29 Mayıs 2009 Cuma

Roma İmparatorluğu'nun İkiye Bölünmesi

Bizans’ın öyküsünün doğal olarak Roma İmparatorluğu’yla başlaması gerekiyor. Daha önce belirtildiği gibi, Bizans adı altında farklı bir devlet hiçbir zaman olmamıştır. Bizans aslında Roma İmparatorluğu’nun kendisidir ama biçim değiştirmiş kendisidir. Bizans İmparatorluğu’nun başlangıcı genelde Roma İmparatorluğu’nun bölünmesiyle başlatıldığından, burada da aynı yaklaşım sürdürülecektir.

Antikçağdan ortaçağa geçiş sırasında görülen en önemli siyasi değişikliklerden biri Roma İmparatorluğu’nun idari açıdan bölünmesidir. Bu bölünmenin kendisi ortaçağa geçişi getirmemiştir. Ne de böyle bir geçişten ötürü Roma İmparatorluğu ikiye bölünmüştür. Ortaçağ bu bölünmeden çok sonra gelmiştir ama ortaçağda göreceğimiz siyasi harita büyük çapta bu bölünmenin ürünüdür.

Roma İmparatorluğu gerçekten de bölünmüştür ama bu bölünme iki farklı devletin ortaya çıkarılması için yapılmamıştır. Bu bölünme de temel amaç çok büyük boyutlara ulaşmış imparatorluğun idaresini kolaylaştırmak, onu düşmanlarına karşı çok daha etkili bir yapıya dönüştürmekti. Tek bir imparator imparatorluğun her yanına yetişemediğinden, sorumluluğu, iki imparator ve imparator yardımcısı biçiminde yayma yoluna gidilmiştir. Yani söz konusu değişiklik aslında bir idari manevradır, iki farklı devlet ortaya çıkmamıştır. Her şeye rağmen yaygın kanıya katılarak Roma İmparatorluğu’nun iki farklı devlete bölündüğünü savunacak olsak bile, her iki parça da kendisini Roma İmparatorluğu olarak görmüştür. Roma İmparatorluğu’nun sadece batıdaki parçasını Roma İmparatorluğu olarak görmek ve Roma İmparatorluğu’nun bu parçanı ortadan kalkmasıyla sona erdiğini ileri sürmek bu döneme ait bir yaklaşım olmayıp tamamen modern çağın icadıdır. Elbette iki parça arasında önemli farklılıklar olmuştur. Örneğin, batıda hâkim dil Latinceyken, doğuda Yunanca hâkim dil olmuştur.

Üçüncü Yüzyıl Krizi

Antikçağ Roma’sının siyasi ve kültürel çerçevesi üçüncü yüzyılda sarsılmaya başlamıştı. Roma dünyasını etkileyen stresin işaretleri Commodus döneminden itibaren belirmeye başlamıştı. Kuzeyde Almanlar Roma sınırlarını aşarak ilk akınlarını düzenlemeye başlamış, doğudaysa İran’ın yeni Sasani hanedanı ciddi bir tehdit olarak belirmişti. Dış tehditlerin yanında bir de kritik iç sorunlar belirmişti. Ekonomik açıdan hızlı bir gerileme söz konusuydu. Siyasi açıdan Augustus dönemi yerini askeri otokrasiye bırakmıştı. Kültürel açıdan bakıldığında bir gerileme söz konusuydu; antikçağın bakış açısı yerini yaşam üzerine yeni anlamlar ve çözümlerin belirmesine ve bu nedenle hem felsefe hem de dinde ilginç gelişmelere yol açmıştı.

Bu dönem siyasi açıdan aşırı derecede istikrarsız bir zamandır. Dış tehditlerin miktarının ve etkinliğinin artması neredeyse birinci yüzyıldan itibaren orduya daha faza önem verilmesini getirmişti. Askerlerin hem ücretlerinin hem de ayrıcalıklarının artması, ordunun siyasi meselelere daha fazla katılmasına ve kimin hükümdar olacağı ve ne tür politikalar uygulayacağı konularında belirleyici bir rol oynamasına yol açmıştı. Sonunda Severus Alexander’ın 235’te generalleri tarafından Ren’de öldürülerek yerine Maximunus Thrax’ın geçirilmesiyle ilk tamamen asker kökenli (“Kışla İmparatorları”) imparator da başa geçmiş oluyordu. Tüm askeri iktidarı imparatorda toplayan imparatorluk ideolojisi de sorunun çözümünü zorlaştırıyordu. Çünkü ikinci düzeydeki generallerin herhangi bir şekilde askeri açıdan başarılı olmaları hemen iktidarı ele geçirme girişimlerine neden oluyordu. 235 ile 284 arasında, sadece önemlilerini dikkate aldığımızda, 30 imparator başa geçmiştir ki, bu da haliyle gayet istikrarsız bir yapıdır.

Savaşlar, iç savaşlar ve bunlarla birlikte gelen kıtlıkların sonucu ekonomik üretimin hızlı bir düşüş göstermesi olmuştur. Sonunda gümüş madeni para denariusa dayanan parasal sistem çökmüş, enflasyon almış başını gitmiştir. Fiyatlar 234 ile 284 arasında yaklaşık 700 kat artmıştır. Parasal sistemin çöküşü tüketicilerin ve tacirlerin madeni para kullanımını bırakıp takas sistemine geçmeleri olmuştur. Kriz kentli mülk sahibi sınıfları doğrudan etkilenmiş, kentlerin refahından sorumlu olan dekuryonlar sorumluluklarını terk etmeye başlamıştır. Bazı araştırmacılara göre Roma İmparatorluğu’nun bu tür siyasi sorunlar yaşamasının ardında eyalet yönetiminin yeterince gelişmemiş, erken Roma İmparatorluğu’nun (Oktavyan’dan Diokletyan’a kadar olan dönem) bir “kentler federasyonu” olmasıdır.

Her şeye rağmen Roma İmparatorluğu çökmeyecektir. Gallienus (253-268) ve Aurelyan (270-275) dönemlerinde başlayan imparatorluğu yeniden düzenleme çabaları Diokletyan (284-305) ve Konstantin (305-337) tarafından tamamlanacak ve böylece bazı araştırmacıların Geç Roma İmparatorluğu olarak adlandırdıkları dönem başlayacaktır. Üçüncü yüzyıl krizi temelde siyasi ve askeri olmasına rağmen, bu krize karşı geliştirilmiş çözümler ekonomik ve toplumsal yaşamda da önemli değişiklikler getirmiştir.

Diokletyan (284-305)

Ondan önce gelenler gibi Balkan kökenli bir asker olan Diokletyan diğerlerinden farklı olarak reformlarını başarıyla uygulamaya geçirmiştir. Diokletyan’ın getirdiği ve Bizans tarihi açısından önemli olan en büyük değişiklik tetrarki (dörtlü yönetim) sistemi olmuştur. Bu sisteme göre imparatorluk dört parçaya bölünmüştür. Diokletyan Roma İmparatorluğu’nu yönetmek için iki ogüst (augustus) ve iki sezar (Caesar) tayin etmiştir. Ogüst kıdemli imparator ve sezar da kıdemli imparatorun yardımcısı veya ast imparator olarak tanımlanabilir. Diokletyan’ın geliştirdiği sisteme göre, imparatorluk İlirya’dan (batı Balkanlar, Dalmaçya kıyıları) ikiye bölünecek, doğuyu bir ogüst ve batıyı da diğer ogüst yönetecektir. Fakat Diokletyan bununla yetinmeyip bu parçaları da bölmüştür. Böylece batının sezarı imparatorluğun kuzeybatısı olan Galya ile Britanya’yı (batı ogüstüyse İtalya ve Kuzey Afrika’yı), doğunun sezarıysa Ortadoğu ve Mısır’ı (doğu ogüstüyse Balkanlar ve Küçük Asya’yı, yani geleceğin Anadolu’sunu) yönetecekti. Bu sayede dış tehditlerle daha başarılı bir şekilde mücadele edilecek ve her bir bölge kendi bürokrasini yaratacağından kaynaklar daha etkin bir şekilde kullanılacaktır. 285’de Roma İmparatoru Diokletyan tarafından gerçekleştirilmiş bu idari bölünme sayesinde, bu tarihten itibaren, her ne kadar bazen tek bir imparator her iki parçayı yönettiyse de, genelde ikili veya dörtlü bir yönetim var olmuştur. Fakat bunu farklı iki devletin ortaya çıkmasından çok, aynı devletin çok merkezli (başlı) hale dönüşmesi şeklinde yorumlamak daha doğrudur. Bu iki farklı devlet idari örgütlenme ve devletin devleti yönetenler tarafından anlaşılan kimliği açısından birbirinin benzeri olduğu gibi, iki ogüst var olmasına rağmen genelde doğudaki ogüst birinci gelmiştir. Diokletyan ayrıca ogüstlerin zamanı gelince yerlerini sezarlarına bırakmalarını ve bunların da aynı şekilde yeni sezarlar tayin etmelerini de tasarlamıştır. Her ne kadar bu uygulama Diokletyan zamanında yaşama geçirildiyse de, ondan sonra gelen hükümdarlar iktidar için birbirleriyle kıyasıya mücadele etmeyi sürdürmüştür.


Diokletyan’ın Tetrarki Sistemi


Diokletyan’ın gerçekleştirdiği tek değişiklik tetrarki sistemini tasarlamış olması değildir. Siyasi, idari, askeri ve ekonomik alanlarda da çeşitli reformlar gerçekleştirmiştir. Siyasi alandaki en büyük değişiklik imparatorun değişmiş konumudur. Oktavyan’ın genellikle Augustus dönemi olarak adlandırılan sisteminde imparator, yani ogüst, “ilk yurttaş” (principus) (burada yurttaştan kenttaş veya Roma yurttaşı anlamlarını çıkarmak gerekiyor; yoksa söz konusu olan modern yurttaşlık değildir) olarak tanımlanırken, Diokletyan döneminde dominus’a, yani lorda/efendiye dönüşmüştür. İmparator halktan uzaklaştırılmıştır. Çeşitli törenlerin gerçekleştirildiği sarayındadır. İmparator kutsaldır, iktidarı artık halkın iradesinden değil, tanrılardan kaynaklanmaktadır. Her ne kadar imparatoru yücelten bir imparatorluk kültü Oktavyan döneminden beri var olmuşsa da, imparatorun iktidarının ilahi bir kökenle ilişkilendirilmesi tamamen yeni bir uygulamadır. Bazı araştırmacılara göre bu değişiklikler doğrudan Sasanilerden kopyalanmıştır.

İdari sistemdeyse hedef, boyutları çok büyümüş Roma İmparatorluğunu daha kolay yönetmenin yollarını geliştirmek olmuştur. Vergi toplama faaliyeti askeri faaliyetlerden ve sivil yönetim askeri yönetimden ayrılmıştır. Sivil bürokrasinin boyutları büyük çapta genişletilmiştir. Devletin örgütlenme biçiminin temeli yine kenttir ama imparatorluk çok daha ufak eyaletlere bölünmüştür. Ekonomik alandaki en önemli değişiklik vergi sisteminde olmuştur. Getirilen yeni sistem temelde var olan tüm değerlerin belli dönemlerde tespit edilmesine ve insanların buna göre vergilendirilmesine dayandırılmıştır. Dolayısıyla toprak sahibi daha avantajlı bir konumda olmuştur. Çünkü alınacak vergi kişinin ne üretmiş olduğuna göre değil, üretme potansiyeline göre belirlenmiştir. Bu da daha fazla üretmeyi kamçılayan bir sistemdir. Vergi sistemindeki reformlara ek olarak, para sistemine de daha kararlı bir yapı verilmiştir.

Sonuç olarak, üçüncü yüzyılın karışıklıkları Akdeniz dünyasında antikçağda gerçekleştirilmiş kazanımların veya gelişmelerin sarsıntıya uğraması olarak anlaşılabilir. Burada elbette farklı bir bakış açısı söz konusudur. Çünkü konuya Roma devletinin kurtarılması ve tekrar etkili bir yapı haline getirilmesi açısından bakacak olursak, bu başarılmıştır ama bu başarının devlet dışındaki alanlarda tercih edilmeyeceği düşünülebilecek bedelleri olmuştur. Siyasi açıdan baktığımızda, yerel özerklik ve bireysel özgürlük yerini güçlü devlet anlayışı almıştır. Toplumsal ve ekonomik açılardan, her bireye belli bir yerde sürdüreceği bir yaşam tayin edilmiştir; insanlar bulundukları yerlere ve mesleklere bağlanmıştır. Tüm bunların Geç Roma İmparatorluğu’nu totaliter bir devlete dönüştürdüğü düşünülebilir ve bu, gerçekleştirilen değişiklikler açısından bakıldığında doğru bir saptamadır ama bireyler bu sistemi sürekli değiştirmeye çalışmış, çeşitli yasadışı faaliyetlerde bulunmuştur. Fakat konumuz açısından baktığımızda, bu yapı doğuda varlığını sürdürecek ve daha sonra Bizans olarak adlandırılacak Roma İmparatorluğu’nun bu tarihten sonraki yapısını oluşturmuştur. [1]


Konstantin (305-337)

Büyük Konstantin de olarak adlandırılan I. Konstantin’in dönemi eski Roma İmparatorluğu ile yeni Hıristiyan Roma veya Bizans İmparatorluğu’nu birbirinden ayıran dönüm noktası olarak tanımlanabilir. Bu dönemin en büyük iki değişikliği Hıristiyanlığın ilk önce tercih edilen ve daha sonra resmi din olarak belirmesi ve imparatorluğun yeni kentsel merkezi olarak daha sonra İstanbul olarak adlandırılacak Konstantinopolis kentinin kurulmasıdır. Konstantin’in Diokletyan’dan en önemli farkı onun getirdiği dörtlü yapı tasarımına uymayarak ogüstleri ve sezarları (ortadan kaldırarak tekrar tek bir yapı oluşturmasıdır. Konstantin, Diokletyan’ın başlatmış olduğu reformları sonuçlandırarak yüzyıllarca Bizans’a egemen olacak idari sistemi kurmuştur. Konstantin döneminin en büyük değişikliklerinden olan Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olması aynı zamanda hem ortaçağın hem de Bizans’ın temelini oluşturan en büyük değişikliklerden biridir.

[1] Starr, 647-685;Winks ve Mattern-Parkes, 177-182; Gregory, 21-45

3 yorum:

  1. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  2. Merhaba Sayın Binder,

    Konuyla bir alakası yok, size sadece bir itirafta bulunmak istiyorum: Daha önce onur rumuzuyla mesaj gönderen kişi benim. Evet, doğru duydunuz. Sizi şaşırttıysam şimdiden özür dilerim, ama bunu itiraf etmesem rahat edemeyecektim.

    Hatırlarsanız, size bu blogda üst üste onur rumuzlu iki mesaj gelmişti. İlki yanlışlıklaydı; Zülfütemur yerine onur hesabından giriş yapmışım. Sonra da gerçek kimliğimi belli etmemek için ilk mesajımı blogunuzdan sildim ve diliyle biraz oynayıp (örn., Hıristiyan --> Hristiyan) açıklama yazısı, hitap ve kapanış ekleyerek tekrar yolladım.

    Dolayısıyla, Halaçoğlu tartışmasıyla ilgili mailleri atan da ben oluyorum. Gerçek adım da Zülfütemur değil, Onur. Soyadımı da maillerimden biliyorsunuz zaten.

    Bu arada, size gedoloth@yahoo.com adresinden Barbujani'nin evanjelist Luka araştırmasıyla ilgili cevaplandırmadığınız maili atan da benim.

    Haklı olarak sorabilirsiniz: Neden farklı hesaplarla mail ve mesaj yolladın? Nedeni basit. Halaçoğlu'yla ilgili maillerimde benle ilgili olumsuz bir intiba edinmiştiniz. Bu yüzden size bir sonraki mailimi gedoloth hesabımdan attım. Ancak o maili cevaplandırmadınız, ben de beni ciddiye almadığınızı düşünerek şu anki Zülfütemur hesabımı oluşturdum. Sonrasını biliyorsunuz.

    Tek amacım bana karşı sizde doğabilecek olası önyargıların önüne geçmekti. İnternet'i sevme nedenlerimden biri de bu zaten. Kendinden canın sıkılıyorsa yapacağın iş basit: çöpe at gitsin. Nasıl olsa yenisi gelir. Gerçek hayatın katı geri dönülmezliğine yer yok burada.

    Ne yazık ki, sizin kadar cesur değilim. Siz gazetelere çıkıp dobra dobra doğru olarak bildiğiniz ve pek çok kişinin de hoşuna gitmeyecek şeyleri anlatıyorsunuz. Ayrıca, milliyetçi grupların nefret bombardımanına maruz kalacağınızı bile bile, bir gazetenin kasten yaptığı bir yanlışı düzeltmeye tenezzül bile etmiyorsunuz. Sırf bu yüzden bile takdiri hakediyorsunuz. Görüşlerimiz kimi zaman uyuşmayabilir (ben sizden daha ihtiyatlıyım sanırım), ama sizin kuşkuculuğunuzu büyük ölçüde paylaştığımı belirtmeliyim. Tarih, ezberlerin ve ideolojik kalıpların dışında düşünmeyi gerektirir. Bu açıdan bakıldığında doğa bilimlerinden bir farkı yok. Ama tarih doğası gereği sınırlı, bu yüzden arkeoloji, antropoloji gibi bilim dallarıyla desteklenmesi gerekiyor. Ama bunlarla bile bir yere kadar gidilebiliyor.

    Genetik antropoloji boşlukları doldurmada ve yanlışları düzeltmede sahip olduğumuz en iyi araç ve inanıyorum ki önümüzdeki onyıllar içinde insan topluluklarının geçmişini aydınlatmada uzak ara en güvenilir bilim dalı olarak parlayacak.

    En yürekten selamlarımla,

    Onur

    YanıtlaSil
  3. tarihteki sayılı imparatorluklardan biri hakkında bilgi sahibi olmalı tabii. Emeğinize sağlık.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...