26 Mayıs 2009 Salı

Ortaçağ

Eğer konu Anadolu ve özellikle de Orta Asya göçü olacaksa, bu göçün nasıl bir dünyaya olduğunun incelenmesi gerekiyor. Oysa bugüne kadar genellikle tersi söz konusu olmuş. Dikkatler sadece gelenler üzerinde yoğunlaştırılmış (hâlâ da öyle) ama gelinen yer ve buradaki dünya üzerinde durulmamış, bu anlaşılmaya çalışılmamış. Orta Göçü, gelenler boş veya nispeten boş bir yer buldular şeklinde kurulunca tabii ki böyle bir tartışmaya da gerek kalmıyor. Ama eğer bunu tersi söz konusu olmuşsa, en azından böyle bir ihtimal tartışmalara dahil edildiğinde, o zaman gelinen yerin anlaşılması şart oluyor. Dolayısıyla, Bizans olarak adlandırılan Hıristiyan Roma veya Doğu Roma dünyasına bakmak ve bu bağlamda ortaçağı bir şekilde tanımlamak, bu konuları en azından bir parça irdelemek gerekiyor.

Birkaç gün önce Bizans üzerine bir şeyler koymuştum. Şimdi de ortaçağ üzerine sanırım birkaç yıl önce yazdığım ders notlarını ekliyorum. Ardından tekrar Bizans’la devam ederek Malazgirt’e bu sefer de batı istikametinden yaklaşacağım.
...


“Kültür ve Medeniyet Arasındaki Farklılık” bölümüne ek olarak Umberto Eco’nun kültürel köklerimiz hakkındaki düşüncelerine değinecek olursak, modern dünyamızın başlangıcının ortaçağ olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir. Bundan ne kastediyoruz? Antikçağla veya ortaçağdan önceki evreyle hiçbir ilişkimiz olmadığını mı? Kastedilen elbette bu değildir. Neticede ortaçağa geçişi gerçekleştirenler ortaçağ öncesinin insanları olmuştur ve bu insanlar bu geçişi gerçekleştirirken belli bir maddi ve manevi birikimle birlikte bunu yapmıştır. Dolayısıyla, eğer bir kopuştan bahsedeceksek her şeyden önce bunun ne tür bir kopuş olduğunu belirtmeli ve ardından da hiçbir zaman mükemmel bir kopuştan bahsetmediğimizi eklemeliyiz. Fakat antikçağdan ortaçağa geçerken büyük bir değişikliğin gerçekleştiğini görmemek de neredeye olanaksızdır; ortaçağ kendisinden önceki dönemden, eğer illa bir ad koyacaksak, antikçağdan birçok açıdan farklıdır. Tabii ki bir önceki dönemden gelen çeşitli süreklilikler söz konusu olabilir ama Eco’nun kastettiği bizim bugünkü dünyamızın (kastedilen modern dünya ve bireyleri) temel özelliklerini oluşturan süreçlerin ortaçağ kökenli olmalarıdır. Yani bu süreçlerin başlangıçları antikçağda değildir. Nitekim geriye dönüp baktığımızda bunun doğru olduğunu görüyoruz. Eco’nun verdiği örneklere sadık kalacak olursak, bunlar modern diller, ticari kentler, kapitalist ekonomi, modern ordular, ulusal devlet, federasyon, kiliseyle (din de diyebiliriz) devlet arasındaki mücadele, sendikalar ve pusuladan gemi dümenine, yel değirmeninden gözlüğe kadar birçok teknolojik yeniliktir. Fakat burada yine de tamamen ortaçağcı bir yaklaşımın içine düşmemek gerektiğini eklemekte yarar var. Modern medeniyetin kendisine özgü ve dolayısıyla öznel diyebileceğimiz değerleri ve değerlendirmeleri ve de genelde modern dünyaya hâkim ideoloji açısından makbul görülen özelliklerinin başlangıçları ortaçağda olabilirken, makbul olmayan, batıl inanç düzeyine indirgenen ve bazı durumlarda bir yığın saçmalık olarak kabul edilen bazı pratiklerin başlangıçlarının da antikçağda olduğunu görebiliriz. Fakat bu pratikler genellikle “saçmalık” ve “cahillikle” eş görüldüğünden bazı şeylerin antikçağdan beri bizimle birlikte olduğunu genellikle fark etmeyiz. Üstelik günümüzde hâlâ var olan dinlere baktığımızda, her ne kadar bu dinler bugünkü biçimlerini ortaçağda kazanmışlarsa da, ortaya çıkmalarını sağlayan koşullar ilk kez antikçağda belirmiş olduklarını görürüz. Sonuç olarak her ne kadar Eco’nun iddiasında bir haklılık payı varsa da, bu tür iddialarda bulunurken yine de dikkatli olmak gerekiyor. Eco’nun daha tartışmanın başından itibaren antikçağ/ortaçağ ayrımının nerede olduğunu farkında olması aslında ilginç bir durumdur. Düşünecek olursak, Eco’nun bu ayrımı, onun saydığı birçok nesne ve pratik sayesinde ortaya çıkmaktadır. En azından bu yazısından çıkan sonuç budur.[i] Yani ortaçağı ortaçağ yapan ortaçağa ait olduğu söylenen bu şeylerdir. Eğer bu şeylerin ortaçağa ait oldukları söyleniyorsa, o zaman ortaçağı ortaçağı yapan başka bir şeyin olması gereklidir. Yoksa garip bir durum ortaya çıkabilir ve ilk önce bu farklı nesne ve pratikler sayesinde ortaçağı ilan etme, ardından da bu ilan ettiğimiz ortaçağdan yola çıkarak bu nesne ve pratiklerin ortaçağa ait olduklarını iddia etme durumunda kalabiliriz. Çoğu kez bu tür tartışmaları dayandırdığımız karşılaştırmaların öznel tercihlerimizden kaynaklandığını unutuyoruz. Bu da bizi, yapılan tercihin içeriğine göre farklı sonuçlara götürebilir. Fakat her şeye rağmen bu tartışmaları bu tür tercihlerden en azından kısmen kurtarmak mümkün olabilir. Medeniyeti iletişimle ilişkilendirdiğimizi anımsayacak olursak, bir topluluğun ortaya çıkardığı iletişim veya bütünleşme düzeyindeki değişikliklerden yola çıkarak bazı kopmalar, geriye gidişler saptayabilmemiz mümkün olabilir.


Çok basit bir şekilde tanımladığımızda, medeniyetin toplumsal iletişimi bireyler açısından olması gereken doğal sınıra geri getiren bir araç olduğunu söyleyebiliriz. Bu araç sayesinde milyonlarca insan tek bir toplumsal yapı biçiminde bir araya gelebilmektedir. Bir araya gelen, bu durumda da binlerce, on binlerce gruptur ama bu bir araya gelme özel bir şekilde geliştirilir ve bu özel şeklin adı medeniyettir. Bu özel biçimin ne olduğu daha önce açıklandığından bu konuya bir kez daha girmeyeceğiz. Daha çok medeniyetsel kopuş konusuyla ilgileneceğiz. Her medeniyet neticede belli bir iletişim düzeyi yakalar. Yani belli bir ilişkiler ağı yaratır ve bu ağ sayesinde o medeniyetin parçası olan bireyler maddi ve manevi bir uyuma ulaşırlar. Toplumsal iletişimi sadece iki kişinin karşılıklı konuşması şeklinde anlamamalıyız. Bireyler konuşmadan da iletişime geçebilirler. Simgeler, binalar, yollar, kentlerin planlanma şekli vb birçok şey insanların iletişime geçmesini ve bu sayede kendi içinde tutarlı bir bütün oluşturmasını sağlar. Örneğin bir ulusal marş milyonlarca bireyin aynı anda tek bir toplumsal iletişim ağının parçası olmasını sağlayabilir. Benzer şekilde ticaret denen pratiğin de iletişimsel boyutunun olduğunu unutmamalıyız. Getirdiği alışkanlıklar ve kurallarla insanların daha büyük toplumsal ağlar oluşturmasını sağlar. Sonuçta hedef elden geldiğince büyük toplulukları mümkün kılacak iletişimsel ağlar yaratmaktır. Fakat bu ağların yaratılması kaynaklarla ilgili bir sorundur. Gerekli kaynaklar (duygusal, maddi, simgesel) mevcut değilse, ancak bir noktaya kadar gidilebilir. Kaynakların yetersiz kalmaya başladığı durumlardaysa, küçülme gözükecektir. Medeniyetsel kopuşlara bu açıdan bakmamız gerekmektedir. Mevcut kaynakların yetersiz kaldığı durumlarda her medeniyet ufalacak ve bu kaynakların çeşitli nedenlerden ötürü aniden yetersiz kaldığı veya ciddi bir düşüşe geçtiği (savaşlar, salgınlar, ekonomik, siyasi veya kültürel krizler vb) durumlarda, o ana kadar var olan medeniyet tamamen ortadan kalkacak veya başka bir şeye dönüşecektir. Ortadan kalkmayla dönüşmenin aslında aynı şeyler olduğunu düşünebiliriz. Bir medeniyetin mutlak anlamda ortadan kalkması çok istisnai bir durumdur. Yıkım ne kadar büyük olursa olsun sonunda yine de devam eden bir şey vardır. Toplumsal iletişim tek bir insan kalmadığında sona erer. Bununla beraber, toplumsal iletişim ağlarının ortaya çıkardığı bize mükemmel veya görkemli gözüken yapılar ciddi boyutlarda küçüldüklerinde, yani daha karmaşıktan daha basite doğru gittiklerinde, bu tür değişimleri genelde yok olma şeklinde tanımlama eğilimindeyizdir. Aslında gerçekleşen, ortaya çıkmış yapının ona verilmiş adı veya anlatıyı (anlatısal özü) artık hak edemeyecek derecede biçim değiştirmiş olmasıdır.


Kendimizi medeniyetsel düzeyle sınırlandırdığımızda değişiklikler süreklidir. Bu sürekliliği medeniyetin doğasıyla da ilişkilendirebiliriz. İnsan ürünü olan medeniyet bu özelliğinden ötürü sürekli iş yapılmasını gerektirdiğinden, değişikliklerin olması da kaçınılmazdır. Bir denge durumuna ulaşılmasını bekleyebiliriz ama burada da iletişimin doğası karşımıza çıkar. Toplumsal iletişimin birey açısından her zaman belli bir bilinmezlik içermesi, bireyin hiçbir zaman tatmin olmayacağını getirir. Hiçbir iletişim ve/veya etkileşim bizi mükemmel bilgiye ulaştırmayacağından, arayış daimi olacaktır ve bu da bir denge durumunun hiçbir zaman gerçekleşmeyeceği anlamına gelir. Dolayısıyla medeniyet düzeyinde bir şeyler her zaman değişir. Bu değişiklikler belli dönemlerde veya belli koşullar altında çok büyük olabilir. Bu gibi durumlarda bir çöküşün gerçekleştiğinden bahsederiz ve yukarıda belirtildiği gibi aslında mutlak anlamda bir çöküş değildir söz konusu olan. Bu noktada bir kez daha anlatı veya anlamlandırma ile medeniyet arasındaki ilişkiye girmemiz gerekiyor.


İnsan maddi ve manevi düzeyde kendi çevresini yapmaya başladığında medeniyete adım atmıştır. Bir kez bu süreç başladığında hemen ardından da yapılanın anlamlandırılması ve gerekçelendirilmesi gelir. Bu, temelde topluluğun kendisini yaptığıyla bütünleştirilmesidir ki, bu hemen hemen her zaman o topluluğun kendisine bu şekilde bir kimlik üretmesini de getirir. Bu anlamlandırma ve gerekçelendirme, anlamlandırılan ve gerekçelendirilen iş belli değerler arasında gidip geliyor olsa bile (yani bazen hedefe daha yakın bazen de daha uzak), o işin idealde olması gerekenle eşleştirilir. Bu ideal, insan zihninde iki eşikten oluşan bir aralığa karşılık gelir. İnsanlar birbirlerinden farklı olduklarından doğal olarak bu eşiğin insandan insana değiştiğini düşünebiliriz ki nitekim değişir de, ama diğer yandan bir de her toplumun yarattığı bir ideal vardır. Örneğin farklı ülkelerin karşılaştırılmasında kullanılan ideal tipler aslında yoktur ama toplumlar veya bu tür karşılaştırmalar yapan toplumlar (en azından Batı toplumları ve burada batıdan kastedilen Kuzey Amerika’dan Hindistan’a uzanan bir alan) nedense bu ideal tipler bağlamında düşünür. Her medeniyet, üyelerinin kafalarında bir ideale karşılık gelir. Bireyler bu idealle bütünleşir. Fakat söz konusu medeniyet bu ideali destekleyemeyecek derecede farklı bir şeye dönüşürse, o zaman bir gerilemeden veya çöküşten bahsedilmeye başlanır ve bir noktadan sonra ortaya çıkan yeni şey artık o belli fikre veya ideale karşılık gelmemeye başlar ki, bu andan itibaren o medeniyetin çökmüş olduğundan bahsederiz. Oysa eğer o medeniyeti ayakta tutan insanlar hâlâ yaşıyorlarsa, yani ortadan kalkmadılarsa, o zaman söz konusu olan bir dönüşümdür, bir yok oluş değil. Fakat bu dönüşümün sonunda tabii ki eski sistem yerini yeni bir sisteme bırakmıştır ki, ancak bu anlamda bir yok oluştan bahsedebiliriz.


Medeniyetsel kopuş konusuna bu şekilde yaklaştığımızda gerçekten de geçmişte bazı ciddi kopmalar gerçekleşmiş olduğunu görürüz. Her ne kadar bunların yukarıda bahsettiğimize benzer şekilde anlatısal düzeyde çöküşler olduğunu düşünsek de (ve bu kısmen doğrudur), bu çöküşler medeniyetsel düzeyde çok ciddi daralmalara da karşılık gelirler. Bunlardan biri antikçağdan ortaçağa geçiştir.


Bu konuya girmeden önce ilk olarak bu terimlerin evrensel bir geçerliliği olmadıklarına değinmek gerekiyor. Antikçağdan ortaçağa geçişin her şeyden önce bir tarihsel anlatı olduğunu unutmamalıyız. Bir gerçek olaya denk gelmez; bir yığın tarihsel olayın belli bir şekilde yorumlanması veya hatta kurgulanmasıdır. İkinci olarak bu geçişin dünyamızın tüm bölgeleri için geçerli olduğunu düşünmemeliyiz. Bu geçiş temelde Batı ve üstelik Batı’nın da belli bölgeleri için kullanılabilecek bir anlatıdır. Temelde Roma İmparatorluğu’yla ilişkili olarak Batı medeniyetinin modern çağda görmüş olduğu bir geçiştir. Bu böyle bir geçişin olmadığı veya hayal ürünü olduğu anlamına gelmez. Böyle bir geçişi düşünmeyi gerektiren fiziksel nedenler ar olabilir ama bu fiziksel nedenlerin bir ortaçağa geçiş şeklinde algılanması, bu algılanmanın belli bir şekilde gerçekleşmesi tamamen Batı medeniyetinin modern çağının getirdiği tavır, değer ve gerekçelendirmelerle bağlantılı olabilir. Aynı dönemde diğer bölgelerde, örneğin Çin’de, benzer bir geçişin gerçekleştiğini söylemek çok zor olabilir. Bu geçiş tek bir dünya medeniyetini etkilemiş bir dönüşüm değildir. Yeryüzünde bugüne kadar hiçbir zaman her yeri kapsayan tek bir medeniyet olmamıştır. Her zaman birden fazla medeniyet olagelmiştir ve bahsettiğimiz kopuş da sonuçta medeniyetsel düzeyde gerçekleşen iletişimsel daralmalardan ötürü ortaya çıkan bir süreç olduğundan, bu tür süreçlerin tüm medeniyetleri aynı anda etkilemediğini düşünmek yanlış olmayacaktır. Roma İmparatorluğu’nun etkisi veya hatta kontrolü altındaki dünya bazı olumsuz koşullara maruz kaldığından veya İmparatorluk ortaya çıkan yükleri artık kaldıramadığından, dünyanın bu kısmı kendisini bir öncekinden çok farklı koşulların içinde bulmuştur. Ortaya tamamen farklı bir dünya çıkmıştır da denebilir. Farklılık yine var olan medeniyetsel düzeyle ilgilidir ve “tamamen farklı bir dünya” algılanması ciddi boyutlarda bir küçülmenin getirdiği psikolojik etkilerle ilgili olabilir. Her medeniyetin bir tarzı, bir karakteri olduğunu söyleyebiliriz. Medeniyetler elbette canlı değildir. Onları birer organizma şeklinde düşünmemeliyiz. Fakat buna rağmen bir medeniyetin karakterinden bahsetmemiz yine de mümkün olabilir. Her medeniyet hem maddi hem de manevi unsurlardan oluşan bir birikimi temsil eder. Bu birikim o medeniyetin üyelerinin belli şekillerde hareket etmesini getirir. Ayrıca, bu birikime ek olarak, bir de bireylerin kendi medeniyetleri ve bu medeniyetle nasıl bütünleştikleri hakkında ortaya çıkardıkları anlatılar vardır. Son olarak da o medeniyeti dışarıdan görenlerin o medeniyeti nasıl gördükleriyle ilgili olarak geliştirdikleri anlatılardan bahsedebiliriz. Bunlar medeniyetleri birbirinden farklı kılan unsurlardır. Anlatılar, yani bir medeniyetin ne olduğu ve ne anlama geldiğiyle ilgili fikirler, öyküler, gerekçelendirmelerin de burada önemli bir rolü olduğunu unutmamalıyız. Genel eğilim sadece maddi unsurları (maddi birikimi) ciddiye alma yönünde olsa da, manevi olarak nitelendirebileceğimiz anlatılar da en az maddi unsurlar kadar bir medeniyetin ne yöne gideceği konusunda söz sahibi olabilir. İnsanlar sadece maddi neden ve unsurlardan ötürü harekete geçmezler; var olan maddi dünyanın nasıl biçimlendirileceğinin arkasında tamamen manevi olarak tanımlanabilecek ilkeler ve pratikler olabilir.


Neticede, bu şekilde yaklaştığımızda, her medeniyetin içerdiği maddi ve manevi birikim o medeniyetin bir başka medeniyetten daha farklı olmasını getirir. Her iki medeniyet de aynı düzeyde toplumsal iletişime karşılık gelebilir ama yine de ortaya çıkan ürünü farklı şekilde ürettiklerinden ve/veya farklı şekilde sunduklarından ötürü birbirlerinden farklı olabilirler. Örneğin bugün Çin ve Batı medeniyetleri arasında böyle bir fark mevcuttur. Benzer şekilde, daha ufak bir farklılık olsa da, Hıristiyan Avrupa’yla Müslüman Ortadoğu arasında da bu anlamda bir farktan bahsedilebilir. Çoğu kez bu farkların tespit edilmesi veya nelerin fark olarak algılanması gerektiği öznel tercihlere dayanır. Sonuçta iki farklı medeniyetsel birikimin o medeniyetin insanlarını ne tür pratiklere ittiği sorusu farklı bakış açılarınca farklı yanıtlanacaktır. Fakat bu yine de medeniyetsel farklılıkların olduğu gerçeğini değiştirmez.


Yani antikçağdan ortaçağa geçiş tartışmasında dikkatli olmalıyız. Yukarıda belirttiğimiz gibi, bunun genelde belli bir bölgeye ait bir süreç olduğunu gözden kaçırmamalıyız. Burada bahsedilen, Roma İmparatorluğu’nun temsil ettiği medeniyetle veya ilişkili olduğu bölgedeki medeniyetle ilgili bir değişimdir. Bu değişimin etkilerinin bir süre sonra diğer bölgelere ulaştığını söyleyebileceksek de, sürecin kendisinin sadece belli bir bölgede ortaya çıktığını unutmamalıyız. Üstelik bu sürecin başka bölgelere ulaşan etkileri bu bölgelerde de bir kopuşun ortaya çıkması şeklinde gerçekleşmek zorunda değildir. Buna ek olarak, antikçağdan ortaçağa geçiş meselesine, yani Roma İmparatorluğuna geri dönecek olursak, bu geçişin, sürecin gerçekleştiği bölge içinde bile farklı yorumlara neden olabileceğini unutmamalıyız. Yani bir değil, birden fazla ortaçağa geçiş söz konusu olabilir ki, bu yüzden hangi ortaçağdan bahsettiğimizi de belirtmemiz ve hatta sormamız gerekmektedir. Bu geçiş farklı araştırmacılar tarafından farklı yorumlanabileceği gibi, bu geçişi farklı kişiler farklı yaşamış da olabilirler. Söz konusu geçiş antikçağın pagan, yani Hıristiyan olmayan unsurları tarafından bir çöküş olarak düşünülmüşken, Hıristiyan unsurlar “en sonunda” gelmiş olan bir parlak çağ düşünmüş olabilirler. Nitekim hiçbir çöküş herkes için değildir ki, bu yüzden çöküş tartışmalarında her zaman kimlerin kaybettiğini ve kimlerin kazandığını bulup çıkarmaya çalışmalıyız. Bu önemli bir ayrıntıdır. Çünkü eğer çöküş o güne kadar çeşitli kısıtlamalar altında var olmak zorunda kalmış grupların özgürleşmelerini getiriyorsa, bu var olan medeniyetsel birikim açısından da önemli değişiklikler getirebilir. Bir önceki birikim bu yeni özgürleşmiş gruplar tarafından reddedileceği gibi, bunun sadece kısmen değiştirilmesi de mümkün olabilir. Bu arada çoğu kez bu yeni gruplarla ilişkilendirilen yeni bir birikim de başlar. Bu yüzden çöküşlerde ne tür özgürleşmelerin olduğunu, ne tür grupların iktidar mücadelesine katıldıklarını belirlemek, medeniyetsel birikimlerin (yeni veya eski) ne tür hâkim ideolojilere yol açtığını anlamak açısından çok önemlidir. Bu da aslında her çöküşün bir dönüşüm olduğunu getirir.


Temel Değişiklikler


Ortaçağa geçiş sırasında çeşitli değişikliklerden bahsedebiliriz. Bunların ortak sonucu var olan toplumsal zihniyetin ve yapının bir kopuş algılanmasını yaratacak derecede biçim değiştirmesi olmuştur. Bu değişiklik elbette kısa süre içinde gerçekleşmemiş, aksine bazı durumlarda epey uzun sürmüştür. Bu değişimin en temel sonucu olan toplumsal zihniyetin ve yapının değişimini tek bir etkene bağlamak ve hatta nasıl gerçekleştiğini bir neden-sonuç ilişkisi biçiminde göstermek zordur. Fakat her şeye rağmen belli bir süre geçtikten sonra geri dönüp bakıldığında gerçekten de çok önemli bir değişimin gerçekleşmiş olduğu görülebilir. Bu değişikliğin temelinde de, yukarıda bahsedildiği gibi, Roma İmparatorluğu bulunmaktadır.


Roma İmparatorluğu genel hatlarıyla türdeş bir topluluk değildi; çeşitli toplulukların, daha doğrusu kent topluluklarının bir araya gelmesinden oluşmuştu. Bu imparatorluğun Bizans olarak adlandırdığımız doğu parçası, belli bir tarihten sonra nispeten türdeş (homojen) bir yapıya dönüşmüştür. Bu durum aniden ortaya çıkmamış, bir süredir devam etmekte olan bazı süreçlerin sonucunda gerçekleşmiştir. Bunlar, eğer bir genellemede bulunacaksak, devletin ve onu temsil eden bürokrasinin merkezileşmesi, kentsel özerkliğin, yani antik kentin çöküşü ve devlet ve/veya cemaat dininin belirmesi ve bu bağlamda Hıristiyanlığın yükselişidir. Bu süreçlerin hiçbiri tam bir mükemmellik içinde gelişmemiştir; özellikle günümüz ölçüleri açısından. Fakat antikçağın Roma İmparatorluğu’yla karşılaştırıldığında, yönetim, din ve dilde çok daha türdeş bir yapı belirmiştir. Bu çok daha türdeş yapının ilk tam biçimini kazandığı tarih yedinci yüzyıldır diyebiliriz.


Bu sırada antikçağın temel dayanağı olan yurttaşlar kenti de yeni bir kent veya hatta örgütlenme biçimine dönüşmüştür. En büyük değişiklik buradadır ve tek başına bu değişiklik bile çok farklı bir dünyanın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Fakat genelde Roma dünyası ve özellikle Anadolu bu dönemde daha fazlasını yaşamıştır. Arka arkaya gelen felaketler ve istilalar Anadolu’da var olan toplumsal yapıyı alt üst etmiş, Roma İmparatorluğu neredeyse yok olmak üzereyken son anda kurtulmuştur. Sonuç farklı bir Roma İmparatorluğu olmuştur.

[i] Eco, Travels in Hyperreality, 64.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...