19 Mayıs 2009 Salı

Bizans'ın Künyesi

Tartışmaların gidişatına bakınca sonunda Bizans'ın da atartışılmasına geleceğiz gibi gözüküyor. Bu konuyla ilgili bazı notlarımı da eklemek iyi olur diye düşündüm. Bu ilki.
Bizans’ın künyesini tartışmaya kalkıştığımızda ilk olarak Bizans denen bir imparatorluğun hiçbir zaman var olmamış olduğunu görürüz. Türkçeye Bizans olarak çevrilebilecek Byzantion adında bir yer ve kent olmuştur. O bugünün İstanbul’udur. Fakat kendisine Bizans diyen bir imparatorluk hiçbir zaman var olmamıştır. Böyle bir imparatorluk İstanbul Osmanlılar tarafından fethedildikten çok sonra icat edilmiştir. Bizans adını, Roma İmparatorluğu’nun antikçağdan sonraki evresini adlandırmak için, Avrupalı tarihçiler kullanmıştır. Bizans adını (Byzantion adını ve Byzantinos sıfatını) ilk kez Alman tarihçi Hieronymus Wolf 1562’de kullanmıştır. [i] Yunanlı tarihçi Paparrigopulos 1872’de yayınladığı Helleniku Ethnus (Yunan Milletinin Tarihi) adlı kitabında şöyle yazmaktadır:

Bugün kendimize “Hellenes” (yani Yunanlılar) adını vermekteyiz. Ortaçağ boyunca başrolü oynamış olanlara ise “Byzantinoi” (“Bizanslılar”) demekteyiz. Ama onlar bu adlandırmayı kabul etmiyorlar, kendilerine “Romaioi” (“Romalılar”, yani “Rumlar”), “Graikoi” (“Grekler”) ve 11. yüzyıldan itibaren de “Hellenes” (“Yunanlılar”) diyorlardı. “Byzantinoi” (“Bizanslılar” sözcüğü ise yalnızca Batı’da egemen olarak kullanılıyordu ve çeşitli aşağılama anlamlarını içeriyordu.[ii]

Burada görüldüğü gibi, Roma İmparatorluğu’nun doğu parçası hiçbir zaman kendisini Bizans olarak adlandırmamıştır. O her zaman Roma’ydı. Tarihçilerin Roma İmparatorluğu’nun bu evresi için farklı bir ad seçmelerinin arkasında gayet geçerli nedenler olabilir. Gerçekten de antikçağın Roma İmparatorluğu’yla bunun ortaçağdaki devamı arasında büyük farklılıklar söz konusudur. Aynı adı kullanmak bazı karışıklıklara neden olabilirdi. En azından böyle düşünülmüştür diyebiliriz ama asıl neden bu iki dönemin birbirinden farklı olmasından çok bu tarihçilerin bu iki dönemi birbirinden farklı görmek istemiş olmalarıdır diye de düşünebiliriz. Gerçekten de Avrupalı tarihçiler kökenleri olarak gördükleri antikçağın Roma İmparatorluğunu, kendileriyle uzaktan yakında bir ilgisi olmadığını düşündükleri, üstelik Avrupa’nın ötekisi olarak gördükleri ortaçağın Roma İmparatorluğu’ndan ayırmak istemişlerdir. Farklılığı göstermek için farklı adlar kullanma isteği anlaşılabilir bir yöntem olarak görülebilir ama burada asıl üzerinde düşünülmesi gereken nokta gerçekten bir farklılık olup olmadığı ve, eğer varsa, bu farklılığın nereden kaynaklandığıdır. Roma’nın bu iki evresi gerçekten de birbiriyle ilişkilendirilmesi çok zor iki farklı evre midir? Öyle olduğunu farz edelim, niye farklı bir devletin ortaya çıktığı izlenimini verecek bir ad seçilmiştir? Hıristiyan Roma da denilebilirdi. Evet, bir süre sonra bu Hıristiyan Roma’nın resmi dili de değişmiş, Latinceyken Yunanca olmuştur ama tüm bu değişikliklere rağmen bu farklı devlet hiçbir zaman farklı olduğunu ilan etmemiştir. Demek ki, bizim (yani günümüzün modern bireyi) farklı bir şey görmemize neden olmuş bu değişiklikler aynı etkiyi bu dönemin insanları üzerinde yaratmamıştır. Tarih bu durumlardan hangisini yansıtmalıdır? Yoksa her ikisini de mi?

Bizans’ın, yani Roma İmparatorluğu’nun ortaçağdaki evresinin, Batı fikrinin ve zihniyetinin doğmasında önemli bir rolü olmuştur. Batı hem Bizans’a benzeyerek hem de ona karşı olarak, yani kendisini onun karşısına koyarak kendisi için farklı bir kimlik yaratmaya kalkışmıştır. Diğer yandan Roma İmparatorluğu’nun antikçağdaki evresiyle ortaçağdakini karşılaştırdığımızda, bu ikisinin Batı’nın bugüne kadar gelmiş bu kimliğinin oluşumunda çok farklı roller oynadıklarını görüyoruz. Antikçağın Roma’sı Batı’nın neredeyse başlangıcı, onun kökenidir. Oysa bu Roma’nın devamı olan ortaçağ Roma’sıysa Avrupa’nın hem benzemeye çalıştığı (kıskandığı da diyebiliriz) hem rakibi olan hem de, özellikle bir süre sonra, küçük gördüğü bir kültürel imgedir. Böyle bir ilişkinin o dönemde var olduğunu söylemek çok yerinde olmayabilir. Daha doğru bir yaklaşım bu bahsettiğimiz ilişkinin veya zihniyetin çok daha sonra tarihçiler ve hatta aydınlar tarafından ortaya çıkartıldığı olacaktır. Burada görülen, Batı adı verilmiş toplumun belli bir geçmişi kapsayacak ve anlamlandıracak şekilde biçimlendirilmiş olmasıdır. Bizans ve ardından da Müslüman dünya bu tasarımın dışında tutulmuş, üstelik onun karşıt-tasarımı şeklinde sunulmuştur. Bu durum farklı bir adın kurgulanmasını da getirmiştir. Roma’nın ortaçağ evresi aynı adla anılamazdı.

Elbette Bizans bir yandan bir farklılaşmayı da temsil etmektedir. Mesele sadece Batı’nın kendisini farklı görmek istemesinden ibaret değildir. Bir farklılaşma gerçekten de vardır. Roma’nın doğu parçası zamanla farklı bir topluma dönüşmüş, ya da Roma’nın batı kısmında kalanlar farklı bir toplum ortaya çıkarmıştır. Bugün Bizans olarak adlandırılan imparatorluk gerçekten de farklı bir yönde ilerlemiştir. Bu arada Roma’nın batısıyla doğusunun ne zaman aynı oldukları sorusu da sorulabilir ki, bu yerinde bir sorudur. Doğu her zaman batıdan biraz daha farklı olmuştur ama bu doğunun hiçbir zaman Roma olmadığı şeklinde yorumlanmamalı. Doğu elbette Roma olmuştur ve Roma devletini 1453’e kadar getirmiştir. Fakat diğer yandan Roma’nın batıda bıraktığı miras da gelişmiş, bugün Batı olarak adlandırılan dünyanın ortaya çıkmasında önemli bir rol oynamıştır. Bizans terimi bu farklılığın bir tarihsel söylem şeklinde ifade edilmesinin adı olmuştur.

Bu arada Roma’nın bu ikinci evresi ne tür bir değişikliğe neden olmuş veya ne tür bir değişikliği temsil etmiştir. Bu yöndeki çalışmaların sunduğu farklı bakış açılarına rağmen, Roma’nın bu ikinci evresinde çok daha homojen (türdeş) ve farklılığının çok daha bilincinde bir toplum ortaya çıkarmış olduğunu söylemek bir abartma olmayacaktır. Aslında belki de farklılığının bilincinde olan bir toplumdan bahsetmektense kendisini farklı göstermeye çalışan bir toplumdan bahsetmek daha uygun olacaktır. Çünkü birçok şey Bizans’ın Hıristiyan toplumunun kendisini diğerlerinden farklı göstermeye çalışan bir toplum olmaya çalıştığına işaret etmektedir. Bu da ayrımcı bir toplumla karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. İnsan doğal olarak ayrımcıdır. Grup kurma çabası, böyle bir özelliğe sahip olma, ancak ayrımcı bir doğayla mümkün olabilir. Ayırmadan grup kurulamaz. Fakat insanın bu özelliğinden yola çıkarak onun ayrımcılığı bir ideoloji haline getirmesinin de doğal olduğunu, yani bunun onun doğasından kaynaklandığını düşünmemeliyiz. Burada doğasının dışına çıkması söz konusu olabilir. İnsan, biraz önce belirttiğimiz gibi, ayırır ama onun bu özelliğini bir topluluk oluşturmada kullanması çok daha farklı bir sürece işaret etmektedir. Bizans kendisini farklı görmüş ve farklı göstermeye çalışmış bir medeniyet olmuştur. Bu farklı görüş aynı zamanda küçümseyici bir bakış açısı da içermiştir. Çevresindekileri (ki bunlar ona göre barbar ulusları temsil etmiştir) kendisinden küçük görmüş, kendisini bir seçilmiş toplum olarak ifade etmiştir.[iii] Bizans medeniyetinin en önemli özelliklerinden biridir bu. Seçilmiş toplum anlayışı her ne kadar itici bir düşünce olarak kabul edilse de neticede bir toplumsallaşma stratejisidir. Burada amaç bir seçilmişlik teması çevresinde toplumu örgütlemek, dışarıya karşı birleştirmektir. Her ne kadar burada ilahi bir seçilmişlik söz konusuyduysa da, bu seçilmiş toplumun üyesi olmak göründüğü kadar zor değildi. Hıristiyanlık, daha doğrusu Hıristiyanlığın Bizans’ta kabul edilmiş biçimi bu toplumun üyesi olmayı sağlıyordu.[iv] Seçilmişlik bir etnik topluluk anlayışına dayanmıyordu. Hıristiyanlığın Bizans biçimine dahil olanlar bu seçilmişler toplumunun parçası oluyordu. Burada söz konusu olanın seçilmiş bir evrensellik olduğunu bile söyleyebiliriz. Tabii bu seçilmiş evrenselliğin parçası olma faaliyetinde Hıristiyanlığın belli bir biçimini, yani Bizans’ın geliştirdiği biçimini kabul etmek önemliydi; bundan ödün verilmiyordu. Dolayısıyla Ermeniler ve Süryaniler gibi monofizit (tekdoğacı) Hıristiyan grupları sürekli asimile edilmeye çalışılmıştır. Bu ve benzeri gruplarla Rum Ortodokslar (Bizans Hıristiyanlığı) arasındaki çatışmalar hiçbir zaman bitmemiştir. Bizans’ın ayrımcılığının anlaşılması çok daha farklı açılardan bakılmasını gerektirebilir. Bu ayrımcılığın anlaşılmasındaki en önemli etken din değildir. Kendilerini farklı açılardan da üstün görmüşlerdir. Medeniyetlerine verdikleri anlamı kendilerini üstün görmede kullandıklarını söyleyebiliriz. Bizans medeniyetine dahil olmanın kendisi daha üstün bir konumda olma şeklinde anlamlandırılmıştır denebilir.

Bizans medeniyetinin tek unsuru bu değildir. Bizans’ın dindarlığı bu medeniyetin en önemli unsurlarındandır ama bu konuda Bizans’ı tek görmemeliyiz. Dindarlık bu dönemde her yerde vardır. Burada söylemeye çalışılan Bizans’ın böyle bir özelliği olduğudur, yoksa bu özelliğin sadece Bizans’ta olduğu değildir. Döneminin diğer medeniyetleri gibi Bizans’ta da din başta gelmektedir. Bu din yaşamın ve özellikle de siyasetin epey içine işlemiştir. Piskoposlar her bakımdan cemaatlerinin liderleridir. İmparatorun dini bir yanı mevcuttur. Dinle devlet birleşmiştir. Hıristiyanlık Roma’nın antikçağa geçmişinin dönüştürülmesinde de önemli bir oynamıştır.[v] Hıristiyanlığın yayılması Bizans devletinin ve medeniyetinin en önemli işlevlerinden biridir. Bizans’ın veya Hıristiyan Roma’nın ilk dönem tarihine baktığımızda dinle ilgili tartışmaların ne kadar fazla yer tuttuklarını görürüz. Bu tartışmalar sonunda Bizans İmparatorluğunu bölünme noktasına getirmiştir. Arap istilası imparatorluğun diofizit (çiftdoğacı) Rum Ortodoks cemaatini monofizit (tekdoğacı) cemaatlerinden ayırınca bu sorun da kendiliğinden ortadan kalkmış ve Bizans İmparatorluğu bir süre boyunca dini bütünlüğü yakalamıştır. Fakat Bizans’ın Arapları alt ettikten sonra tekrar genişlemesi bu toplulukları tekrar imparatorluğa dahil etmiş ve aynı çatışmalar tekrar başlamıştır. Bizans hiçbir zaman bu din çatışmalarını aşamamış, medeniyetini bu çatışmalardan bağımsız bir şekilde ifade edememiştir. Bizans medeniyeti her şeyden önce bir Hıristiyan medeniyeti olmuştur ve medeniyetin yok olması söz konusu olduğunda bile bu çatışmalardan vazgeçmek düşünülememiştir. Bu açıdan bakınca fanatik ve muhafazakâr bir yapı sergilemiştir. Bu konuda Osmanlı’yla karşılaştırılması ilginç bir çalışma olabilir.

Hıristiyanlık ve Roma birbirini bulmuştur. Hıristiyanlık Roma İmparatorluğu olmadan bugünkü konumuna ulaşamazdı, Roma İmparatorluğu da Hıristiyanlık gibi evrensellik iddialarına sahip bir din olmadan daha merkezi bir imparatorluğa dönüşemezdi. Her ne kadar Roma İmparatorluğu 212 veya 213’te Roma yurttaşlığını herkesin ulaşabildiği bir statüye dönüştürdüyse de,[vi] zamanla hayli merkezi bir yapıya kavuşacak Roma İmparatorluğu bu süreç içinde gelişkin bir iktidar ideolojisinin oluşmasını sağlayacak Hıristiyanlığa gerek duymuştur.[vii] Dinsel söylem ve tasvirler yönetimin doğruluğu ve meşruiyeti konularında etkili bir ideoloji sunmuştur. Hıristiyanlığın tektanrıcılığı ve kadir-i mutlak bir ilah tarafından yönetilen hiyerarşik sema fikri Roma devletine, imparatorluk şeklinde örgütlenmiş merkezi iktidar örüntüsünü meşrulaştırma şansı sağlamıştır. Dinle Roma İmparatorluğu’nun birleşmesi sadece devlet için yararlı olmamış, Hıristiyanlık bir yandan antikçağın sonunda kentsel dinin etkisini yitirmesiyle ortaya çıkmış ve bireyin yalnızlaşmasıyla sonuçlanmış bireyin gücün (ilahi güç olarak da düşünülebilir) kaynağından uzaklaşmasıyla ilgili krizin (Helenistik Dönüşüm’e bakınız) aşılmasını, bir yandan da imparatorluğun klasik geçmişinin[viii] yeni koşullara uyum sağlayacak şekilde dönüştürülmesini sağlamıştır. Bu arada kentsel elit de Hıristiyanlık sayesinde tüm imparatorluğa yayılmış ve en tepede imparatorla Tanrı’nın bulunduğu hiyerarşide kendisini yeniden yerel toplumun başında konumlandırmıştır.[ix] Bu süreci, etkide bulunan ve etkilenen şeklinde düşünmek yerine bir karşılıklı etkilenme süreci şeklinde düşünmek daha doğru olacaktır. Çünkü Hıristiyanlık ve İmparatorluk birbirlerini karşılıklı bir şekilde etkileyerek son durumlarına ulaşmıştır. İmparatorluk güçlendikçe Hıristiyanlık güçlenmiş ve Hıristiyanlık güçlendikçe de İmparatorluk güçlenmiştir. Neticede Roma İmparatorluğu’nun medeniyetsel düzeydeki değişimine sadece toplumsal örgütlenme açısından bakacak olursak, “kentler ittifakı”[x] olarak adlandırılan ve görülen antikçağın Roma İmparatorluğu’nun yerini ortaçağın cemaatler imparatorluğuna[xi] dönüşmüş Roma İmparatorluğu, yani Bizans almıştır.
Bugün Bizans olarak adlandırdığımız Hıristiyan Roma veya ortaçağın Roma İmparatorluğu uzun süre var olmuştur. Tam olarak hangi tarihte başladığı konusunda tarihçiler arasında bir fikir birliği yoktur. Bazı tarihçilere göre bu başlangıç Diokletyan’ın Roma İmparatorluğu’nun çok başlı yapıya dönüştürdüğü 285 tarihidir. Bazı tarihçilerse Konstantin’in Hıristiyanlığı legal din olarak kabul ettiği 313 yılını Bizans’ın başlangıcı olarak kabul etmektedir. Yine başka tarihçilerse de Roma İmparatorluğu’nun büyük bir kültürel, toplumsal ve siyasi dönüşümlerden geçtiği yedinci yüzyılı Bizans denen medeniyetin başlangıcı olarak görmektedir. Her bir seçeneğin arkasında gayet geçerli argümanlar mevcuttur. Burada zorluk aynı devleti yapay veya öznel evrelere bölmeye çalışmaktan kaynaklanmaktadır. Eğer gerçekten farklı bir medeniyetin ortaya çıktığı tarihi belirlemek istiyorsak, buna en yakın aday herhalde yedinci yüzyıldır. Bu andan itibaren farklı bir medeniyetten bahsetmemiz çok daha kolaydır; birçok şey çok değişmiş, ortaçağ başlamıştır.

Yedinci yüzyıl Roma İmparatorluğu’nun yok olmaya çok yaklaşmış olduğu bir dönemdir. Batı kısmı zaten beşinci yüzyılda barbarlar olarak adlandırılan çoğu Germen olan toplulukların akınları sonucunda ortadan kalkmıştır. Yedinci yüzyılda da sıra Roma İmparatorluğu’nun doğuda kalmış topraklarına gelmiş gibidir. Bu dönemde Balkanlardan Slavlarla Avarların, Ortadoğu’dansa İran kökenli Sasanilerin saldırısına uğrayan Roma (veya Bizans) 25 yıl kadar sürmüş çok zor bir mücadeleden sonra ayakta kalmayı başarmıştır. Fakat bu mücadelenin hemen arkasından (on yıl bile değil) bu sefer de Müslüman Arapların istilası başlamıştır. Bir önceki mücadelenin ardından oldukça yıpranmış Roma bu istiladan başarılı bir şekilde çıkamayacak ve Ortadoğu ile Kuzey Afrika’daki topraklarını Müslümanlara kaybedecektir. Arapların Anadolu’yu da istila etme çabaları neredeyse iki yüzyıl sürmüş bir savunma savaşı başlatacak ve en sonunda (850’lerden itibaren) Bizans Arapları ilk önce durdurmayı ve sonra da geri püskürtmeyi başaracaktır. Bu andan itibaren Bizans tekrar her açıdan güçlü bir imparatorluğa dönüşecek ve o günün koşulları açısından bakıldığında bir dünya gücüne dönüşecektir. Bizans’ın en başarılı imparatorlarından II.Basil öldüğünde (1025) Bizans da gücünün doruğuna ulaşmıştır. İmparatorluğun içinde bürokratlarla generaller arasında her zaman var olmuş mücadele bu andan itibaren tekrar alevlenecek ve Bizans Oğuz/Türkmen akınları öncesinde askeri açıdan zayıflayacaktır. Bu iç çekişmenin Anadolu’yu istila etmeyi mümkün kılan kuzeydoğu Anadolu bölgesinin askeri açıdan “boşaltılması”na neden olması, Bizans’ın Selçuklulara karşı Malazgirt savaşını kaybetmesinden sonra neredeye tüm Anadolu’nun kaybedilmesini getirecektir. Bizans savunmasının tamamen çökmüş olması Oğuz/Türkmen göçebe ve gazi gruplarının Anadolu’da tabiri caizse istedikleri gibi at koşturmalarına neden olacaktır. Buna rağmen Bizans, özellikle Haçlıları kullanarak tekrar toparlanacak, aralarında Selçuklu ailesinden Kutalmış kanadının oluşturduğu siyasi oluşumun da bulunduğu Oğuz/Türkmen gruplarını geri itecek, kaybettiği toprakların bir kısmını geri alacaktır. Bu dönemde Bizans I. Alexios Komnenos, II. Ioannes Komnenos ve I. Manuel Komnenos gibi başarılı hükümdarlar sayesinde tekrar güçlü bir konuma gelecektir. Fakat bu güçlü konum ilk olarak Miryokefalon’da Anadolu Selçuklu hükümdarı II. Kılıç Arslan’a karşı kaybedilen savaşta ciddi şekilde sarsılacak ve ardından da 1204’te Haçlılar’ın İstanbul’u (Konstantinopolis’i) ele geçirmeleriyle epey önemli bir darbe yiyecektir. Bu tarihten sonra Bizanslıların Batı Anadolu’ya yerleşmiş olan ana kolu İstanbul’u geri alma üzerinde yoğunlaşacaktır. Fakat bu değişiklik Bizans’ın tüm güçleriyle Batı Anadolu’ya yerleşmesini getirecek ve bu da burada yaşayan Bizans halkının en azından 1261’e kadar Oğuz/Türkmen göçebe ve gazi akınlarından gayet etkili bir şekilde korunmasını getirecektir. 1261’de İstanbul’u tekrar ele geçiren Bizans Batı Anadolu’yu bir kez daha unutacak ve bu tarihten 1453’e kadar sürekli küçülecektir. Bu tarihte Osmanlıların İstanbul’u fethetmeleriyle Bizans, yani Roma İmparatorluğu tarihe karışacaktır ama Bizans’ın 1204’te ortaya çıkmış Trabzon Rum İmparatorluğu gibi kalan parçalarının da tarih sahnesinden çekilmeleri 1461’e kadar sürecektir.

[i] Kitsikis, 12.
[ii] Age., 12.
[iii] Haldon, 350-352
[iv] Fowden, 2001.
[v] Kelly, C. 2001.
[vi] Fowden, 85, Interpreting Late Antiquity
[vii] Kelly, 187, Interpreting
[viii] Kelly, 183.
[ix] age., 186.
[x] Gregory, 6. A History of Byzantium
[xi] Fowden, 87.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...