5 Mayıs 2009 Salı

Ortaçağda Avrasya Bozkırları III - Orta Asya Bozkır İmparatorlukları

Göçebe pastoralciliğin ortaya çıkışı MÖ 2. binyıldır ama bu yaşam tarzının olgunlaşması belli bir sürenin geçmesini gerektirmiştir. Bu süreci, taşıdıkları farklılıklardan ötürü ikiye ayırmak mümkündür. İlk evre daha çok İran gruplarının görüldüğü erken göçebeliktir. İkinci evreyse göçebe pastoralciliğinin tüm çizgilerini yansıttığı, bu yaşam tarzının tam anlamıyla olgunlaştığı ve daha çok Altay gruplarının egemen olduğu dönemdir. Her ne kadar Hsiung-nu veya Hun gibi diğer Altay grupları çok daha erken bir tarihte, neredeyse bin yıl önce belirmişse de, Türklerin Türk adı altında tarih sahnesine çıkışı MS 500’lü yıllar, kesin bir tarih vereceksek 552’dir. MÖ 1. binyılda göçebe ve yerleşik kültürlerin birleşmesinin ürünü ilk Bozkır İmparatorlukları görülür. İlk gruplar İskitler, Sakalar, Kimerler, Sarmatyalılar, Yüeçiler gibi Hint-Avrupa topluluklarıdır. Altay gruplarından kabul edilen Hsiung-nu (Xiong-nu [okunuşu Şyungyu] veya Hun) topluluğuysa MÖ 2. yüzyılda ilk büyük bozkır konfederasyonunu oluşturacaktır. Çin yayılmacılığına bir tepki olarak oluştuğu düşünülen Hsing-nu bozkır konfederasyonu etnik değil, siyasi bir temele dayanıyordu; muhtemelen farklı etnik grupların belli siyasal çıkarlar doğrultusunda birleşmesinden oluşmuştu. Tarihçiler arasındaki genel kanıya göre bu birliğe hükmeden klan bir Türk veya en azından bir Altay dili kimliğine dayanıyordu. Ya da böyle bir kimliğin biçimlenmesi sürecini yaşayan bir topluluktu. Her ne kadar elimizde bu konu hakkında kesin bilgiler yoksa da, ilk kez Türk adını kullanan grupların bu imparatorluğun uç bölgelerinde çıktığını biliyoruz. Benzer şekilde, Hun adı da Hsiung-nu’ların ardından ve bu sefer bu imparatorluğun yayıldığı bölgenin batı ucunda ortaya çıkmıştır. Kültürel açıdan bakıldığında Hsiung-nu’lar İç Asya Hint-Avrupa göçebe pastoralleriyle bağlantılı olup bunların devamı niteliğindedir.

Orta Asya ve İç Asya Bozkır İmparatorluklarıyla ilgili önemli tartışmalardan biri, ne tür bir siyasi örgütlenmeleri olduğudur. Araştırmacılar bunların boylar konfederasyonları biçiminde örgütlendikleri konusunda hemfikirdir ama bu örgütlenmelerin devletler mi, yoksa şeflikler mi olarak anlaşılmaları gerektiği konusunda bir fikir birliği henüz sağlanamamıştır. Bu bozkır konfederasyonlarını kendi yaratmış oldukları terimlerle adlandırmak herhalde en doğru yaklaşımdır. Hem imparatorluk hem de devlet terimleri bu imparatorlukların dünyasına yabancıdır. Dolayısıyla doğru terim, şeflik örgütlenmesine işaret eden kağanlık olmalıdır. Bu terimin de ne yoğunlukta ve ne düzeyde kullanıldığını saptamak kaynakların yetersizliğinden ötürü güçtür ama en azından bu terim bu yöreye ve bu döneme ait bir kavramdır. Arapça olan devlet teriminin bozkır imparatorluklarının dünyasındaki karşılığı kut terimidir ve bu terimin en azından Karahanlılar dönemine kadar kullanıldığını biliyoruz. Yusuf Has Hacib Karahanlılar döneminde Kutadgu Bilig adlı bir eser yazmıştır. Kararanlılardan sonraysa devlet terimi kullanılmaya başlamıştır. Fakat burada dikkat etmemiz gereken önemli bir ayrıntı, bu dönemdeki devlet ve kut terimlerinin bugünün devlet teriminden farklı bir şeye işaret etme ihtimalidir. Modern devlet bu dönemin devletinden elbette çok farklıdır ama bu iki terim ilk başta arkaik bir devleti tanımlamak için bile kullanılmamış olabilir. Yani her iki terim de bazı durumlarda bir siyasi ve sosyolojik yapı olarak bir devlete işaret ederken, bazı durumlarda sadece devlet aygıtından bağımsız bir hükümdara veya savaş liderine işaret etmiş olabilir. Bu noktada bu dönemin her şeyden önce bazı açılardan bir başlangıç dönemi olduğuna dikkat etmemiz gerekmektedir. Bu dönemde göçebe pastoral toplumların tüm özellikleriyle belirdiklerini görüyorsak da, henüz bir devletleşme söz konusu olmayabilir. Nitekim karşımıza çıkan ilk bozkır imparatorlukları daha çok boylar konfederasyonları şeklinde örgütlenmiş gözükmektedir. Bu ilk bozkır imparatorluklarında henüz çok zayıf bir şekilde devlet aygıtının var olduğunu ileri sürmemiz mümkün olmakla beraber, yine de dikkatli olmak gerekmektedir. Bir kağanın varlığı her zaman bir devletin varlığına işaret etmek zorunda değildir. Bir kağanın İlahi Sema, Gök Tanrı veya Tengri ile ilişkilendirilmiş olması, bu kağanın ilini bir devlet aracılığıyla idare ettiği şeklinde yorumlanmamalıdır. Bu dönemde kağanların kendi klanlarından ve diğer klanlardan silahlı maiyetler oluşturmaları, varlıklarını ve iktidarlarını bir göksel ilahi güçle ilişkilendirmeleri ve çok kısmi ve zayıf da olsa bir bürokrasinin ortaya çıkmaya başlaması devlet aygıtının ortaya çıkmaya başladığının işaretleridir. Fakat bu ortaya çıkışın sorunsuz ve bir kere de gerçekleştiğini düşünmemeliyiz. Muhtemelen belli bir süreç içinde gerçekleşmiş olup çeşitli başarısız girişimlerden sonra sonunda tam anlamıyla yerleşmiştir. Devlet aygıtının kalıcı olması için onu yaratan koşulların da geri dönülmeyecek şekilde kalıcılık kazanmaları gerekmektedir. Bir bozkır imparatorluğunun zayıf devlet aygıtı rahatlıkla tamamen yok olup yüzlerce yıl gözükmeyebilir. Ayrıca bir bozkır konfederasyonunda devlet yapısı ortaya çıkarken, diğerleri aynı evreye ulaşmamış olabilir.

Pastoral göçebelik üzerine çalışmalarıyla tanınan Khazanov’a göre, her ne kadar göçebe topluluklarda onları katmanlı toplumlar düzeyine taşıyacak iç dinamikler mevcutsa da, sadece bu dinamiklere bağlı olarak devletleşmiş bir göçebe grubuna rastlanmamıştır. Bu elbette bir göçebe toplulukta hiçbir zaman devletleşmenin görülmeyeceği anlamına gelmemektedir. Khazanov’un burada ifade etmeye çalıştığı nokta, eğer bir göçebe topluluğu devletleşiyorsa bunun hiçbir zaman sadece kendi iç dinamikleriyle mümkün olamayacağıdır; dış dinamiklerin sürece dahil olması gerekmektedir ki, bu da göçebe konfederasyonlarında veya bozkır imparatorluklarında sık karşılaşılan bir durumdur. Hsiung-nu’ların durumunda bu dış dinamik Çin’in yayılmacı siyaseti olmuştur. Var olan örnekler göçebe toplulukların devletleşmenin bir önceki evresini temsil eden şefliklere, yani bu durumda kağanlıklara veya hanlıklara ulaşabildiklerini göstermektedir. Bu evrede belli bir merkezileşme görülmektedir ama her merkezileşmenin devletleşme olarak anlaşılmaması gerekir. Geçici merkezileşmeler devletleşmenin gerçekleşmesini sağlayacak koşulları yaratabilir ama burada önemli olan bu merkezileşmelerin kalıcılık kazanmasıdır; devletleşmenin birinci koşulu budur. Sürekli kalıcılık açısından bakılınca, bozkır imparatorluklarının veya konfederasyonlarının hepsi siyasi açıdan kararsız yapılardır. Bu siyasi yapılarda ortaya çıkan merkezileşmeler her an daha önceki koşullara geri dönme eğilimindedir ki, bu yüzden bunlar konfederasyonlar olarak adlandırılmaktadır veya konfederasyonlar şeklinde yapılanmaları onları kararsız kılmaktadır.

Göçebe pastoral toplumların tek başlarına, sadece kendi iç dinamiklerine dayanarak devletleşememeleri, onların tarım ve kent dünyasının sunduğu kaynaklara ihtiyaç duymalarından ötürüdür. Göçebeler bu kaynaklara çeşitli yollardan ulaşabilir ama bu yolların arasında en kârlı olanı bu yerleşik toplulukları boyundurukları altına almalarıdır. Bir göçebe devletinin ortaya çıkışı çoğu kez fetihlerle, özellikle de yerleşik toplulukların fethedilmesiyle bağlantılı olmuştur. Bu da üç tür devletleşmeye yol açmıştır. Birinci tip yerleşik toplumun vasal-haraç ilişkisi bağlamında boyunduruk altına alındığı devletleşmedir. İkinci tip, göçebelerin, köylülerin ve kentlilerin tek bir sosyo-politik ve hatta ekonomik sistemin parçası olacak şekilde kaynaştırıldıkları devletleşmedir. Üçüncü tipse, göçebelerle köylüler arasında işbölümüne dayanan tek bir sosyo-ekonomik ve politik sistem şeklinde örgütlenen devletleşmedir. Bu arada Avrasya’ya ait iki ekolojik özellik (göçebelerin ve yerleşik tarımcıların birbirlerinden farklı ekolojik bölgeler biçiminde ayrılmış olmaları ve göçebelerin birleşmeleri kolaylaştıracak derecede yüksek yoğunlukta bulunmaları) burada belirmiş göçebe devletleri diğer bölgelerdeki benzerlerinden farklı biçimde etkilemiştir. Bu bölgeyi diğerlerinden farklı kılan siyasi özelliğe gelince, bu da bu bölgede göçebelerin karşısında büyük yerleşik devletlerin ve hatta imparatorlukların bulunmuş olmasıdır.

Şu ana kadarki tartışma özetlenecek olursa, bozkır konfederasyonlarının kağanlık ile devlet arasında bir siyasi sisteme karşılık geldikleri en makul görüş olacaktır. Bir devletleşme çabası vardır ama bu çoğu kez devletleşmenin çok erken evresine karşılık gelmiştir. Bu dönemde henüz güçlü merkezi devletlerin ortaya çıkmış olduklarını söylemek zordur. Her ne kadar devletin “ekonomik, ideolojik ve fiziki gücün hızlı merkezileşmesiyle ve teritoryal [topraksal] bağlar ve daha formel hükümet kurumlarıyla karakterize olan belirgin bir evreyi temsil” ettiğine inanılsa da, geçiş dönemlerinin daha çok melez sistemler tarafından belirlenmiş olma ihtimalini de dikkate almalıyız. İdeal tiplerin kesin çizgilerle birbirlerinden ayrıldığı süreçlerin yerine, bunların karışımlarından oluşan veya (örneğin konumuz olan bu dönemde) hem kağanlığın (şefliğin) hem de devletin aynı anda var olduğu sistemler beklemeliyiz. Devletten önce gelen şefliklerse, birçok yerel grubu bir siyasi oluşum veya birlik biçiminde bir araya getiren ilk büyük ölçek siyasi sistemlerdir. Tek bir birey veya konseyin liderliğinde birleşen bu yerel topluluklar ilk defa köyün veya yerel grubun ötesine yayılmış, dini ve siyasi meseleleri örgütleyen ve düzenleyen konfederasyonlar belirmiştir. Şefliklerin temel özelliği, liderlerin veya lider gruplarının, kitlelerin gönüllü işbirliğini harekete geçiren çeşitli hizmetler sunmasıdır.

4 yorum:

  1. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  2. Anladığım kadarıyla ilk evre pastoral göçebeleriyle ikinci evre pastoral göçebeleri arasında önemli bir fark var. Şimdi izninizle bu farkı izah etmeye çalışacağım. Doğruluğundan emin olduğumu söyleyemem, ama okuduklarımdan anladığım tablo aşağı yukarı şöyle:

    İlk evre pastoral göçebeleri yerleşik tarım topluluklarıyla göçebe avcı-toplayıcı toplulukların kaynaşmasıyla ortaya çıkıyor. Bunların ilk öncüleri İrani halklardan binlerce yıl önce Orta Doğu'da yaşayan Semitik ve Semitik öncesi bazı halklar olmakla birlikte, ilk evre İrani halklarla birlikte olgunluğa ulaşıyor.

    İkinci evreyse şöyle bir çizgi izliyor: İlk evrede Orta Asya'yı Sibirya ve Çin'e kadar boydan boya kateden İrani pastoral göçebeler, Orta Asya'nın doğusunda ve Sibirya'da Asyatik avcı-toplayıcı göçebe halklarla karşılaşıyor. Bu Asyatik halklar İraniler'den ata binmesini, hayvancılğı ve pastoral göçebelikle ilgili daha bir çok şeyi öğreniyorlar ve bu öğrendiklerini kendi hayatlarına tatbik ediyorlar. Ortaya her ne kadar temeli neredeyse tamamen İraniler'e dayansa da, bir süre sonra onları da geçecek olan yeni bir tür pastoral göçebelik çıkıyor. Bu tür pastoral göçebeliğe Altayik halklar ve onlardan etkilenen bazı Fin-Ugrik topluluklar damgasını vuruyor.

    Tabii gerçek burada yazdıklarımdan çok daha karmaşık olabilir. Ben sadece kaba hatlarla uğraşıyorum.

    YanıtlaSil
  3. Teşekkür ederim. Bu arada yaptığım özette eksik veya yanlışlar varsa, onları da sizden duymak isterim.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...