğu sonucunu getirmelidir. Ama eğer bir dil kabul ediliyorsa, o dilin var olan koşulları değiştirdiğini ve/veya diğer dile göre bazı avantajlar sunduğunu kabul etmemiz gerekebilir. Dolayısıyla, Hint-Avrupa dillerinin ve benzer şekilde tarihin başka dönemlerinde veya dünyanın başka yerlerinde ortaya çıkmış bazı diğer dillerin yayılmaları, diğer topluluklar tarafından benimsenmeleri, bu dillerin sunduğu bazı avantajlarla ilişkilendirilmelidir.[1] Hint-Avrupa görüngüsü böyle bir sürece karşılık gelmektedir ve bu açıdan bakıldığında, Asya veya daha doğru bir deyimle Avrasya tarihinde önemlidir. Hint-Avrupa dillerinin yayılması insan ilişkilerinin tarihinde önemli bir dönüşümüne karşılık gelmiştir. Bu yayılmanın gerçekleştiği sırada, bu yayılmayı mümkün kılan bazı değişiklikler gerçekleşmiş, bunlar o sırada bu dil ailesinden gelen çeşitli dilleri konuşan toplulukları diğer topluluklar karşısında daha avantajlı kılmış ve bu yüzden de bu diller süratle yayılmıştır. Hint-Avrupa dilleri benzer bir durumu çok daha sonra, geç modern çağda, Avrupalıların dünyanın diğer bölgelerine yayıldıkları sırada tekrar yaşamıştır. Buna benzer bir durum Altay dilleri için de söz konusudur. Aynı şekilde, her ne kadar elimizde bu konuyla ilgili çok fazla veri olmasa da, Orta Doğu’da Semitik dil ailesinin yayılmasını da bu şekilde düşünebiliriz.

Konuyu avantajlı kılınan topluluklar bağlamında düşünmemizin bir başka nedeni de, küçük grupların yer değiştirmelerinin büyük gruplarınkinden daha kolay olmasıdır. Büyük grupların ortaya çıkması her zaman daha karmaşık sistemlerin ortaya çıkmasıyla ilgili bir durumdur. Daha karmaşık sistemlerin ortaya çıkmaları da toplu hareketi zorlaştırıcı bir unsurdur. Bu tür gruplar her zaman daha tutucudur; aksi takdirde büyük sistemler oluşturulamaz. Büyük bir grubun yer değiştirmesi ancak o büyük grubu oluşturan sistemin çeşitli nedenlerden ötürü çökmesi durumunda görülebilir. Bu durumda çevre bölgelere bir yığın biçiminde yayılan, karşısına çıkan grupları süratle içine alan bir süreçten bahsedebiliriz. Bu çöküş yavaş şekilde de gerçekleşebilir. Sistemin içinde zamanla belirmiş bazı toplumsal stresler bu sistemden küçük kopmaların belirmesine yol açabilir. Bu kopmalar bu sistemde sonunda yok olmayı getirecek bir sürecin başladığına işaret edebileceği gibi, bu kopmalar sistemin rahatlayarak sürmesini de sağlayabilir. Neticede büyük nüfussal hareketler istisnai bir durumdur; genelde geçerli olan, küçük grupların yer değiştirmesidir. Dolayısıyla, eğer bu yer değiştirmeler sırasında (ki bir yere giden grup her zaman o yerde olan gruba göre henüz bulunduğu yerle gereken ilişkileri kurmamış olduğundan dezavantajlı durumdadır) bir dil değişimi gerçekleşiyorsa, en azından bir çift dillilik beliriyorsa, o zaman, gelen grubu geldiği yerdeki gruptan daha avantajlı kılan bazı nedenler düşünmemiz gerekecektir. Ayrıca bu süreci, biraz önce belirtildiği gibi, sadece Hint-Avrupalıların onlara özgü özelliklerinden yola çıkarak açıklamaya çalışmamalıyız. Elbette söz konusu avantaj Hint-Avrupalıların yaptığı bir şeyden ötürü ortaya çıkmıştır. Bazı durumlarda coğrafyanın veya değişen iklim koşullarının etkisinden de bahsedilebilir. Burada söylenmeye çalışılan, özcü bir yaklaşıma kapılmamak gerektiğidir. Bir şeyler olmuştur ve bu sırada bu bir şeyleri kendi yararlarına kullananlar Hint-Avrupalılar olmuştur. Fakat aynı durumla başkaları da karşılaşmıştır ve aynı şekilde onlar da bu avantajları kullanarak yayılmıştır.

Elimizdeki en sağlam veriler, Hint-Avrupa dillerinin yayılmasıyla ilgili olanlardır. Eğer Nostratik denen bir üst dil ailesinin varlığını kabul edersek, bu üst dil ailesindeki dil ailelerinden biri olan Hint-Avrupa grubu[2] (diğerleri Hamito-Semitik, Kartvelyan, Ural, Altay, Dravidyan), bugünkü dünyanın sunduğu dil tablosuna baktığımızda diğerlerine göre çok daha başarılı olmuş, çok daha geniş bir alana yayılmıştır. Asıl büyük yayılmanın modern çağda Avrupa sömürgeciliği sırasında gerçekleştiğini kabul etsek bile, modern çağın hemen öncesinde de epey geniş bir alana yayılmışlık vardır. Sonuç olarak, Nostratik adı verilen bu üst dil ailesinin tüm üyeleri eş derecede yayılmamış, bazı dil aileleri daha geniş bir alana yayılmıştır. Bu açıdan bakıldığında, açık bir şekilde bazı avantajlı dil ailelerinden bahsetmek mümkündür. Yalnız burada dikkat edilmesi gereken nokta, sadece bir dilin yayılmasından bahsedildiğidir; bu yayılmanın ne kadar büyük bir insan topluluğunun yayılmasına karşılık geldiği söylenmemektedir. Şu ana kadarki genetik çalışmalar dil yayılmalarını daha ziyade küçük gruplarla ilişkilendirmek gerektiğini göstermektedir.

İki önemli noktanın aydınlatılması gerektiği düşünülebilir. Birinci mesele avantajın ne olduğunun saptanmasıdır. Ne tür bir avantaj Hint-Avrupa dillerinin yayılmasını tetiklemiştir? İkinci meseleyse bir yayılmanın olup olmadığının, olduysa hangi yönde gerçekleştiğinin belirlenmesidir. Çünkü eğer bir yayılma söz konusu değilse, zaten kendisini daha avantajlı bulmuş bir Hint-Avrupa dil ailesinden bahsetmek de anlamsız olacaktır. İlk olarak ikinci noktayı aydınlatmak daha uygun gözükmektedir.

İlk Hint-Avrupalıların nerede yaşadıkları veya ortaya çıktıkları konusuyla ilgili tartışma henüz sonuçlanmamıştır. Sonuçlanmadığı gibi, son zamanlarda çıkan yeni bulgular mevcut tartışmayı daha karmaşık bir boyuta taşımıştır. İlk başta nasıl bir dilsel tablonun mevcut olduğunun bilinmemesi de çözümü biraz daha zorlaştırmaktadır. Arkeolog Sherratt, birbirinden farklı, kesin çizgilerle ayrılmış dil topluluklarının insan evriminin son zamanlarında belirmiş bir özellik olma ihtimaline işaret etmektedir. Tarımın, daha doğrusu yerleşikliğe geçişin, çok daha belirgin, birbirinden farklı dil gruplarına yol açmış olduğunu düşünebiliriz. Belli dönemlerde bazı hızlanmalar olmuş olabilir. Bu açıdan bakıldığında, yerleşikliğe geçiş diller arasında sınırların belirlenmesini, bazı dillerin kaybolmasını, bazılarının birleşmesini hızlandırmış olabilir. Aynı şekilde İkinci Ürünler Devrimi olarak adlandırılan, yeni tarım tekniklerin ortaya çıktığı, atın evcilleştirildiği, araba kullanımının arttığı evre de böyle bir sürece yol açmış olabilir. Göçebe konfederasyonların ortaya çıkmasının da buna benzer bir hızlanmaya neden olduğu söylenebilir.
Tarımın yayılmaya başlamasına geri dönecek olursak, bunu Hint-Avrupa dillerinin yayılmaya başlamasıyla ilişkilendiren bir yaklaşım Anadolu Kuramı adı altında arkeolog Renfrew tarafından ileri sürülmüştür. Hint-Avrupa dillerinin veya daha doğrusu ön Hint-Avrupa dilinin (PIE veya ÖHA) anavatanı için ileri sürülen çeşitli yerler vardır: Anadolu, Ukrayna-Hazar bölgesi, Urmiye Gölü, Hindistan, Karadeniz’in çevresi. Tartışmalar, ön Hint-Avrupa dilinin ortaya çıktığı ilk yer ve dönem üzerinde yoğunlaştığı kadar, yayılmanın biçimi üzerinde de odaklanmaktadır. Biçim konusunda temelde iki yaklaşım söz konusudur: istilacılar ve doğal demografik yayılma. Hint-Avrupalılar tartışmasının en önemli kuramcılarından Gimbutas’ın Kurgan kuramı istilacılar yaklaşımının en iyi bilinen örneğini oluştururken, Renfrew’ün Anadolu Tarım Yayılması kuramıysa ikinci biçimin en iyi bilinen örneğidir. Kurgan kuramı dört farklı kültürel katman ve farklı dönemlerde üç yayılma dalgası tasarımına dayanır. Ayrıca Gimbutas, bu yayılmalar sonunda savaşçı, pastoral ve erkek-egemen (ataerkil) bir toplumun barışçıl, tarımcı ve kadın-egemen (anaerkil) üzerinde egemenlik kurmuş olduğunu, birincinin ikinciyi yok ettiğini de ileri sürer.

Ön-Hint-Avrupa’nın ve benzer şekilde kurgulanmış dillerin ortaya çıktıkları yerlerin saptanması, iki farklı alanda, linguistik ve arkeoloji alanlarda iz sürmeyi getirir. Linguistik alanda varılan noktanın arkeolojik karşılığı mı tespit edilecektir, yoksa tam tersi yapılarak, arkeolojik alanda tespit edilen kültürlere uygun diller mi tespit edilecektir? Bazı araştırmacılara göre, mevcut bazı kuramların en önemli sorunu arkeolojik kültürlerden yola çıkarak, bunlara diller tespit etmeye çalışmaktır. Bu tartışmalar konumuzun dışındadır ama burada dikkat edilmesi gereken nokta, gerçekten de farklı alanlarda sürülen izlerden bir sentez üretilmesinin çok önemli sorunlara yol açabileceği ve bunların en önemlisi de, bu sentezlerde çıkan sonuçları etnik grupların hareketi biçiminde düşünme yanılgısıdır. Bir dilin yayılması haliyle bazı kültürel değerlerin yayılmasını da beraberinde getirecektir. Tanrıya tengri denebileceği gibi ön-Hint-Avrupa dilinin deus sözcüğü de kullanılabilir. Burada kültürel bir nakil söz konusudur ki, bir dilin benimsenmesi haliyle o dilin çeşitli konular için yaratmış olduğu terimlerin benimsenmesine de yol açacaktır. Diğer yandan, bu dili benimseyen topluluğun kendi maddi kültürünün olacağını da hesaba katmamız gerekmektedir. Edinilen yeni terimler bu maddi kültüre adapte edilecek ve bazı durumlarda da maddi kültür zamanla bu terimlerin yol açtığı zihniyet doğrultusunda bazı değişiklikler yaşayabilecektir. Bir de farklı insan toplulukların karışımı (genlerin yer değiştirmesi) meselesi vardır. Farklı gen tarihlerinden gelen bireyler zamanla başka maddi kültürleri benimseyebilirler. Sonuçta, ön-Hint-Avrupa dilinin çıktığı yerin bulunması bizi ilk ön-Hint-Avrupa topluluğuna ve kültürüne götürebilecektir, eğer bu topluluktan önce hiçbir şeyin olmadığını kabul edecek olursak. Bu kadar eskiye gidildiğinde, ne tür kültürel farklılıklardan bahsedilebileceği de sorulabilir. İklimsel ve coğrafi farklılıklara yol açacak uzun mesafeler kat edilmediği sürece maddi kültür düzeyinde çok büyük farklılıklar gözükmeyeceği gibi, aynı durum manevi kültür düzeyi içinde söz konusu olabilir. Ön-Hint-Avrupa din terminolojisini, coğrafi açıdan kendisine yakın diğer ön diller de paylaşmış olabilir. Bu yüzden aslında hiçbir zaman bir öz ön-Hint-Avrupa varlığına ulaşamayabiliriz. Fakat ön-Hint-Avrupa dilini ilk kez konuşmuş bir grup, bu dilin ilk kez konuşulduğu bir yer ve zaman belirleyebiliriz. Yayılma başladığında, durum çok daha farklıdır. Yukarıda bahsettiğimiz üç alanla ilgili çeşitli varyasyonlar söz konusu olacaktır ve bu noktada neyin yayıldığını tespit etmek oldukça zordur. Bir dil, bir kültür veya bir gen grubu yayılıyor olabilir.

Hint-Avrupa dilinin anayurdunu tespit etme çalışmasına geri dönecek olursak, araştırmacılar bu konuyla ilgili temelde iki bölge üzerinde yoğunlaşmaktadır: Don ve Volga nehirleri arasındaki bölge ve Anadolu veya civarı. Her ne kadar birinci bölge daha çok taraftar toplamışsa da, Anadolu veya civarı kuramı da bazı çalışmalar tarafından desteklenmektedir. Bu tartışmada sorunun en büyük kaynağı muhtemelen her iki bölgedeki Hint-Avrupa varlığıdır. Bir yaklaşıma göre, Hint-Avrupa dili Paleolitik çağdan gelmektedir ama genelde bu yaklaşım dilbilimciler tarafından kabul görmemektedir. Ön-Hint-Avrupa anayurdunu Ukrayna’nın doğusunda, MÖ 4000-3500’de Sredny Stog kültürünün var olduğu Dinyeper ile Don nehirleri arasında gören Kortlandt[3], daha eskiye giderek Hint-Avrupa, Ural ve Altay dil aileleri arasında ortak bir geçmişin varlığından da bahsetmektedir.[4] Analizini Hint-Ural dil ailesi şeklinde biçimlendiren Kortlandt, bu dil ailesini de daha büyük bir dil ailesi olarak Ural-Sibirya dil ailesinin parçası yapmaktadır. Bu dil ailesi de, Altay dil ailesiyle birlikte Greenberg’in tartışmalı Avrupa-Asyatik makro dil ailesinin parçası olarak düşünülmektedir. Kortlandt Hint-Ural’ın çözülmesini 7. binyılın sonunda (6100’ler) gerçekleşmiş bir süreç olarak görmektedir. Starostin de ön-Altay kopuşunu en erken 6. binyıla (5000’ler) tarihlendirmektedir.[5] Dolayısıyla, ön-Hint-Ural ve ön-Altay çağdaş olmuş olabilirler (MÖ 6000 - 5500). Aynı şekilde, Kortlandt, ön-Hint-Hitit ile ön-Ural’ın da MÖ 4500-4000’de aynı dönemde var olduklarını ve ön-Fin-Ugric ile ön-Hint-Avrupa’nın çağdaş (MÖ 3500-3000) olabileceklerini ileri sürmektedir. Ural-Sibirya makro dil ailesinin MÖ 7. binyıldaki çözülmesi son zamanlarda MÖ 8200 - 6200 arasında kuzey yarımküreyi vurmuş soğuk evresiyle ilişkilendirilmektedir.


Kaynakça
Dolgopolsky, A. 1998. The Nostratic Macrofamily and Linguistic Palaentology, Cambridge: The MacDonald
Institute for Archaeological Research, Cambridge University.
Kortlandt, F. 2005?. “Indo-Uralic and Altaic,”
___________ . “The Spread of the Indo-Europeans,”
Mallory, J.P. 2002. Hint-Avrupalıların İzinde, Ankara: Dost.

[1] Mallory, 300.[2] Dolgopolsky[3] Kortlandt, Spread[4] Kortlandt, 2005?[5] Kortlandt, age.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...