27 Mayıs 2009 Çarşamba

Anadolu'da Türdeşleşmenin Başlaması - Türdeş Coğrafya


Anadolu’nun geçmişinde çeşitli grup veya toplulukların var olduğunu kanıtlamaya gerek yoktur; farklı topluluklar her zaman var olmuştur. Burada grup veya topluluktan kastedilen, kendilerini diğerlerinden bir şekilde farklı gören insanların bir araya gelerek oluşturdukları birimlerdir. Gruplar çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir: kültürel, dini, dilsel, etnik vb.

Bu grupların hepsi aynı anda var olmayabilir. İnsanlar kendilerini dini gruplar şeklinde örgütlerken bugün etnik grupları anlatan terimler kullanmış olsalar da, bir etnik yapılaşma kastetmemiş olabilirler. Geçmişe bakarken bu farklılıkları dikkate almamız gerekmektedir. Bugün hepimiz etnik bir dünyanın üyesi olduğumuz ve bu yüzden de tüm toplumsal meselelere etnik kavram ve bakış açıları doğrultusunda yaklaştığımız için, geçmişe bakarken etnik kimliğimizi bir kenara bırakmamız gerekmektedir. Günümüz dünyasıyla dünün dünyası arasında çok büyük farklar olabileceğini unutmamalıyız.

Antikçağdan çıkmakta olan Anadolu’da topluluklar düzeyinde değişiklikler yaşanıyordu. Bir yandan topluluklar değişiyordu; bazı topluluklar yok olurken yerine yenileri ortaya çıkıyordu. Diğer yandan da toplulukların sayısı azalıyordu. Yani topluluklar açısından kalabalık bir ortamdan daha az kalabalık bir ortama doğru bir gidiş söz konusuydu. Benzer şekilde, konuşulan dillerde de bir azalma başlamıştı. İnsanlar kendi dillerinin yanında başka bir dili konuşmaya başlamış ve bu dil zamanla ana dillerinin yerini almıştı. Yunanca antikçağın sonunda böyle bir konumdaydı. Dinlere baktığımızda da buna benzer bir gelişme vardı. Antikçağın dinleri yerlerini yavaş yavaş Hıristiyanlığa bırakmaktaydı. Daha sonra İslam’ın ortaya çıkması mevcut durumu fazla değiştirmeyecek, antikçağın çok dinli coğrafyasının yerini ortaçağın az dinli coğrafyası alacaktı. Söz konusu olan, çoktürlülükten türdeşliğe doğru bir gidişti. En azından Anadolu’da görülen durum buydu. Tek bir devletin bu bölgeye egemen olması ve bu tek devletin sonunda Hıristiyanlığı seçmesi, türdeşliği en azından dini düzeyde bir devlet politikasına dönüştürmüştü. Dil düzeyinde durum biraz daha farklıydı. Anadolu’nun Yunancaya geçmesinin arkasındaki ana ve tek neden Roma devletinin yedinci yüzyılda bu dili resmi dili yapmış olması değildir; Yunancanın gelişimi çok daha önceye dayanmakta olup daha ziyade antikçağın dinamikleriyle ilgili bir gelişmedir.

Anadolu açısından baktığımızda, antikçağdan ortaçağa geçişin getirdiği en büyük değişikliklerden biri türdeşliğe doğru gidiştir. Gerçekten de daha türdeş bir coğrafyaya doğru bir kayış söz konusudur. Neden daha türdeş coğrafya da daha türdeş bir topluluk değil. Çünkü Bizans veya Roma toplumundan bahsetmek oldukça zordur. Bunlar devlet adlarıdır, toplumlara ait değildir. Devletle toplumun iç içe geçmesi daha çok modern dönemde rastlanan bir durumdur. Bu dönemde, en fazla Hıristiyanlığın temsil ettiği bir toplumdan bahsedilebilir ki bu da dini bir topluluktur, bir cemaattir; günümüzde alışkın olduğumuz medeni toplum tipini temsil etmemektedir. Burada bahsedilen din buyruklarına göre şekillenen yaşam açısından bir türdeşliktir. Dini yaşam tüm yaşamla içiçe geçtiğinden ve dünyevi yaşam henüz kendi başına bir alan olarak belirmediğinden, türdeşlik sadece dini yaşam boyutundadır. Bu da belli bir coğrafyanın belli bir dini-yaşam açısından türdeşleşmesi biçiminde görülmüştür. Burada söz konusu olan sadece bir dinin belli bir bölgeye yayılması değil, bu dinin veya dini biçimlerin temsil ettiği yaşam pratiklerinin de aynı bölgede yayılması, hâkim yaşam biçimi haline gelmesi, bu anlamda bir türdeşleşmenin ortaya çıkmasıdır.

Bu yüzden türdeş veya daha türdeş bir toplumun ortaya çıkmasından bahsetmek yerine, daha türdeş bir coğrafyanın ortaya çıkmasından bahsetmek daha uygundur. Çünkü toplumsal bazda, yani dini yaşamın dışında kalan pratik, değer ve kimlikler açısından hâlâ bir çoktürlülük söz konusu olabilir, ki bu anlamda bir çoktürlülük aslında on dokuzuncu yüzyıla kadar sürmüştür. Oysa konuyu türdeş coğrafyalar düzlemine çektiğimizdeyse ortaya çıkan bir değil, birden fazla türdeş coğrafyadır. Burada bahsedilen Bizans veya Roma ve daha sonra da Osmanlı türdeş coğrafyaları değil, Anadolu, Ortadoğu, Fırat’ın Doğusu şeklinde ortaya çıkan türdeş coğrafyalardır. Yani bu bölgelere baktığımızda her birinde tek veya en fazla iki dini yaşam pratiğinin baskın konuma yükseldiğini görürüz. Antikçağın Anadolu’sunda sadece ufak bölgeler düzeyinde türdeşlikler görülürken, bu durum ortaçağla birlikte değişmeye ve daha büyük bölgeler düzeyinde türdeşlikler ortaya çıkmaya başlamıştır. Örneğin Anadolu’da İskenderun’dan Rize’ye doğru çizilen bir çizgiye kadar tek bir Hıristiyanlık biçiminin baskın olduğu görülürken, bunun dışında kalan Doğu Anadolu ve Mezopotamya-Levant bölgelerinde daha farklı Hıristiyanlık biçimlerinin hâkim konuma geçmeye başlamıştır. Hıristiyanlık dininin farklı yörelerde farklı biçimlerde örgütlenmesinden ve bu örgütlenmelerin uzun süre var olmalarından dolayı coğrafyalar bazında dini farklılaşmalar ortaya çıkmıştır. Bu farklılaşmaları bir öncekine göre daha üst ve/veya daha farklı düzeyde medeniyet örgütlenmeleri olarak da düşünebiliriz. Dini türdeşleşmeler daha büyük grupların oluşturulmasını mümkün kılmaya başlamıştır.

Bu noktada türdeşlik kavramını veya burada kullanılan şeklini biraz açmanın yararlı olacağı gözüküyor. Kastedilen bu coğrafyanın tüm unsurlarında rastlanan bir türdeşlik değildir. Aslında çeşitli unsurlar açısından bir türdeşlik değil ama bir çoktürlülük söz konusudur. Fakat bu çoktürlülük coğrafyanın kendi içinden bakıldığında vardır. Dışarıdan bakıldığında, bu coğrafyaya tek bir isim verilmesini gerektirecek bir türdeşlik mevcuttur. Üstelik içinden bakıldığında da çoktürlülük tanımlamasını haklı çıkartacak örnekler, bu dönemde önemli kabul edilen unsurlar değildir. Örneğin farklı dillerin varlığının bu coğrafyanın bu dönemdeki insanlarının önemsediği bir olgu olmadığı gözüküyor. Anadolu denen coğrafyada zamanla Yunancanın hâkim dil konumuna gelmesi ve diğer dillerin nüfuz alanlarının da küçülmeye başlaması önemli görülmemiştir. Dil, konuşanı belli bir kategoriye sokma, o kişiye belli bir niteliği yakıştırma açısından kullanılmışsa da, hiçbir zaman tek başına önemli addedilen bir kimlik durumuna ulaşmamıştır. Yani Yunanca konuşuyor olmak Yunanlı olarak tanımlanmayı getirmemiştir. Diller, daha çok, insanları birbirinden ayırmada kullanılan bir özellik olarak kullanılmış gözükmektedir. Yani Anadolu’da hâkim dilin Yunancaya dönüşmüş olması daha çok günümüz tarihçileri ve bugünün etnik topluluklarının geçmişlerini yorumlamalarında önemli bir gelişme olarak kabul edilirken, bu dönemin insanlarının da benzer bir yaklaşım içinde olduğunu söylemek zordur. Aynı durum Osmanlılar için de söz konusudur. Hâkim dilin zaman içinde Türkçeye dönüşmesi hem doğal olarak gerçekleşen hem de bu dönemin insanlarının çok önemsemediği bir değişikliktir. Dilin önemsenmeye başlaması daha çok modern çağda ortaya çıkan bir süreçtir ve ancak bu tarihten itibaren bu coğrafyada konuşulan dille bir insanın ait olduğu etnik kimlik arasında ilişki kurulmaya başlanır. Eğer ortaçağda dil herhangi bir şekilde belli bir öneme sahip olmuşsa, bu daha ziyade bir dinle kurmuş olduğu ilişki veya sahip olduğu bağlantıdan ötürü olmuştur. Örneğin Anadolu Hıristiyanlığı Yunancayı desteklemiş, Hıristiyanlığın Ermeni biçimi Ermeniceyi, Müslümanlıksa Arapçayı desteklemiştir.

Türdeşlik daha ziyade dini boyuttadır. Antikçağın genelde çoktanrıcı dünyasıyla karşılaştırıldığında bu dönemde hem tektanrıcı bir dünyaya geçiş, hem de tek bir dinin ve bu dinin de tek bir yorumunun çevresinde bir doğru inanç yoğunlaşması söz konusudur. Ancak bu anlamda bir türdeşleşme eğiliminden bahsetmek mümkündür. Diğer yandan burada dikkat edilmesi gereken en önemli ayrıntı, türdeşliğin bir ideoloji olarak da ilk kez bu dönemde ortaya çıkıyor olmasıdır. Hıristiyanlık, antikçağ dinlerinin veya dini yaklaşımlarının aksine, diğer inançları kabul etmeyen, bunlara hoşgörülü yaklaşmayan ve sürekli kendisine adam toplamaya çalışan bir akımdır. Hıristiyanlık sadece tektanrıcılık fikriyle gelmemiştir. Bu fikir zaten mevcuttur. Aynı zamanda insanları Hıristiyan yapma fikriyle de gelmiştir. Bu açıdan bakınca antikçağın inançlarından çok farklıdır. Antikçağ inançlarının genelde sahip olduğu önemli bir özellik, bir arada yaşama fikrini içselleştirmiş ve bunu pratiğe döküyor olmalarıdır. Antikçağ inançları birbirlerini bir doğru inanca çekme hevesinde değildirler. Yani misyonerlik denen bir pratik yoktur. Tektanrıcı olmasına rağmen, Yahudiliğin de böyle bir çabası olmamıştır. Hıristiyanlık bu konuda daha farklı bir yol izlemiştir. Hem yayılmak istemiştir (ve bu diğerlerini Hıristiyan yapmakla mümkündür) hem de herkesin tek bir inanç etrafından birleşmesini arzulamıştır. Arzulanan, dini anlamda bir türdeşliktir. Bu tür bir türdeşlik anlayışı ilk kez bu dönemde ortaya çıkmıştır. Bu, herkesin aynı yurttaşlığı (Roma yurttaşı olmayı) paylaşmasından farklı bir durumdur. Roma yurttaşlığı bir üst kimliktir ve insanların birbirlerine benzemesini getirmemektedir. Oysa herkesin Hıristiyan olması ve bunun da belli bir biçiminin benimsemesi ve pratiğe geçirilmesi talebi, insanların inanç yönünden birbirlerine benzemelerini de getirmiştir.
Bu tür türdeşlik Anadolu’da ortaçağa geçiş sırasında çıkmıştır ve aynı anlayış Osmanlı’da da sürmüştür. İkisi arasında bir fark tabii ki olmuştur. Bizans ancak tek bir dini ve bunun da belli bir biçimini kabul ederken ve diğerlerini dışlarken, Osmanlı bu noktada daha hoşgörülü olmuştur. Kitap dinleri olarak adlandırdığı Hıristiyanlıkla Yahudiliğe de var olma hakkı tanımıştır. Bu şartlı bir var olma hakkı olmasına rağmen yine de bir var olma hakkıdır. Osmanlı kendi topraklarında sadece tek bir dinin olması gerektiğine, bu anlamda bir türdeşliliğe inanmamıştır. Fakat bu sadece Kitap dinleri için geçerli olmuştur. Diğer dinleri kapsamamıştır. Fakat İslam’ın kendi içine baktığımızda Bizans’takine benzer bir anlayışın hâkim olduğunu, Osmanlı’nın İslam’ın sadece belli bir biçimini doğru inanç olarak kabul ettiğini ve kabul ettirmeye çalıştığını görüyoruz. Yine bu konuda bile Bizans kadar sıkı olmadığı iddia edilebilir.

Ortaçağda belirmiş türdeşlik ideolojisine baktığımızda iki önemli noktadan bahsedebiliriz. Bir yandan türdeşliğin bir yaşam şekli olarak özendirilmesi vardır. Farklılığa hoşgörü gösterilmemektedir. Eğer farklılık olacaksa, bu ancak egemen dinin öngördüğü sınırlar içinde olmak zorundadır. Bir yandan da, türdeşlik sadece dini boyutta aranmaktadır. Fakat bu, dünyevi veya laik olarak adlandırılabilecek dini olmayan bir boyuta izin veren bir dini boyut değildir. Bu dönemde, dini boyutun dışında var olan bir kimlik boyutundan veya pratiğinden bahsetmek oldukça zordur. Önem verilen ve baskın olan kimlik biçimi dini kimliktir. Etnik kimlikler de vardır ama bir kimlikten çok insanları tanımlamaya çalışan fiziksel özellik gibidirler. Kimlikler dünyasında önemleri yoktur. Yani bir kimliğe sahip olmak, kişinin inancının belirlenmesi anlamına gelmektedir, etnisitesinin değil. Yunanlı, Ermeni veya Türk olmak tabii ki mümkündür ki aynı zamanda bir Bursalı veya İzmirli de olunmaktadır. Fakat bunlar bu dönemde görülen türdeşleşme sürecinin nesneleri değildir. Bunların hiçbirinde tek tiplilik çabası yoktur. Bu tür bir çaba sadece dini alanda görülmektedir. Bu yüzden bir Ermeni olmak daha çok bir fiziksel özelliğe sahip olmak anlamına gelirken, bir dine ait olmak bir kimlik sahibi olmak anlamına gelmektedir. Yani Müslüman olmak Türk olmaktan daha önemlidir. Fakat burada bir ayrıntıya dikkat etmemiz gerekmektedir. O dönemin bugün artık etnik bir grubu çağrıştıran kimlikleri (Ermeni, Rum, Yahudi gibi) etnik kimliklere çok daha sonra dönüşmüştür. Bu terimlerin aynı zamanda dilleri tanımladıkları da unutulmamalıdır. Bu dönemde Ermeni terimi hem belli bir inancı tanımlayan ve buna dayanan bir dini kimliğe karşılık gelmekte, hem de belli bir dile sahip insanları tanımlamakta kullanılmaktadır. Türk terimi bile Osmanlı döneminde Müslüman anlamına gelmektedir.

Bu arada daha çok inanç konusunu tartışırken üzerinde ayrıntılı bir şekilde konuşacağımız bir görüngüden de bahsetmemiz gerekmektedir. Bu da bir topluluğa ait olmanın özendirilmesidir. Bu topluluk, inanca dayanan bir topluluk, bir cemaattir. Önemli olan sadece doğru inanca ait olmak değil, bu doğru inancı paylaşan topluluğu da dahil olmaktır. Hıristiyanlık böyle bir özendirmenin var olduğu bir dindir. Bu tür bir özendirmenin sadece bir dinde gözükmesi gerekmemektedir. Örneğin, askeri grup veya topluluklarda da aynı türden özendirme var olabilir. Benzer şekilde aşiretlerde de bu tür bir özendirmeye rastlanmaktadır. Burada belirtilmeye çalışılan şey bir kimliğin kalıcı olabilmesi için bir şekilde temsil ettiği gruba ait olmayı da özendirmesi gerektiğidir. Kısaca özetlemek gerekirse, ortaçağa geçerken ortaya çıkan en önemli değişiklik, türdeşlik ideolojisinin, anlayışının ve pratiğinin belirmiş olması ve bunun yansımasının ilk kez inançlar düzeyinde görülmesidir.

18 yorum:

  1. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  2. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  3. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  4. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  5. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  6. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  7. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  8. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  9. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  10. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  11. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  12. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  13. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  14. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  15. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  16. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  17. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  18. Türk terimi bile Osmanlı döneminde Müslüman anlamına gelmektedir.

    Türk terimi Selçuklular ve Osmanlılar zamanında nasıl, ne sıklıkla ve hangi anlamlarda kullanılıyordu? Hem Selçuklular ve Osmanlılar hem de batı Avrupa'dan Çin'e kadar çeşitli dil gruplarından ve inançlardan halklar ve yönetimler bu dönemlerde Türk deyince ne anlıyordu? Kronolojik olarak açıklayabilir misiniz?

    Bu arada, Türk terimi ne zaman ve kimler tarafından kolektif olarak Türki dil konuşan halkları belirtmek için kullanılmaya başladı? İslam Orta Doğusu'nda mı, ondan önceki Bizans ve Sasani Orta Doğu'sunda mı? Yoksa Çin'de (elbette Çince versiyonuyla) mi?

    Türk terimi Göktürkler'den Selçuklular'a nasıl ulaştı?

    Türkmen teriminin anlamı nedir, nasıl ve ne zaman ortaya çıktı? Hangi dönemlerde, hangi halklar veya topluluklar için ve ne sıklıkla kullanıldı? Türk'le Türkmen arasındaki ayrım nedir?

    Türk ve/veya Türkmen terimlerini tarihte kimler sahiplendi, kimler önce sahiplendi sonra reddetti ve/veya hor gördü, kimler hiç bir zaman sahiplenmedi (en azından milliyetçilik akımına kadar)?

    Yörük, göçer (kimi yörelerde koçer veya koçar) terimlerini başlangıçlarından günümüze açıklar mısınız? Türkmen ve Türk terimleriyle ortaklıkları ve farkları nelerdir?

    Manav, Tahtacı, Kasap, Gagauz (Müslüman olanları), Patriot, Toti gibi topluluk adları nereden çıktı? Türklük ve Türkmenlik'le bağlantıları nedir?

    Türk terimi ne zaman belli bir coğrafya(lar)da İslam'la özdeşleştirilmeye başladı?

    Türki dil konuşmayan halklar için de kullanıldı mı?

    Ne zaman ve nasıl bugünkü etnik (eksklüzif) ve ulus-devletsel (enklüzif) anlamlarına kavuştu?

    Çeşitli Türki halklar Türk terimini geçmişten bu yana nasıl kullandılar?

    Milliyetçilik akımından önce Türk teriminin (kimi yerlerde de Tatar teriminin) genellikle Türki dil konuşan halkları Türki dil konuşmayan halklardan ayırt etmek için ve daha çok Türki dil konuşmayan halklar tarafından kullanılan etnik tanımlamadan ziyade pratik amaçlı bir terim olduğunu iddia etsem, yerinde bir iddiada bulunmuş olur muyum? Yoksa durum bundan daha mı karışık?

    Türk-Türki (Turkish-Turkic) ayrımı ne zaman ve nerede başladı?

    Kısacası, Türk, Türkmen ve Türki terimleri tarihteki ilk kullanımlarından bu yana nasıl bir seyir izlediler?

    Bu arada, özelde Alevilik ve Bektaşilik'in ve genelde Türk veya Anadolu İslamı dediğimiz mefhumun ayırt edici özellikleri ve kökenleri hakkında Türklük ve yerlilik bağlamında bir makale yazarsanız sevinirim. Türk Aleviler'in yerli halklarla en az karışmış ve Orta Asya Türki geleneklerini en iyi muhafaza etmiş Türkler'den oldukları söyleniyor, katılır mısınız?

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...