19 Mart 2017 Pazar

Giritli Müslümanların Geçmişi



Girit göçmenlerinin (hem mübadil hem muhacir) üzerinde Anadolu’ya ayak bastıkları andan itibaren bir baskı söz konusu olmuştur. Geldikleri birçok yerde “gavur” veya “yarı-gavur” olarak adlandırılmışlardır. Bunun sebebi muhtemelen neredeyse hepsinin anadilinin Yunancanın Girit lehçesi olmasıydı. Bu yüzden, Kurtuluş Savaşı veya o günkü adıyla İstiklal Harbi esasen Yunanlılara karşı verilmiş olduğundan, büyük ihtimalle Yunanlılarla ilişkilendirilmişlerdi. Yarı-gavurluğa terfi etmeleri herhalde Müslüman olmalarının anlaşılmış olmasındandı. Bu tavra bazı başka Yunanistan göçmenleri de maruz kalmıştır. 

Bu tavrın Girit göçmenlerinin geçmişlerine ve de tarihlerine yaklaşımları üzerinde olumsuz etkileri olmuştur. Gavur veya yarı-gavur olarak görülmemek için kendilerinin en az onları bu şekilde adlandırılanlar kadar Türk olduklarını göstermeye çalışmışlardır. Bu sebeple geçmişlerini büyük ölçüde çarpıtmışlardır. Bu söyleme göre, Giritli göçmenlerin ataları aslında daha önce Anadolu’da yaşayan Türklerdi ve Girit’in fethedilmesiyle buraya yerleştirilmişlerdi. 

Bu anlatı çeşitli sorunlar içermektedir. İlk anda görülenler şunlardır: Girit göçmenlerinin büyük kısmı neredeyse hiç Türkçe konuşmamaktaydı. Yani eğer hemen fetihten sonra buraya yerleştirilmiş idiyseler, iki yüz yıl içinde dillerini tamamen unutmuşlardı. Aslında iki yüzyıldan da önce unutmuşlardı. Çünkü adaya on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında, yani 1850’lerden önce gelmiş gezginlerin hepsi hem Müslümanların hem de Hıristiyanların Yunanca konuştuklarını belirtmektedir. Bir dil bu kadar hızlı ve bu kadar tamamen nasıl unutulabilir? Anadolu’dan buraya yerleştirilen Türklerin sayısı herhalde birkaç yüz değildi. Zaten kayıtlardan adadaki Müslüman Hıristiyan nüfusunun bir dönem neredeyse eşit olduğunu biliyoruz. Bu kadar kalabalık bir Türk nüfusu neredeyse 100-150 yıl içinde dilini nasıl unutur? Sonuçta şunu biliyoruz: (1) Çok daha önce Balkanlara yerleştirilmiş Türk toplulukları mübadeleyle geri gelirken, neredeyse 400-500 yıl sonra hala dillerini konuşuyorlardı. (2) Giritli göçmenlerin kendileri, Türkçe konuşulan bir ortamda olmalarına rağmen konuştukları Yunancayı hemen unutmadılar. Bu dil en az üç nesil varlığını sürdürdü. Oysa Girit’teki çok daha kalabalık Türk topluluğu, Türkçe konuşulan Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türkçelerini tamamen unutmuşlar. Normal bir durum değil. 

Benzer bir görüş şarkılar ve türküler için de ileri sürülebilir. Girit’ten ayrılmalarının üzerinden 100-120 yıl geçmiş olmasına rağmen, Giritli göçmenler Yunanca şarkılarını hala hatırlamaktadırlar ve Yunanca şarkılardan hala hoşlanmaktadırlar. Bu elbette yanlış bir şey değil. Ama Anadolu’dan gelmiş olmalarına ve adada topu topu iki yüzyıldan biraz fazla bir süre kalmış olmalarına rağmen, adaya gelmeden önceki geçmişlerine dair hiçbir Türkçe şarkı veya türkü veya başka bir kültürel faaliyet hatırlamamaktadırlar. Bu da normal değil. 

Bu arada adada iki yüzyıldan biraz fazla bir süre kalmış olmalarına rağmen adaya duydukları sevgi ve tutkuları, daha önce gelmiş oldukları topraklarına gösterdikleri yaklaşımdan çok daha farklıdır ve çok daha fazladır. Bu sadece atalarının izlerini süremediklerinden midir? Nereden geldiklerini bilmediklerinden midir? Ama bu kadar büyük toplulukların bir yerden bir yere aktarılmaları genelde bilinir. Böyle bir göç ancak bir fermanla, devletin buyurmasıyla olabilir. Bu ferman ya da buyruk nerede? Örneğin, Kıbrıs’ın fethi sonrası böyle bir fermanla Orta Anadolu’dan birçok Türk topluluğu Kıbrıs’a yerleştirilmiştir. Kıbrıs’ta Türkçe dili hiçbir zaman kaybolmamıştır. Kıbrıslı Türkler her zaman Türkçe konuşmuştur. 

Bunlar ilk bakışta akla gelen sorular daha da önemlisi, Osmanlı’nın Girit’e Türk toplulukları yerleştirmemiş olmasıdır. Girit’e Türkçe bilen yöneticiler, yeniçeriler ve dervişler yerleşmiştir ama bunların dışında başkaları getirilmemiştir. Tabii bu arada Osmanlı yönetici sınıfının ve yeniçerilerin büyük kısmının devşirme olduklarını da eklemek gerekiyor. Eğer Osmanlı Girit’e Türkmen grupları gibi Türkçe konuşan topluluklar yerleştirmediyse, o zaman Giritli Müslümanların kökenine dair tek bir seçenek kalmaktadır: O da adanın Ortodoks nüfusunun din değiştirerek Müslüman olmuş olmasıdır. Bu seçenek Giritli Müslümanların büyük kısmının neden Türkçe değil de Yunancanın Girit lehçesini konuştuklarını da açıklamaktadır. Bu elbette kötü bir durum olarak anlaşılmamalıdır. Eğer Türkçe konuşan birinin kökeni doğrudan Orta Asya’dan gelmiyorsa (ki son çalışmalara göre Anadolu’ya Orta Asya’dan gelmeyenlerin sayısı hiç de az değildir), o halde o kişi büyük ihtimalle bir zamanlar Hıristiyan olmuş ve sonradan Müslümanlığa geçmiş birinin soyundandır. Sonuçta Araplar da dahil herkes sonradan Müslüman olmadı mı? Daha sonra devam etmek üzere…
 

14 Nisan 2015 Salı

İşlevlerini yitirmiş değerlerde ısrar: Değer tapınımcılığı, değerlerimiz saplantısı



Şöyle bir haber çıktı gazetelerde birkaç hafta önce: “Öğrencilerin değer karmaşası yaşamamaları” için Pendik ilçesindeki okullarda kep ve cüppe giyilmesi yasaklandı.

Değer karmaşası… Arada kaynadı gitti bu haber ama biraz düşünecek olursak, asıl sorunumuz burada. Bu saplantımızda. Osmanlı’nın son döneminden beri geçmemiş hastalığımız   

Batı’dan teknolojisini, kurduğu veya geliştirdiği çeşitli sistemleri, örneğin eğitim sistemini, örneğin milliyetçilik, halk egemenliği gibi ideolojilerini, fikirlerini almakta bir sakınca görmüyoruz ama iş değerlere geldiğinde orada dur diyoruz. Osmanlı’nın son döneminden beri böyle bir mücadele veriyoruz. Nafile de olsa veriyoruz. Peki tam olarak ne bu kaybetmek istemediğimiz değerlerimiz?

Her sistem kendi değerlerini üretir. Ürettiği teknolojiye karşılık gelir bu değerler. Teknoloji, bir kültürün ürettiği materyal ve hizmetleri, ulaşmak istediği hedefleri ortaya çıkarmak için kullandığı ve geliştirdiği teknik, yöntem ve sistemlerin tamamıdır. Yani sadece örneğin bir telefon değil, bu telefonu kullanmak için üretilen iletişim sistemi de teknolojiye girer. Bu açıdan bakıldığında değerlerin çoğu da, yöntem ve davranış kalıpları, yani kültürel sistemler de teknoloji dediğimiz fenomenin parçasıdır, bir teknoloji türüdür. Bu yüzden nafile bir uğraştır sözde bir teknoloji-değerler karşıtlığı, ayrımı icat etmek.

Aslında burada yapılan, belli teknolojileri seçerken belli teknolojileri de seçmemektir. Oysa bunlar birbirlerini tamamladıklarından, birini almak sonuçta diğerini de dayatacaktır. Telefonu alırken bu tür iletişimi mümkün kılan fiziksel sistem dışarıda tutulamaz ve bu sistem alınırken bununla beraber gelecek davranış kalıpları ve dolayısıyla yeni “değerler” engellenemez. Gerçi elbette engellenir ama bu ancak yasakların getirilmesiyle olur. Yani örneğin twitter denen sosyal iletişim sistemi alınırken bunun ortaya çıkaracağı insan tipine izin verilmemesi düşünülemez. Bu, yeni teknolojinin doğal sonucu olarak ortaya çıkacaktır ve ancak yasaklarla engellenebilecektir. 

 İki farklı sistem, iki farklı kültür birbirleriyle karşılaştıklarında, ki bu, dünya tarihinde sık sık olmuştur, değerler arasında da bir rekabet başlar. Kişi zaman içinde daha avantajlı, onu diğerleri karşısında hem maddi hem de manevi açıdan daha başarılı kılan değerlere yönelir. Osmanlı dünyası da, Müslüman’ıyla, Hıristiyan’ıyla, bu durumla karşılaşmıştır. Kendisini sadece Avrupa’nın, Batı’nın teknolojisinin bir kısmını, bilgisayar diliyle konuşacaksak, donanımı almakla sınırlamak istemiş, yazılımı reddetmiştir. Ama bir kez seçilen teknoloji etkilerini Osmanlı dünyasında hissettirmeye başladığında, insanlar bu yabancı dünyanın değerlerini, yani seçilen teknolojinin dışındaki teknolojileri, yani yazılımları, davranış kalıplarını da benimsemeye başlamıştır.

Başarı derken meseleyi sadece maddiyatla ilişkilendirmemeliyiz. İnsanlar için prestij, toplum içindeki konumları da çok önemlidir. Yeni teknolojiler insanların toplumsal konumlarını da etkiler, bunlar üzerinde olumlu veya olumsuz değişikliklerde bulunur. Modern çağ Osmanlı dünyasında da böyle bir sürece yol açmış, toplumsal ilişkileri, yani sınıf ilişkilerini, toplumsal rol ve konumları değiştirmeye başlamıştı. Osmanlı dünyasının değerleri süratle cazibesini yitirmeye başlamıştı. Müslümanlar kadar Hıristiyan ve Yahudi topluluklar da aynı sürecin içindeydi ama Osmanlı dünyasının milletler, yani dini gruplar arasında eşitsizliğe dayanan yapısı bu gruplar arasında farklı tercihlere yol açacaktı. Müslümanlardan daha aşağı konumda olan Hıristiyan ve Yahudi topluluklar bu süreci muhtemelen kendi konumlarını yükseltecek bir fırsat olarak görmüştü. Müslümanlar için tercih edilmeyen etkiler başlatmış olan bu süreç Hıristiyanlar ve kısmen de Yahudiler için çok daha olumlu sonuçlar doğurmaktaydı. Tabii bu tercihlerinin yirminci yüzyılın hemen başında, toplumda baskın konumda olan Müslüman kesimin sert tepkisiyle karşılaştığını da burada belirtmek gerekiyor. Bedeli bu topluluklar için ağır oldu. Müslüman kesim arasında da bu süreci daha olumlu bulmuş ve dolayısıyla da modern yaşamın getirdiği yeni teknolojiler doğrultusunda değişmeye başlamış olanlar da yok değildi.

Osmanlı dünyasına nasıl bakarsak bakalım, bu sistemi ne kadar güzelleştirmeye çalışırsak çalışalım, Osmanlı dünyası sonuçta ayrımcı bir dünyaydı; toplumsal ilişkilerinin en tepesinde Müslümanlar vardı. Osmanlı’nın “makbul” bireyi Müslüman bireydi, Müslümanlık tercih edilen, baskın ve başat değerdi. Toplumda en prestijli konum, varlıklı Müslüman olmaktı ve bu yeni süreçte tehdit altında olan tam da buydu. Modern yaşam bir yandan varlık ilişkilerini değiştirmekteydi, yani “ayaklar baş olmaktaydı.” Diğer yandan Müslüman olmak eski prestijini yitirmekteydi. Ama meseleyi sadece İslam’ın konumu olarak ele alırsak, tablonun tamamını görmemiş oluruz. Osmanlı dünyası aynı zamanda binlerce yıldır varlığını sürdürmekte olan erkek egemen, ataerkil veya pederşahi, bireyi arka plana atan, hatta ezen, topluluğu, cemaati, tek bir egemenin bir baba misali en tepede durduğu model şeklinde öne çıkaran, insanları makbul ve makbul olmayanlar anlamında ayıran bir dünyaydı; davranış kalıpları ve değerleri böyle bir dünyanın uzantısıydı. Yeni süreç bu dünyayı tehdit etmekteydi. Bu toprakların dinleri, bu davranış kalıp ve değerleri üzerinde yükselmiş, bunlarla kaynaşmıştı; bunları yansıtmaktaydı. Dolayısıyla dinlerin de altında var olan, toplumun temel nitelliklerini şekillendiren bir genel çerçeveden bahsediyoruz. Özellikle Müslüman kesimin ve bir ölçüde, en azından ilk başta, Hıristiyan ve Yahudi kesimlerin bırakmak, terk etmek istemedikleri bu çerçeveydi.

Kemalist devrim bu anlamda önemli bir dönüm noktasıdır. Osmanlı’nın içine düştüğü bu sorunu Batı’nın değerlerinin kısmi anlamda benimsenmesi şeklinde çözmeye çalışmıştır. Batı’nın yaşam tarzıyla ilgili teknolojilerinin bir kısmını benimseyerek Osmanlı’yı, mirası Türkiye şeklinde sürdürmeyi denemiştir. Ama Kemalist proje de kendisini daha yüzeysel değerlerle, “işine gelen” değerlerle sınırlamıştır ve en önemlisi de yukarıda bahsedilen erkek egemen, pederşahi, bireyi arka planda bırakan tek adamcı, makbul-makbul olmayan yurttaş ilkesini benimsemiş topluluk çerçevesine, yani bu toprakların kurucu felsefesine büyük ölçüde dokunmamayı, bunu sadece başka bir biçime dönüştürmeyi seçmiştir. Kıyafet, şapka, yeni alfabe, ölçü sistemi ve benzeri değişiklikler olmuşsa da temel çerçeve olduğu gibi bırakılmıştır. Yine sınırlı teknoloji transferiyle gün kurtarılmaya çalışılmıştır. Bugünse kendimizi Kemalist projenin bu kısmi değişikliklerini bile reddeden, eski formüle geri dönmeye çalışan yeni bir projeyle karşı karşıyayız.  

Kendisi değer üreten sistemlerin, kültürlerin genellikle değer karmaşası yaşama korkuları olmaz. Bu sorun, toplum tarafından tercih edilir değerler üretemeyen sistemlerin derdidir. Türkiye’deki durum tam da budur. Ağırlıklı olarak muhafazakâr kesim tarafından sürdürülmeye çalışılan bu kültürel yapı, bu yaşam teknolojileri, her ne kadar bir zamanlar tercih edilen değerler üretmiş ve bunlar yüzlerce yıl varlıklarını sürdürmüşlerse de, günümüz dünyasında bu işlevlerini büyük ölçüde yitirmişlerdir. Tam burada muhafazakâr kesim terimini biraz açmak gerekiyor. Bugün Türkiye’de var olan mücadele daha ziyade farklı muhafazakârlık projeleri, Osmanlı’dan beri gelen ana çerçeveyi farklı şekillerde korumaya, muhafaza etmeye çalışan projeler, Kemalist ve İslamcı projeler arasındadır. Her ikisi de aslında muhafazakâr projelerdir. İki projenin de değer karmaşası kavgası, saplantısı vardır ve her ikisi de artık işlevini yitirmiş bir yapıyı sürmeye çalışmaktadır. Türkiye’deki siyasi mücadele ağırlıklı olarak bu iki muhafazakâr grup arasında olduğundan, kendi içlerinden bakıldığında bir taraf daha az muhafazakâr, daha “çağdaş” olarak adlandırılıyor. Oysa eğer dinin altındaki, ona da şekil vermiş ana yapıya, çerçeveye inersek, henüz ortada pek de öyle muhafazakârlık karşıtı, çağdaş nitelendirilebilecek bir tartışma olmadığı görülecektir.

Hâlâ ısrarla sürdürülmeye çalışılan bu zamanı geçmiş yaşam teknolojilerimizde sorun olduğunu görmediğimiz sürece, değer karmaşası tartışması, kimlik bunalımız varlığını sürdürecek gibi gözüküyor. Kimlik ve değerler ilk bakışta önemli bir şey gibi gözükse de, eğer bunlar çok fazla ortaya çıkıyor, çok fazla tartışılıyorsa, aslında o değerler ve kimlikler çoktan işlevlerini yitirmiştir. Kendilerinden sürekli bahsediliyor, sürekli hatırlatılmaları gerekiyorsa, çoktan ölmüşlerdir, kendilerini üretme yeteneklerini yitirmişlerdir. Değerler, toplumsal yaşam içinde kendilerinden ortaya çıkarak insanları yönlendirir, hatırlatılmaları gerekmez ama eğer insanlar kendilerini yönlendirecek değerleri ayakta durmaya çalışıyorlarsa, sürekli hatırlatmak zorunda kalıyorlarsa, o zaman bir şeyler ters gidiyor demektir. O değerler ömürlerini tamamlamıştır. Aksi takdirde o değerler zaten hiçbir desteğe ihtiyaç duymadan varlıklarını sürdürüyor olmalıdırlar. Bu durumda iki seçenek vardır. Ya toplumda ortaya çıkan yeni değerlere yaşam alanı tanınacak, süreç kendi akışına bırakacak, suyun akacağı kendi yatağını yaratmasına izin verilecek ya da her şeye rağmen, çeşitli baskılarla eski değerler yaşatılmaya çalışacaktır.


19 Mart 2015 Perşembe

18 Mart’ı, Çanakkale’yi Anlamak veya Yüzyıl Sonra Hâlâ Anlayamamak





Bir toplumda geçmişin nasıl sunulduğu, anlatıldığı, nasıl tarihleştirildiğiyle o toplumda ne tür bir dilin hâkim olacağı arasında yakın bir ilişki vardır. Verilenin içeriği kadar, verilme tarzı da son derece önemlidir. Tarihin önemli işlevlerinden biri bir toplumun nasıl bir dil kullanacağını,  nasıl bir dille konuşacağını belirlemektir. Bu dil barışçıl olabileceği kadar savaşı çağıran, yüceleştiren, hatta kutsallaştıran bir dil de olabilir.  

Anmalar, kutlamalar, ne tür bir dilin seçildiğine, tarihin nasıl bir tarzda verildiğine dair en önemli göstergelerden biridir. Çanakkale Savaşı anma ve/veya kutlamaları bu anlamda çok önemli bir örnektir.  Bu savaş,  Osmanlı’nın son yıllarında yapılmış çok büyük bir hatanın, Birinci Dünya Savaşı’nın ya da o günkü dille Büyük Savaş’a, Cihan Harbi’ne dâhil olmanın getirdiği insan kıyımının, bu gayet yüksek bedelin hatırlandığı, zihinlere kazınmaya çalışıldığı bir anma yerine, sadece sorgusuz sualsiz fedakârlığın, ölüme koşmanın yüceleştirildiği bir zafer kutlaması şekline dönüştürülmüştür.   

18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi gerçekleştiği sırada elbette tartışmasız bir zaferdi. Tüm zorluklara rağmen düşman donanması durdurulmuş, Çanakkale’den geçerek Osmanlı’nın başkenti İstanbul’a ulaşması önlenmişti. Bu açıdan bakıldığında ve kendimizi savaş dönemiyle sınırlı tuttuğumuzda, Çanakkale Deniz Savaşı kesin bir zaferdir. Ama diğer yandan, Çanakkale Zaferini daha geniş bir bağlama yerleştirdiğimizde, Cihan Harbi, yani Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçları açısından baktığımızda, aslında bir zafer değildir. O savaştan sağ olarak dönmüş bir askerin 1918 yılında gurur duyacağı bir zafer değildir. Çünkü 1918 yılında Dünya Harbinin bitmesiyle birlikte Çanakkale’de durdurulmuş düşman, yine Çanakkale’den geçerek Osmanlı’nın başkenti İstanbul’un önüne demirlemiş ve İstanbul’u işgal etmişti. Henüz ufukta milli mücadele de olmadığı için görünürde kazandık denebilecek bir şey yoktu. Ve eğer Kurtuluş Savaşı sırasında Yunan ordusu Sakarya’da durdurulmasaydı, yani Yunan ordusu savaşı kazansaydı, İstanbul muhtemelen tamamen kaybedilecekti. Yani 1918 yılında Çanakkale  geçilemez ifadesinin hiçbir anlamı yoktu. Çünkü geçilmişti ve durum hiç de iyi gözükmüyordu.

Bugün Çanakkale Savaşı çok farklı bir bağlama oturtulmuş, çok farklı bir tarihin parçası olmuştur. Çanakkale’nin sonunda geçilmiş olduğu kimsenin hatırında değildir. Çanakkale emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşı’nın bir başlangıcı olarak kabul edilmektedir artık.

Çanakkale Savaşı elbette bir kahramanlık destanıdır. Kendisinden çok daha güçlü bir düşmanla karşı karşıya kalmış bir ordu, insanlardan oluşan bir ordu büyük bir fedakârlık örneği göstererek düşman donanmasını durdurmuş ve ardından düşman kara savaşını tercih ettiğinde burada da büyük bir bedel karşılığında düşmanı bir kez daha durdurmuştur.

İnsanlardan oluşan bir ordu yazdım. Çünkü çoğu kez bu ayrıntıyı unutuyoruz, bir türlü telaffuz edemiyoruz. Burada kendilerini feda etmiş olanların, hayatlarına bir süre veya tamamen ara vermek zorunda kalmış, zorunda bırakılmış insanlar olduğunu unutuyoruz. Orduyla başlayıp şehitle bitiriyoruz, bir türlü insan diyemiyoruz, böyle bir dille konuşamıyoruz. İnsan olduklarını ancak Çanakkale’de savaşa verilen aralarda iki tarafın askerlerinin büyük bir psikolojik açmaz içinde birbirleriyle kurmaya giriştikleri insani ilişkilerde hatırlıyoruz ama burada da hiç de uygun olmayan bir romantikleştirmeye gidiyor, bu savaşı dünyanın son centilmen savaşı gibi deyimlerle ifadelendiriyoruz.

Çanakkale’nin en kanlı muharebelerinden Kanlı Sırt veya Anzak kuvvetlerinin adlandırdığı şekliyle Lone Pine muharebesinde üç gün boyunca 300 metrelik hatta 150 metre için Osmanlı tarafı 7000 Anzak tarafı 2000 kayıp vermişti. Üç günlük muharebeden sonra siperleri ele geçiren bir Anzak yüzbaşısı durumu şu sözlerle ifade edecekti: “Siperlerde o kadar çok ölü vardı ki, gösterebildiğimiz tek saygı başlarına basmamaya çalışarak yürümek olabilmişti.” Çarpışmalar göğüs göğseydi. Yine bir Anzak tanıklığına göre, siperin bir köşesinde sekiz Türk, altı Avustralya ölü bulunmuştu. Hiçbiri sağ çıkmamıştı. On dört genç insan vahşice bir şekilde son adama kadar kıyasıya dövüşmüştü. Centilmen savaş buydu.

Neden hayatlarının bir evresinde, erken bir evresinde bu genç insanlar bu derece vahşileşmeye zorlanmıştı? Verilen aralarda birbirlerine verdikleri sigaralar, kahveler aslında bir haykırıştan başka bir şey olamazdı. Belki bir saat sonra birbirlerini boğazlayacak bu insanlar anlaşılan bu şekilde bu vahşet içinde insan olduklarını hatırlamaya çalışmıştı. Çok kısa bir süre için başka bir yerde olmak, bu cehennemden uzaklaşmak istemişlerdi muhtemelen. Ama maalesef yüz yıl sonra dahi bunu hâlâ göremiyoruz. Vatan toprağı için şehit olmuşlardı. Evet. Ama vatan toprağını neden savunmak zorunda kalmışlardı? Ne için? Meselenin bu kısmını sürekli atlayarak sadece kahramanlık kısmında yoğunlaşıyoruz. Evet, zamanı geldiğinde, gereken kahramanlık, çoğu için son nefeslerini vermek anlamına gelmiş olan kahramanlık gösterilmişti. Bundan hiç kimse kuşku duyamaz. Ama bu kahramanlığı göstermeleri şart mıydı? Osmanlı’nın bu savaşta olması gerekiyor muydu? İşte bu son derece önemli soruyu sormuyoruz; sormaktan kaçıyoruz.

Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’ndaki rolünü, “dış güçlerin”, yani emperyalistlerin saldırısı karşısında masum ve mağdur bir şekilde kendini savunması şeklinde ifade edersek ve Kurtuluş Savaşı’nı da bu haksızlığa karşı direnişin ikinci perdesi olarak görürsek, elbette bu kahramanlığın, bu büyük özverinin gerekli olduğu düşünülecektir, düşünülmelidir. Ama tarihsel gerçekler bu noktada çok daha farklı bir tabloya işaret etmektedir.

Bu tabloda resmi tarihin bile tarihle ilgili genel toplumsal unutkanlığımıza veya tarihi sorgulamama ısrarımıza rağmen saklayamadığı ama yine de görmezden geldiğimiz önemli bir ayrıntı söz konusudur: Hiç kimse Osmanlı’ya saldırmamıştır. Saldırgan olan Osmanlı’dır. Savaşa isteyerek girmiştir. Söz konusu olan bir savunma savaşı, vatanın saldırgan emperyalistlere karşı savunulması değildir. Ancak saldırılan düşmanlar fazla dişli çıkınca vatanı her türlü fedakârlığı yaparak koruma zorunluluğu belirmiş ve bu amaçla binlerce genç düşman mermilerinin önüne sürülmüştür.

Bu kadar insan hayatını, kısmen milliyetçilik de içeren saldırgan bir macera yüzünden kaybetmiştir. Kaybetmek zorunda değillerdi. Osmanlı son ana kadar tarafsızlığını koruyabilirdi. Ama bunun tam tersini yapmış, daha baştan itibaren bu büyük ve korkunç savaşın parçası olmak istemiştir. Çünkü kaybedilmiş topraklarını geri almak, eski topraklarına tekrar yayılmak ve hatta bunlara, kendi siyasi amaçları doğrultusunda yenilerini bile katmak istiyordu. Bu bir saldırgan güç profilidir. Yirminci yüzyıl bağlamında buna emperyalist de diyebiliriz. Ta kendisidir. Mağdur Osmanlı, Türk resmi tarihinin en büyük çarpıtmalarından biridir. Birinci Dünya Savaşı o günün dünyasını yeniden paylaşmak isteyen saldırganlar arasında bir savaştan başka bir şey değildir ve Osmanlı da bu paylaşımda kendisine pay çıkartmayı uman saldırganlardan birisi olmayı seçmiştir, istemiştir.

Günümüzün Çanakkale kutlama ve anmaları bu gerçeği çarpıtmaktadır. Hâlâ coşkuyla kutlanan bir zafer yaratarak, birincisi, bu gerçekle yüzleşme önlenmekte, ikincisi bu zaferin ardındaki zihniyet haklı gösterilmektedirler. Tarih kitapları Osmanlı’nın bu savaşa kendi rızasıyla girdiğini saklamamaktadır. Buna rağmen bir nihai fedakârlık destanı kurgusuna inanılmaktadır. Savaş, şiddet, gencecik insanların hayatlarının baharında bu şekilde ölüme gönderilmiş olması eleştirilmemektedir. Eğer bir anma yapılacaksa, bu anma, bundan yüz yıl önce ne kadar büyük bir hatanın işlenmiş olduğundan yola çıkarak yüz binlerce insanın hayatlarının bu şekilde ziyan edilmesinin yanlışlığının ve bunun bir daha tekrarlanmaması gerektiğinin anlaşılmasına yol açacak bir anmaya, bir yas tutmaya dönüştürülmelidir. Bu tür “zaferler” aslında insan kıyımı, insan ziyankârlığıdır.

Osmanlı kendi saldırgan politikası doğrultusunda diğerlerine saldırmıştır ve diğer saldırganlar da kendi saldırgan politikaları doğrultusunda karşı saldırıya geçmiştir. Osmanlı İttihatçı kadroları insanların hayatlarıyla bir kumar oynamış ve kaybetmiştir. Osmanlı ordusunun bu savaştan pek başarılı çıkamayacağı anlaşılınca da, o günün diliyle mağdur-Osmanlı-emperyalist-düşmanlara-karşı söylemi harekete geçirilmiştir. Bu söylem bugün hâlâ sürdürülmektedir. Emperyalistlerin Osmanlı topraklarını paylaşmak gibi bir arzuları olduğu ve bu yüzden Osmanlı’nın savaşa girmek zorunda kaldığı gibi saçma bir söylem geliştirilmiştir. Elbette böyle bir arzu vardı ama geçmişe dürüstçe yaklaşan her araştırmacının farkına varacağı gibi Birinci Dünya Harbi bittiğinde savaşan tarafların hiçbirinin savaşacak hali kalmamıştı. Tarafsızlığını korumuş bir Osmanlı’ya hiçbirinin saldıracak hali olmayacaktı. Sonuçta çok daha güçsüz ve yorgun Milli Mücadele’ye bile karşı duramadıklarını biliyoruz. Tüm o şehitler aslında yaşayabilirdi. Ne pahasına olursa olsun barış demeli, savaşa dahil olunmamalıydı.

Söz konusu olan, emperyalistliğe özenmiş bir devletin savaş alanında iflasıydı. Çanakkale Savaşı, savaşların ve özellikle de bu tür maceraların ve saldırgan politikaların lanetlendiği, şehitliğin değil, insan yaşamının, yaşamanın değerinin öne çıkartıldığı bir anmaya dönüştürülmelidir. Her şeyden önce farklı bir tarih dili geliştirilmeli, kullanılan kavramlar ve söylemler eleştiri süzgecinden geçirilmelidir. Ancak bu şekilde Çanakkale Savaşı, o tarifsiz insan kıyımı, kaybı ve ziyanı, tarihte hak ettiği yeri alacaktır. Daha da önemlisi bir ulusun kendisini bulmasında, travmasıyla yüz yüze gelmesinde oynaması gereken rolü oynamaya başlayacaktır.

14 Mart 2015 Cumartesi

Kayaköy’den Kayıköy’e: Anadolu’nun Rumları ve Tarihçiliğimiz



Şöyle bir haber çıktı geçen hafta gazetelerde: Kayaköy Kayıköy olacakmış. Şu Fethiye’deki terk edilmiş Rum köyü Kayaköy. Köyde iki tane kilise kalıntısı var. Bariz şekilde Rum köyü. Neden birileri buranın adını Kayı yapmak ister?

Ama habere konu olan araştırmaya bakınca işin rengi biraz değişiyor. Değiştirilmek istenen, Levissi adındaki Rum köyünün adı değil, ovadaki Türkmen köyünün adı. Anlaşılan yöredeki bazı kişiler, araştırmalara göre yüzlerce yıl Kayı olarak bilinmiş bu köyün adının Kayaköy olarak bilinmesinden şikayetçi. Bu ismin tarihi gerçekleri yansıtmadığını söyleyerek geçmişlerine sahip çıkmak istiyorlar. Bir de tabii yörenin sadece bu Rum köyüyle anılmasından rahatsızlar. Muhtemelen işin özü de aslında burada.

Kayıköy adını savunan araştırmacıların elbette haklı bir yanı var. Son beş yüzyıldır bu yörede bir Türkmen varlığı var ve bu tarihi mirasın da sahiplenmesi istiyorlar. Yöre sadece Rum köyüyle tanınmamalı. Araştırmacılar burada iki noktaya dikkat çekiyorlar. Birincisi Levissi olarak bilinen Rum köyünün sakinlerinin daha çok ticaretle uğraştıkları, ovadaki toprakları işlemediklerini belirtiyorlar. Ovadaki topraklar burada yaşayan Türkmenler tarafından işlenmiş. Çünkü başka bir köy daha var. Ayrıca bugün sadece kalıntıları kalmış bu köyün bu haline on dokuzuncu yüzyılda dışarıdan aldığı Rum göçüyle ulaştığını, o zamana kadar önemsiz bir köy olarak kaldığını söylüyorlar. Yani bugün kalıntıları görülen köy bu haline bu yörede yaşayan Rumlar sayesinde ulaşmamış.  

Konuya sadece son beş yüz yıllık bir zaman aralığı açısından bakıldığında bu söylenenlere itiraz etmek elbette mümkün değil. Ama bu aralığı biraz genişleterek geçmişe daha farklı bir mercekten baktığımızda ortaya daha başka bir tarih çıkıyor.

Türkmenlerin bu yöreye sonradan ve üstelik bir istila sonucunda geldiğini biliyoruz. Eğer bu istila sonucunda ovaya yerleşen Türkmenler olmasaydı, muhtemelen burayı Rumlar kullanıyor olacaktı ve köyün büyümesi on dokuzuncu yüzyıla kadar beklemeyecekti.  Dolayısıyla Rum köyüne bir parça haksızlık edilmiş oluyor. On dokuzuncu yüzyılda dışarıdan Rum göçü var ama daha önce de buradaki Rum varlığının özgürce gelişmesini engelleyen bir durum var.

Burada geçmişi Likya dönemine, yani en azından üç bin yıl geriye giden bir yerleşimin olduğu biliniyor. Antikçağda adı Lebessos/us olan bu yerleşim Bizans İmparatoru Heraklius zamanında 640 yılında kaleme alınmış Notitia Episcopatuum’da bir piskoposluk olarak gözüküyor. 10. yüzyılın başlarında yazılmış VI. Leo’ya atfedilen bir belgedeyse Myra metropolitliğine bağlı görülüyor. Levissi’nin bulunduğu tepenin hemen ardında Gemiler Adası mevkiindeyse Bizans döneminde epey gelişkin bir Rum liman şehri olduğu biliniyor. Arap akınlarının başlamasıyla buradaki halkın zaman içinde Levissi’ye geçtiği veya Levissi’yi kurduğu düşünülüyor. Akın sözcüğü Anadolu Müslüman tarihinde her zaman pozitif bir çağrışım yapmıştır; iyi bir şey olarak algılanmıştır. Ama Anadolu Hıristiyan tarihi açısından bakınca akın yıkım getiren bir istila hareketidir.

Bu tarihsel gelişimin ayrıntıları muhtemelen daha fazla araştırma gerektiriyor. Ama şu bir gerçek: Müslüman Arap ve daha sonra da Oğuz/Türkmen akınları ve aslında istilası başlamadan önce burada parlak bir Rum varlığı var. Bu istila olmasaydı bu varlık bugün muhtemelen daha farklı bir konumda olacaktı. Yani burada beş yüzyıldır var olmuş bir Türkmen köyü ve dolayısıyla geçmişi var derken, bu ayrıntıyı atlamak geçmişe tam anlamıyla sahip çıkmak olmuyor. Daha sonra Osmanlı döneminde Elviz olarak adlandırılmış Levissi’nin bugün biraz daha öne planda olmasının bir nedeni de acaba bu köyün bu istilanın ve sonunda yok edilmiş bir kültürün parçası olması olabilir mi? Ayrıca Anadolu’da bu ve benzeri Rum yerleşimlerinin bir de tam mübadeleden önce yaşadıkları kısa sürmüş ama acılarla dolu, zorla gönderilmeye çalışıldıkları ve bu yüzden de çeşitli baskı ve yıldırma hareketlerine maruz kaldıkları bir evre var. “Gerçek tarih” ortaya çıkartılırken bu ayrıntıların da unutulmaması gerekiyor. Yok unutuluyorsa, ister istemez neden unutuluyor sorusu akla geliyor.   

Cumhuriyet dönemi tarihçiliğinin bu ayrıntıları atlamak gibi bir sorunu olduğu görülüyor. Çok az sayıdaki istisnalar dışında, bu tarihçilik, resmi veya gayri resmi, Anadolu’daki Rum varlığını bu açıdan konuşmamakta ısrar ediyor. Hatta daha da ileri giderek bu var oluşu önemsizleştirmeye çalışıyor. Topraklarını istila edip kültürel varlıklarına ciddi bir darbe vurduktan sonra dönüp de aslında zaten çok ciddi bir varlıklarının olmadığını söylemek tarihi çarpıtmak olmuyor mu?

Elbette bu geçmişi yazmak o kadar da kolay değil. Çünkü bir kez Rum varlığı kabul edildiğinde, bu varlığa ne olduğunun da açıklanması gerekecek. Açıklandığı takdirde de bir istila ve önemli ölçüde yıkım süreciyle yüzleşmek gerekecek. Ne resmi tarihçilik ne de yerel tarihler bu sorunu nasıl çözeceklerini henüz bulamadılar veya bulmak istemiyorlar. Dolayısıyla da ya bu geçmişten bahsetmeyerek önemsizleştirilme yoluna gidiyor ya da açık açık yer isimlerinin değiştirilmesi, bu döneme ait kalıntılara gerekli ilginin gösterilmemesi yoluyla bu geçmişi yok etmeye çalışıyorlar.

Daha da ileri gidilebiliyor. Bugün Anadolu’da yaşayanlara Anadoluluk atfediliyor ve bir zamanlar bu topraklarda yaşamış ve hâlâ son derece az sayıda yaşayan Rumlar da bir zamanlar Anadolu’yu “istila etmiş” Yunanlıların kalıntıları olarak görülüyor. Ama bu Anadolular bir yandan da Orta Asya’dan geldiklerini kabul ediyorlar. Bu arada başka bir garip durum da Yunanca konuşmuş İyonyalıların da Anadolulu kabul edilmeleri. Ortaya haliyle şöyle garip bir durum çıkıyor. İyonyalılar ve onlardan yaklaşık 1800 yıl sonra gelmiş Oğuzlar Anadolulu oluyor. Arada var olmuş Rumlar ve dolayısıyla Bizans bu tablonun dışında tutuluyor.

Bir bölgenin tarihinde istilalar kaçınılmaz. Dünyada sayısız örnekleri var. Her zaman sonradan gelenler oluyor. Anadolu da sayısız istilalar yaşamış. Hint-Avrupa dillerinin Anadolu dışında doğduklarını kabul edersek, ki araştırmalar en azından şimdilik bu seçeneği destekliyor gibi, bugün “öz Anadolulu” kabul edilen Hititler, Luviler, Karyallılar, Likyalılar vd de istilacı. İyonyalılar tarihi kaynaklara göre zaten dışarıdan gelmiş. Hint-Avrupa dili konuşan Ermeniler ve Kürtleri de dışarıda tutarsak ve Oğuzların/Türklerin zaten dışarıdan geldiğini biliyoruz, geride kim kalıyor? Ama birilerinin burada olduğunu biliyoruz. Genetik çalışmalara göre uzun süredir burada yaşayan bir topluluk mevcut. Diğer yandan istilalar sonucu gelenler de var. Bu tarih nasıl yazılacak? Şu anki haliyle komik ve ayrımcı, istediğini Anadolulu kabul eden, istediğini istilacı yapan bir tarihle karşı karşıyayız. Son istilacı kendi gündemine, kendi siyasi çıkarlarına göre Anadolu’nun geçmişini yeniden yazmaya çalışıyor. Aksini yazmak elbette daha zor. Yüzleşmeler olması gerekecek, biz tanımının değiştirilmesi gerekecek, çok kültürlü bir içerik üzerinde uğraşılacak. Zor ama uzun vadede böyle bir tarih sadece daha tutarlı olmakla kalmayacak, gereksiz bu benim geçmişim bu onun geçmişi tartışmalarını geride bırakarak daha sağlıklı, kendiyle daha barışık bir topluma yol açacaktır. Maalesef Kayaköy-Kayıköy tartışmasının hâlâ epey uzak olduğu görülüyor bu idealden.   
Timuçin Binder

2 Mart 2015 Pazartesi

OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE SÜLEYMAN ŞAH SÖYLEMİ


Geçtiğimiz hafta bir Süleyman Şah fırtınası esti? Kafalar karıştı. Osman Gazi’nin babası mı, yoksa dedesi mi ya da Kutalmış oğlu Süleyman mı olduğu hemen anlaşılamadı. Okul dönemi tarih bilgileri zorlandı. İktidar ecdadımız, muhalefet vatan toprağını kaybettiniz dedi. Ama Süleyman Şah söyleminin kendisiyle, bu söylemin, büyük çoğunluğumuz ne kadar da Süleyman Şah’ın kim olduğunu bilmiyorsa da, tarihsel kimliğimizin çok önemli ve bence artık olumsuz bir parçası olduğu tartışılmadı.

Süleyman Şah’la ilgili ciddiye alınacak tartışmaların büyük kısmı daha ziyade bu türbedeki zatın hangi Süleyman Şah olduğu üzerinde yoğunlaştı. Ya Osman Gazi’nin dedesi ya da Selçuklu ailesinden Kutalmış oğlu Süleyman idi. Bu tartışmalar sırasında bir söylem olarak Süleyman Şah konusuna bildiğim kadarıyla girilmedi.

Tarih neredeyse her zaman bugün için bir geçmiş yaratma faaliyetidir. Osmanlı tarihlerini  okurken o dönemin bugününü göz önüne alırsak, aslında bu tarihlerde de kendi bugünlerine dair geçmiş kurgulama, uygun bir geçmiş yaratma faaliyetinin söz konusu olduğunu görmek pek zor değildir. Amaç Osmanlı’nın Anadolu’daki faaliyeti ve dolayısıyla da çeşitli konulara dair hak talepleri için uygun bir kılıf hazırlamaktır, uygun bir meşruiyet söylemi yaratmaktır.

Süleyman Şah’tan bahseden ve ilk Osmanlı tarihlerinden biri olan Aşık Paşazade tarihine de bu açıdan yaklaşmakta yarar var. Burada Süleyman Şah’tan Osman Gazi’nin dedesi olarak bahsedildiği doğrudur. Ama nasıl bahsedilmektedir? Asıl üzerinde durulması gereken nokta budur.

Aşık Paşazade tarihinde Süleyman Şah’la ilk olarak Osmanoğulları soyunun adları bölümünde karşılaşmaktayız. Burada Nuh Peygamber’den başlayıp Osman Gazi’ye gelen bir şecere sunulmaktadır. Osman Gazi’nin soyu şöyledir: Nuh Peygamber, Yafes, Maçi, Çin, Turmuş, Yantemür, Korluga, Karahul, Süleyman Şah, Karalu Oğlan, Amudı, Karaca, Kurtılmış, Çarboga, Sevinç, Togar, Baybus, Kızıl Boğa, Kamarı, Bansup, Karahan, Tozak, Aykutluk, Karahan, Oğuz, Gök Alp, Basuk, Toktimur, Sugar, bakıyı, Sunkur, Kaynıtur, Togar, Aykolug, Bayıntur, Kızıl Boğa, Kaya Alp, Süleyman Şah Gazi, Ertuğrul ve Osman Gazi’dir.

Bu girişten sonra Aşık Paşazade Türklerin Süleyman Şah önderliğinde nasıl Erzurum ve Erzincan üzerinden Anadolu’ya geldiklerini, fetihler yaptıklarını, ardından çeşitli zorluklarla karşılaştıklarını, özellikle de davarlarında kayıplar yaşadıklarını, bunun üzerine geri dönmeye karar verdiklerini, ama Türkistan yerine Halep’e gittiklerini ve burada bir kaza sonucunda Süleyman Şah boğulduktan sonra göçer halkın dağıldığını, Süleyman Şah’ın oğullarından Ertuğrul’un Pasin Ovası’na geçtiğini, uzun süre orada kaldığını ve bir süre sonra Sultan Alaeddin tekrar Rum ülkesine yönelince, onun da Batı’ya göç ettiğini anlatır.

Ardından Osman Gazi’nin öyküsüne geçer ve burada Süleyman Şah şöyle belirir: “Tursun Fakıh bunun üzerine “Han’ım! Bu iş için Sultan’dan icazet ve izin gerektir.” deyince, Osman Gazi, “Bu şehri ben bizzat kendi kılıcımla aldım, sultanın bunda bir faydası olmadı, ondan niçin izin alayım? Ona sultanlık veren Allah bana da gazayla hanlık verdi. (…) Sonra o, “ben Selçuk soyundanım” derse, ben de Gök Alp oğluyum derim. Yok eğer ben bu ülkeye onlardan önce geldim derse, benim dedem Süleyman Şah da ondan önce gelmiştir.” dedi. Halk Osman Gazi’den bu haberi işitince kabul ettiler.” Ondan sonra adına hutbe okutur. Sene 1299’dur. Osmanlı’nın kuruluşu.

Görüldüğü gibi, burada açık bir iktidar mücadelesi söz konusudur. Osman Gazi artık Anadolu’daki gücünü epey yitirmiş Selçukluya karşı kendi bölgesinde iktidarı ele geçirmeye çalışmaktadır. Ama bunu belli bir meşruiyet zeminine oturtarak yapması gerekmektedir ki, halk onu kabul etsin. Bir yandan değerli bir soydan geldiğini ve diğer yandan da Anadolu’ya Selçukludan önce geldiğini göstermek istemektedir. Birincisi için Gök Alp’i kullanmaktadır. İsim benzerliğine bakarsak, Gök Alp Oğuz Han’ın dördüncü oğlu Gök Han’dır. Bu onu Üçoklar’a yerleştirmektedir. Bu aşamada Kayı boyundan olmanın henüz önemli olmadığı görülüyor. Çünkü bu durumda Oğuz Han’ın ilk oğlu Gün Han’ın soyundan geldiğini iddia etmesi gerekirdi. Selçuklu Oğuz Han’ın altıncı oğlu Deniz Han’ın soyundan geldiğinden Gök Alp’in yeterli olduğu düşünülmüş olmalı.

İkinci noktanın, yani Anadolu’ya daha önce geldiklerinin kanıtı olarak da Süleyman Şah’ı öne sürmektedir. Süleyman Şah’ın burada anlatılan öyküsü bariz şekilde Kutalmış Oğlu Süleyman’ın Malazgirt’ten sonra Bizans’la girdiği ilişkinin ve ardından da mücadelenin öyküsüdür. Burada birçok unsur bir araya getirilmiştir ama bu sonuç olarak Türkmenlerin ilk önce Anadolu’nun her yanına yayıldıkları ve ardından Bizans’ın tekrar güçlenmesiyle Anadolu’nun ortasına sıkıştırıldıkları ve bir kısmının da hayvanları için daha uygun bölgeleri tercih ettiklerinin öyküsüdür. Bu Türkmenlerin ve de Selçuklunun Anadolu’ya gelişidir. Süleyman Şah’ın Malazgirt’le beraber geldiğini hatırlarsak, tarih 1071’dir ve Osman Gazi’nin dedesi olması mümkün değildir. Olsa olsa büyük veya büyük büyük dedesi olabilir. Başka bir Süleyman Şah olması da mümkün değildir, eğer erken gelme iddiasında bulunulacaksa.

Osman Gazi’nin faaliyet gösterdiği alanın ondan neredeyse iki yüz yıl önce Kutalmış’ın oğlu Süleyman Şah’ın faaliyet gösterdiği ve Anadolu Selçuklularının ilk kurulduğu yer olduğunu dikkate alırsak, Süleyman Şah’ın namı Osman Gazi’nin zamanında yerel Türkmen çevrelerde, özellikle kuzey Anadolu’da, tarihsel bir öykü olarak çeşitli değiştirilmiş şekillerde muhtemelen varlığını sürdürmekteydi. Dedesinin siyasi amaçlar için bu Süleyman Şah’la kaynaştırılmış veya hatta ona böyle bir dede icat edilmiş olması hiç de uzak bir ihtimal değil.

Bu söylemin Osman Gazi için bir anlamı ve yararı vardı. Nuh, Oğuz, Gök Alp ve Süleyman Şah’ı içeren şeceresi biri Orta Asya Türk diğeri İslami olmak üzere iki meşrulaştırma geleneğini tek bir söylem şeklinde bir araya getirmektedir. Bir bakıma Türk-İslam sentezinin başlangıcıdır diyebiliriz. Osman Gazi’ye özgü değildir. Bu dönemde İslam dünyasında bir kalıp olarak belirdiğini görüyoruz. İslam’la yeni tanışmış Türkler için böyle bir kalıp gerekli görülmüş olmalı. Osman Gazi bunu kendi soyundan bazı isimleri de kapsayacak şekilde genişletmiş olmalı. Süleyman Şah’ın önemiyse, Anadolu’yu sahiplenmede Selçukluyu söylemsel olarak bertaraf etmede rol oynamasıdır. Elbette Selçuklu da soyunu Süleyman Şah’a götürebilirdi ama Osman Gazi’nin ortaya çıktığı dönemde Selçuklu ile Türkmenler kültürel olarak farklı yönlere savrulmuştu. Süleyman Şah’ın sahiplenilmesine Türkmenlerin asıllarına dönme girişimi olarak da bakılabilir.

Toparlayacak olursak, burada bir gelenek icadı söz konusudur. Süleyman Şah geleneği Osmanlı’nın kendisini meşrulaştırmak için ürettiği ilk söylemdir diyebiliriz. Türbede hangi Süleyman’ın yattığına gelince, Osman Gazi bile bunu önemsememiş olabilir. Önemli olan, burada yaratılan söylemdir ve bunun ne anlama geldiğidir. Bugün bu söylem dipdiri şekilde ayaktadır. Muhalefetin tepkisi de aslında pek bu söylemin içeriğine değildir. Bu bir sahiplenme söylemidir ve bu sahiplenmeyi belli bir grup adına yapan bir söylemdir. Bugünkü iktidarın hedeflerine son derece uygundur. Ülkenin demokratikleşmesi arzusu açısından bakıldığındaysa da ayrımcılığıyla sorunlu bir söylemdir. Dolayısıyla, uygun tepki vatan toprağı kaybedildi değil, bu vatan toprağının zaten kaybedilmesi ve bununla birlikte bu söylemin bırakılması gerektiğini ileri sürmek olmalıydı.
Timuçin Binder
 

23 Temmuz 2014 Çarşamba

Anadolu’nun Hint-Avrupa Geçmişiyle Ne yapıyoruz, Ne Yapmalıyız?



Yeni bir toplum yaratılırken veya ortaya çıkarken en önemli konulardan biri de tarihtir, o toplumun kendisine bir geçmiş yaratmasıdır. Var olan bir geçmişin ortaya çıkarılmasından bahsetmiyorum. Ortaya çıkarılması gereken bir geçmiş elbette vardır. Ama bu geçmiş her zaman bir bulamaç şeklindedir, neyin ne olduğu çoğu kez, hatta her zaman belirsizdir. Çeşitli kültürel, toplumsal ve siyasi katmanlar, olaylar karmakarışık bir haldedir. Tarihçiler bu bulamaçtan, tarih adını verdiğimiz anlamlı bir öykü, bir anlatı çıkartırlar ve bu öykü her zaman söz konusu toplumun o günkü öncelik ve beklentilerinden oluşur. Söz konusu bulamaç, bu öncelik ve beklentilere göre bir süzgeçten geçirilir, bir seçim sürecinden geçer. Dolayısıyla, geçmiş hiçbir zaman her şeyiyle birlikte çıkmaz karşımıza, bazı katmanlar dışarıda bırakılır, bazısı da değiştirilerek yeniden kullanıma sokulur.

Anadolu’nun geçmişi de bu süreçten fazlasıyla nasibini almıştır. Kendisine yeni bir geçmiş tasarlamaya, kurgulamaya çalışan yeni Türkiye Cumhuriyeti her yeni toplum gibi kendisine yeni bir tarih yaratmaya girişmiştir. İlk aşamada Osmanlı geçmişinden kopmak istemiş ve bu amaçla bir yandan üzerinde bulunulan toprakların geçmişine inerek o geçmişte var olmuş toplumlarla çeşitli kültürel bağlar kurmaya çalışmıştır. Bir yandan da, kendilerinin dışarıdan geldiklerini kabul eden bu toplumun bazı üyeleri, Anadolu’nun dışında var olan bir ana yerle tarihsel bağlantılar kurmaya çalışmıştır. Bu süreç sırasında ilginç tarihsel kurgular ortaya çıkarılmış, Hititler ve Sümerler ile Orta Asya Türk toplulukları arasında bağlar olduğu iddia edilmiştir.

Her ne kadar bu teorilerde ısrar edenler hâlâ varsa da, bunlar artık büyük ölçüde geçmişte kalmıştır. Ama Anadolu’nun geçmişi, bu geçmişin nasıl bir tarihe dönüştürülmesi gerektiği, bugün bu topraklarda yaşayan insanların Anadolu’nun geçmişine nasıl dahil edilebilecekleri meselesi hâlâ önümüzde önemli ve zor bir proje olarak durmaktadır.

Zorluğun ana kaynağı, insanlar, yani günümüzün popüler terminolojisiyle halklar arasında, milliyetçi değerler doğrultusunda katı sınırlar oluşturmamızdır. Biz ve onlar düşüncesinin kök salmış olmasıdır. Bu öyle bir düşüncedir ki, bizden onlara herhangi bir akışa, kaymaya, kaynaşmaya izin vermez; bu ikisi adeta sanki çok farklı dünyalara aitmişçesine birbirlerinin karşısında durur. Yaklaşım böyle olunca, ele alınan geçmiş de ortak bir geçmiş olmaktan çıkıp katmanların biz ve onlar arasında paylaştırıldığı bir geçmişe dönüşür. Bir kültürel katman bizim olurken, diğeri de onların kabul edilir ve böylece aradaki bağlar kopartılır, birbirine geçmişlikler göz ardı edilerek halkların, toplulukların aralarına kalın duvarlar örülür.

Örneğin, her ne kadar hem Bizans hem de Osmanlı Anadolu’nun geçmişine aitseler de, Anadolu’nun bugünkü sakinleri Osmanlı’yı kucaklarken Bizans’ı dışlarlar. Ya da aynı duruma Helenler/Yunanlılar ile mesela Karyalılar, Luviler veya Hititler arasında da rastlanır. Helenler, muhtemelen Yunanlı olmalarından dolayı, dışarıdan gelmiş görülürken, diğerleri bu toprakların “öz halkları” olarak kabul edilir. Oysa konuştukları diller açısından bakıldığında, bu toplulukların hepsi Hint-Avrupa dilleri konuşmaktadır ve dolayısıyla da kültürel açıdan akrabadırlar.

Karca, Luvice ve Hititçe Hint-Avrupa dil ailesinin Anadolu koluna ait dillerken, çeşitli diyalektleriyle Yunanca aynı dil ailesinin kendi adıyla anılan kolunu oluşturmaktadır. Benzer şekilde bugün hâlâ konuşulan çeşitli diyalektleriyle Kürtçe ve Ermenice de Hint-Avrupa dilleridir. Neredeyse MÖ 2000 tarihlerinden itibaren (daha erken de olabilir) Anadolu’da arka arkaya belirmiş bu diller, Anadolu’nun geçmişinde önemli bir Hint-Avrupa katmanına işaret etmektedir. Ama bu katman parçalara ayrılarak, bir kısmı dışarıda bırakılırken diğer kısmı Anadolulu kabul edilerek ele alınmamalıdır. Hitit ne kadar Anadolulu oluyorsa, Yunan veya Ermeni de Anadoluludur, eğer Anadolu’nun sınırlarını bugün yaptığımız şekilde belirlemeye devam edeceksek.

Sonuç olarak Anadolu’nun geçmişinde bugüne kadar gelen bir Hint-Avrupa katmanı mevcuttur. Bu katmanın epey güçlü olduğu uzun bir dönem var. Tabii burada çok dikkatli olmak gerekiyor. Her ne kadar bu Hint-Avrupalıların bu topraklara kültürel anlamda illaki bir katkıları olmuşsa da, onlardan önce burada yaşayan kültürlerin tamamen ortadan kalktığını da düşünmemeliyiz. Aksine, Hint-Avrupalılar bazı temel katkılar dışında büyük ölçüde asimile olmuş da olabilirler ama sadece dillerinin konuşulması bile önemli bir kültürel katkı olarak kabul edilmeli ki, din alanını da unutmamak gerekiyor. Bu tartışmayı son bir cümleyle sonlandıracak olursak, herhangi bir Anadolu tarihi kesinlikle bir Hint-Avrupa bölümü de içermek zorundadır ama bunu, bu grupları dışarıdan gelenler ve buralılar şeklinde, daha çok bugünün milliyetçi etnik zihniyetini yansıtan bir anlayışla yapmaktan kaçınmalıyız. 
Timuçin Binder

24 Şubat 2014 Pazartesi

Etnisitenin Kayganlığı



Ocak 2008'de Virgül dergisine yazdığım, etnisite kavramıyla ilgili bir kitap üzerine yazdığım bir tanıtım yazısı. Bloga daha önce koymuştum ama sanırım blog teknolojisinde bazı şeyler değişmiş ve okunması zorlaşmış. O yüzden tekrar koyuyorum ve ayrıca bu konu günümüzdeki önemini hala önemini korumaya devam ettiğinden bu yazıda geliştirdiğim bazı argümanlarım üzerine tekrar kafa yormak istiyorum. Yani etnisite yazılarının devamı gelecek.


Etnisitenin Kayganlığı 


The Archaeology of Ethnicity
Constructing Identities in the Past and Present
Siân Jones




Son yıllarda etnisite kavramının kullanımında gözle görülen bir artış var. Özellikle siyasi ve kültürel talepler bu kavrama başvurularak savunuluyor veya bunlara yine aynı kavram kullanılarak karşı çıkılıyor. Dolayısıyla bu kavramı ayrıntılı bir şekilde tartışan ve inceleyen çalışmalar önemli oluyor.

Siân Jones’un kitabı tam da etnisite kavramını daha iyi anlayabilmek, bu konuyla ilgili tartışmaları daha ayrıntılı bir şekilde özümsemek için yazılmış. Başlığına bakıldığında etnisitenin kökeniyle ilgili bir kitap; gerçekten de etnisite kavramının insan toplumlarında nasıl belirdiğini, belirebildiğini uzun uzun tartışıyor. Kitabın etnisiteyle ilgili kısmını ikiye bölmek mümkün: Etnisite kavramıyla ilgili yaklaşımların (ki yazar bunları iki temel başlık altında topluyor) sunulduğu bölüm ve ardından yazarın, ağırlıklı olarak Bourdieu’ya dayandırdığı kendi tanımını sunduğu bölüm. Ayrıca etnisitenin arkeoloji alanında nasıl anlaşılması ve yorumlanmasına da bir bölüm ayrılmış.  

Yazar on dokuzuncu yüzyılın başında (antropolojiyi oluşturacak alanda) belirmiş ırk yaklaşımıyla başlıyor. Bunu, insan gruplarını ezeli-ebedi, kapalı, homojen ve özsel bütünler şeklinde kategorileştirme çabalarının başlangıcı olarak görüyor. Siân Jones tartışmasını daha çok antropoloji/arkeoloji alanıyla sınırlıyor ama bu alan için ileri sürdüğü ırk, kültür ve etnisite evrimsel çizgisinin insanlığın diğer alanlarını da benzer şekilde etkilemiş olduğu söylenebilir. Bu üç kategori sadece antropoloji alanıyla sınırlı kalmamış, popüler günlük söylemlerin de parçası olmuştur. Irklar üzerinden gruplara ayırma artık büyük çapta gözden düşmüş olmasına rağmen, diğer ikisi hâlâ bizimle beraber. Her ne kadar her üç kavram da aynı ezeli-ebedi özsel grup yaklaşımının ürünüyse de, ırkçı yaklaşım doğrudan bedensel özelliklere işaret ettiğinden daha fazla tepki toplamış. Oysa ırk kelimesinin hem Türkçede hem de bazı Avrupa dillerindeki orijinal anlamı aynı soydan olmak; fiziksel özelliklerle ilişkilendirilmesi daha sonra. Bu açıdan bakıldığında, hem kültür hem de etnisite kavramları ırkın bu orijinal anlamına özellikle popüler alanda yakınlar. Irk temelli yaklaşım insanları fiziksel özelliklerine göre gruplandırmaya dayanırken, kültür ve ardından etnisite temelli gruplandırmalar, on dokuzuncu yüzyılın sonuna doğru belirmiş kültürel evrelere göre sınıflandırmaya dayanan sosyo-kültürel yaklaşımın farklı ifadeleri. Fiziksel özelliklerin yerini sosyo-kültürel özelliklerin alması ne kadar olumlu bir adım olarak gözükse de, ırk yaklaşımının bütüncülük, homojenlik, sınırlandırılmışlık, belli bir özün sürdürülmesi gibi varsayımları devam etmiştir. Ezeli-ebedi, özsel gruplandırmada eğilim, farklılıklardan çok benzerlikleri açığa çıkarma ve kullanma yönündedir. Yazar etnisiteyi on dokuzuncu yüzyılın başında belirmiş bu yaklaşımın son ürünü olarak tanımlıyor. Aynı soydan veya aynı gruptan gelmeyi ifade eden bir kavram olarak etnisitenin geçmişini antik çağa kadar götürmek mümkün. Ancak yazar bu konuya değinmiyor, kendisini antropoloji ve arkeoloji alanlarıyla sınırlıyor.

Siân Jones etnisite kavramına ayırdığı ilk bölümde bu kavramı başlıca iki yaklaşım çerçevesinde tartışıyor: Kökensel (primordial) etnisiteler ve araçsal (instrumental) etnisiteler. Yazara göre bu iki yaklaşımın temelinde etnisitenin nesnelci ve öznelci tanımlarını görmek mümkün: Etnik gruplar bireylerden bağımsız bir şekilde var olan ortak nesnel kültürel pratiklere ve/veya sosyo-kültürel ilişkilere mi dayanıyor? Yoksa etnik gruplar esasen bireylerin öznel algılama süreçleri ve toplumsal örgütlenmeleri tarafından mı belirleniyor? Bu noktada kanımca önemli bir soru beliriyor: Kültür ile etnisite arasındaki ilişki nasıl tanımlanmalı? Popüler söylemlerde bu ikisinin birbiriyle sorunsuz bir şekilde ilişkilendirildiğini görüyoruz. Oysa bu ikisini farklı süreçlerin sonucu olarak düşünmek gerekebilir.    

Kültür, tanımlanması epey zor bir görüngü: Hem ürünsel bir sonuç hem de bir süreç olarak tanımlamak mümkün. Bir yandan bir topluluğun ürettiği maddi ve manevi her şey olarak düşünülen kültür, aynı zamanda insanların yaşadıkları dünyayı anlamlandırabilmek için ürettikleri araçlar (simgeler, söylemler, değerler) olarak da tanımlanabiliyor. Buna ek olarak kültür insanın gelişimini tamamlayabilmesi ve var olabilmesi için ana karnından sonra faaliyete geçen biyolojik/psikolojik bir algılama/bilme/öğrenme süreci olarak da tanımlanabilir. Bir süreç olarak görüldüğünde, kültürün üç önemli unsuruyla karşılaşıyoruz: aynılaştırma, biriktirme ve aktarma. Biyolojik/psikolojik bir süreç olarak kültür, gruplar halinde yaşayan insanın var olabilmesi açısından hayati önemde. Bu sayede birbirine benzer (her açıdan yakın) bireylerden oluşan insan grupları ortaya çıkıyor. Fakat işin bir de gruplar arası yanı var: Grup oluşturabilmek ve bu şekilde var olabilmek için insanların ayırımcı olmaları da gerekiyor. Yani iki farklı süreçten bahsediyoruz: Grup oluşturabilmek için birbirine benzeme ve yine grup oluşturabilmek için diğerlerini ayırma. Her iki sürecin kültürel olduğunu kabul etsek bile (ki bu tartışmaya açıktır) temelde iki farklı süreç söz konusudur. Etnisite ayırımcı sürecin ürettiği bir görüngü olarak karşımıza çıkıyor. Bir süreç olarak kültür benzeme ve benzetmeye dairken, etnisiteninse kendini farklı görme ve kılmayla ilgili bir durum olduğu görülüyor. Her iki sürecin temelinde öznel bir grup topografyası olduğunu söyleyebiliriz. Bu topografya benzemeyi sağlarken, aynı zamanda diğer grup topografyalarını ayırmak, dışarıda tutmak için üretilen süreçlerin (bu tartışmada etnisitenin) de kaynağı oluyor. Her insan yetişme evresini belli bir grup topografyasının sınırları içinde geçirdiğinden ve bu evre onun üzerinde daha sonra karşılaşacağı evrelerden biyolojik/psikolojik anlamda çok daha güçlü ve etkili olduğundan, bu çerçevede bir kökensellikten, popüler söylemlerdeki şekliyle bir “öz kültür”den bahsetmek mümkün olabiliyor. “Öz kültür” ilk anda değişmezliği çağrıştırıyor ama daha çok en dayanaklı veya değişmesi en güç olan bağlamında düşünmek daha yerinde olabilir. Farklı grup topografyalarının uzun vadede en ilk topografyanın belirleyiciliğini azaltabildiği bilinen bir şey. Neticede birbirinin üzerine eklenen topografik grup katmanlarından ve bunların arasında en dayanıklı olarak tanımlanabilecek bir “kökensel” ilk grup katmanından bahsetmek çok daha uygun gözüküyor. Böylece etnisite çok daha farklı bir şeye dönüşüyor.  

Her ne kadar bir topografik grup yaklaşımından yola çıkmıyorsa da, yazarın, kitabının kendi benimsediği etnisite tanımına ayırdığı kısmında etnisiteye bu çerçevede yaklaştığını görüyoruz: Etnisite benzerliklerden çok esasen bir farklılık bilincinin kabul edilmesi, ortaya çıkarılması olarak sunuluyor. Yazar bu noktada, etnisite böyle tanımlandığı takdirde, aşağı yukarı her türlü farklılık bilincinin, farklılık ilanının, bir etnisite olarak tanımlanabileceğini ve bunun doğru olmadığını ekliyor. Aksi takdirde birçok toplumsal çıkar grubunu etnik farklılaşma bilinci bağlamında görmemiz gerekecektir. Oysa etnisite çok daha derin bir farklılık ilanına dayanıyor.  Bu noktada yukarıda bahsedilen ve yazarın çok daha ayrıntılı şekilde işlediği kökensel katman saptamasına geri dönmek gerekiyor. “Öz kültür” veya “kökensel topografik katman” kavramlarının çağrıştırabileceği ezeli-ebedi değişmez özler anlayışından uzak durarak bir kültürel doğumdan bahsettiğimizde veya günümüzde artık birçok araştırmacı tarafından kabul edildiği üzere, biyolojik doğumu doğum sonrasında önemli bir süreyi de kapsayacak şekilde düşündüğümüzde, etnisitelerin daha çok bu ilk kökensel döneme dair süreçlerin ortaya çıkardığı simge, söylem, değer ve pratiklerden yapılan öznel tercih ve seçimler sonucunda ortaya çıktıkları ileri sürülebilir. Yani etnik kimliklerin malzemesi insanların en ilk kökensel grup katmanından ve aslında bunu çağrıştıracak kurguların oluşturulmasından kaynaklanıyor. Bir seçme süreci söz konusu olduğundan, en ilk katman tamamen veya büyük oranda kurgusal olabilir, hatta kurgulanan şey, birçok özelliğiyle bu en ilk katmanı birebir yansıtmıyor da olabilir. Önemli olan, etnisitelerin kökensel bağ ihtiyacı veya arzusuna dayanan ayırımcılık bağlamında ortaya çıkmaları. Burada muhtemelen tamamen hayali bir şeyden bahsetmemek de gerekiyor. Her ne kadar bir kurgulamadan, yeniden yapmadan bahsetmek mümkünse de, üzerinde durulması gereken, bu süreç içinde ortaya çıkan duygulanmaların gerçekliği ve bunların gayet güçlü kökensel duygusal bağlantılar şeklinde belirmesi. Yazar etnisitelerin ortaya çıkmalarıyla ilgili bir ikinci önemli unsura daha dikkat çekiyor: Kültürel temas veya farklı grup topografyalarının teması. Sonuç, toplumsal bilginin temas sonucu beliren farklılığı nesnelleştirecek düşünsel ifadelendirmeye dönüşmesi oluyor. Bu noktada farklılığı olumlu bir alternatif olarak değerlendirecek üretimlerin çıkması da mümkün. Etnisite tek çözüm değil. Temas sırasında ortaya çıkacak farklılık bilincinin oluşumu çeşitli şekillerde tetiklenebilir. Ekonomik sıkıntılar da bunlardan biri olabilir. Meseleyi bir grubun kendi kökensel grup topografyasını savunmakla sınırlamamak da gerekiyor. Süreci başlatan tetikleme mekanizması çok farklı şeylerin savunulduğuna işaret edebilir. Hatta kökensel değerlerin, simgelerin ve pratiklerin savunulmasının altında çok farklı şeylerin savunuluyor olabileceği de unutulmamalıdır. Neticede yazar etnisitelerin ortaya çıkmasında her ne kadar bir kökensel katmanla ilişkilendirilme görüyorsa da, süreci sürükleyen mekanizmanın hem öznel oluşuna hem de bunun şimdinin sorunları, çatışmaları ve yüzleşmeleriyle ilişkilendirilmesi gerektiğine işaret ediyor.       

Bu tartışmayı etnisiteyi daha iyi kavramamızı sağlayacak üç ilginç tespitle bitirebiliriz: (1) etnisitelerin oluşum sırasında diğer gruplarla var olan diyalogların biçim ve içeriğinden etkilenmeleri; (2) etnisitelerin malzemelerinin zaman içinde değişebileceği; ve (3) etnik grupların izlerini geçmişe doğru takip etmenin güçlüğü. Birinci tespit şu ana kadarki argümanların doğal sonucu. Bir grubun etnisiteye dönüşümü bir başka grupla girdiği temas ile doğrudan bağlantılıysa, oluşan diyalogun türünün, yani biçim ve içeriğinin, her iki taraftaki etnisite oluşumlarını yakından etkilemesi gerekiyor; yani gruplar bir bakıma birbirlerinin etnik kimliklerini oluşturuyor. Kökensel katmanların kökensel düşmanlıklar veya rekabetler kapsayacak şekilde tasarlanabilmeleri de mümkün.  İkinci tespit, etnik kimliği ortaya çıkaran sürecin farklı dönemlerde farklı tür malzemeyi işleme sokabileceğidir. Etnisitelerin tarihlerine kısa bir bakış bile önem verilen özelliklerin nasıl değiştiklerini gösterebilir. Bazı durumlarda gerçek veya tasarımsal kökensel katman dini olarak adlandırılabilecek bir atmosfer içinde şekillenebilir. Bazı durumlardaysa çok daha dünyevi veya “laik” bir ortam söz konusu olabilir. Örneğin, Osmanlı sonrası ulus devletlerin neredeyse büyük kısmının etnik kimliklerinin geçmişteki dini kimliklerinden etkilendikleri veya dini etnik kimlikler içerdikleri ileri sürülebilir. Çok farklı malzemeler de kullanılabilir. Örneğin on dokuzuncu yüzyılın giyinik Avrupalısıyla “yarı-çıplak” veya “çıplak” Pasifikli veya Afrikalısının karşılaşmasının bir giyinme veya giyinmeme faktörünü var olan veya doğmakta olan etnik kimliklere soktuğu ileri sürülebilir. Üçüncü tespit ilk iki tespitten kaynaklanıyor. Kullanılan kökensel grup topografyaları ve farklı ile ilk temasın maddi ve manevi koşulları değiştikleri sürece, ortaya çıkan farklılık ilanlarının içerikleri de değişecektir. Benzer şekilde, aynı grup zaman içinde farklı gruplarla diyaloga girdiği sürece, değişik farklılık ilanları ortaya çıkacak ve bu ilanı yapan grubun kendisi de haliyle değişecektir. Örneğin bir grubun içerdiği bazı alt gruplar zaman içinde değişik farklılık ilanlarından ötürü grup dışında kalabilir. Farklı birleşmeler veya dağılmalar ortaya çıkabilir. Bu durumda bugün var olan grupların geçmişte hangi gruplara karşılık geldiklerinin tespiti olanaksızlaşacaktır. Çünkü tanımlar ve bunları ortaya çıkaran zihniyetler farklı olacaktır. Bugünün bireylerinin atalarının ne tür kökensel gruplar oluşturdukları sorusu elbette sorulabilir ama yapılacak araştırma soruyu sormakla yetinmek zorunda kalacaktır. Çünkü günümüz etnik gruplarına dâhil bireylerin atalarının muhtemelen çok farklı gruplarda yer aldıkları görülecektir. Ve bu farklı gruplar arasında söylemsel ilişkiler kurmak da, farklı zamanlara ait oldukları için mümkün olmayacaktır.

Toparlayacak olursak, her şeyden önce etnisite kavramını ortaya çıkaran sürecin ne olduğu üzerinde yoğunlaşmamız gerekiyor. Gruplar arası ilişkiler veya bir grubun içinde bulunan alt gruplar arasındaki ilişkiler türlü türlü farklılık ilanlarına veya bilinçlenmelerine yol açabilir. Bir birey ve bir kültür bir yığın farklılık ilanını aynı anda temsil edebilir ama bunların arasında kökensel olarak tanımlayabileceğimiz farklılık ilanları etkisi en güçlü olanlardır. Etnisite, şimdinin koşullarının tetiklediği süreçlerin sonucu olarak gerçek veya kurgusal kökensel farklılık ilanıdır. Farklı dönemler ve farklı koşullar değişik farklılık ilanlarını getirebilecekleri gibi, belli koşulların ürünü olarak gördüğümüz etnisitenin biçim ve içeriği de zaman içinde değişebilir. Son derece dünyevi bir etnisite zaman içinde bu yapısından uzaklaşabilir. Her ne kadar ezeli-ebedi homojen özsel bütünler fikri son iki yüzyıldır kendisini popüler dünyada ve hatta akademik çevrelerde kabul ettirdiyse de, bunu daha ziyade etnisite zihniyetini mümkün kılan bir meta-söylem olarak görmek daha uygun olacaktır. Etnik milliyetçilikten şikâyetçi olup bu ana formüle dokunmamak çelişkili bir durumdur. Kökensel farklılık ilanı sonuçta insana ait doğal bir davranıştır ama bunun bu formül doğrultusunda şekil almasının ne kadar doğal olduğu tartışmaya açıktır.

  

26 Kasım 2013 Salı

Tarih, Yüzleşme ve Kürdistan



Mağduriyet, tarih, siyaset. Yerliler ve sonradan gelenler. Ve tabii isimler. İsimler üzerine kopartılan fırtınalar. Yer isimleri. Telaffuz edildiğinde veya edilemediğinde her şeyi paramparça olacağına inanılan yer isimleri. Yıllar önce milliyetçi saiklerle değiştirilmiş ve şimdi iade edilen, edilmesi istenen isimler.

Ama çeşitli sorular geliyor akla bu arada. İsim iadesi tam olarak ne kadar geriye gitmeli. Örneğin, Kürdistan yeterli mi? Yoksa daha öncesine de gitmek gerekiyor mu? Gitmenin veya gitmemenin gerekçesi ne olabilir? Söz konusu bölge Kürdistan olmadan önceki döneme ait, sayıları son derece azalmış olsa da hâlâ varlığını sürdüren kültürleri içermeli mi? Yoksa çoğulcu demokrat olup sayıca baskın unsur oldukları için bu bölgenin Kürdistan olarak adlandırılması gerektiğini mi kabul etmeliyiz? Sayı her şey mi?

Ya yaşanan mağduriyetler? Bugünün mağduru dünün de mağduru mudur? Eğer değilse ve de dünün gaddarı olmuş olma ihtimali varsa, bugünkü mağduriyetine nasıl yaklaşmamız gerekiyor?

Elbette “ne halleri varsa görsünler” veya “yesinler birbirlerini” demek çözüm değil. Ama uzun yıllar birlikte kendilerinden ufakları, güçsüzleri dövmüş iki kankadan biri diğerini dövmeye başladığında, ortaya çıkan mağduriyetin biraz farklı bir mağduriyet olacağını da kabul etmek gerekmiyor mu?

Biraz sert mi oldu? Ama ciddi bir yüzleşme çabasına girmeden tarihi çarpıtmak da eş derecede sert oluyor.

Örneğin, yerel bir gazetede şöyle bir şey okudum (ki bu yaklaşımında tek olduğunu düşünmüyorum):

“… hah bak orası Mezopotamya. Sen bu tanımı tarih dersinden hatırlarsın bak kesin. İşte o Mezopotamya, hatırlarsan Türklerin Anadolu’ya göçünden bile önce Kürtlerin yerleşik hayat yaşadıkları, vaktiyle çok verimli olan, kendi kültürlerini miss gibi yaşattıkları Mezopotamya’dır.”

Ve ardından devam etmiş yazar:
“… devlet politikası işte, hani tarih dersinde göğsünü acayip kabartan bir Kanuni dönemi vardır ya, fetih üstüne fetih, elli kere haritayı yeniden çizdiren günler, işte o günler bitince, politikadan anlamayan devletimiz Kürtlerin o güzel topraklarının da, kültürlerinin de içine afiyetle sıçmıştır.” (http://www.arenabodrum.com/deniz-sezgun-yazdi-evet-abi-kurdistan-ya-ne-olacakti/)

Yazar, başbakanın, Kürtlerin yaşadığı bölgeye Kürdistan demesinin doğru olduğunu göstermeye çalışıyor. Her ne kadar başbakan Kuzey Irak’a Kürdistan demiş ve  Türkiye’nin güneydoğusunu bunun dışında tuttuğunu iki veya üç gün sonra onunla yapılan bir röportajda belirttiyse de, bir yerlere Kürdistan demiş olması, Türk-Kürt çatışması bağlamında tabii ki önemli bir olay, önemli bir adım. Tamam diyelim.

Bir yeri farklı bir şekilde adlandırmak, daha doğrusu, belli bir yere, belli bir bölgeye Kürdistan demek. Gürültü bundan kopuyor. Her ne kadar yukarıdaki satırların yazarı, “Bırak insanlar oraya ne derlerse desinler. Kürdistan, Kürdiye, Land of Kurds. Onlara kalsın artık.” diyorsa da, mesele bu kadar basit değil. Ama bildik ulusalcı söylemlerden ötürü değil, tamamen farklı bir açıdan, geçmişle yüzleşme taraftarlarının da unuttuğu farklı bir açıdan bakıldığında ortaya değişik bir tablo çıkıyor.

İlk önce, madem bu siyasi tartışmaya tarih katılıyor, yazarın ve onunla birlikte başka bir çok kişinin icat ettikleri tarihi bir parça düzeltmek gerekiyor. Kürtler, eğer tartışmamızı bu etnik grubun adıyla sınırlandıracaksak, düşünülenin aksine, bugün yaşadıkları bu topraklara pek öyle Türklerden çok önce gelmiş değiller. Eldeki kaynaklar aşağı yukarı aynı zamanda, yani yazarın bahsettiği şu “Türk göçü”yle birlikte  geldiklerini gösteriyor.

Bu elbette çok önemli olmayabilir. Ama geliş şekilleri Türklerinkinden pek farklı olmadığından, yani Kürtler de bu topraklarda o sırada yaşayan kültürlerin yerlerinden edilmeleri sürecine bilfiil katıldıklarından bu önemli bir ayrıntı oluyor. Eğer meseleyi yerlilik-yabancılık ve yerleşiklik-göçebelik karşıtlığı açısından ele alacaksak, bu bölgenin o sırada, yazara göre, “kendi kültürlerini miss gibi yaşatanları” Süryaniler ve Ermenilerdi. Yüzlerce yıl sonra Kürt ve Türkün, başbakanın çok sevdiği ifadeyle bir zamanların iki sıkı kardeşinin, başka kültürlerin topraklarını zor yoluyla ele geçirme sürecinin yirmi birinci yüzyıldaki perdesinde kavgaya tutuşmuş olması bu gerçeği değiştirmiyor. Süryaniler ve Ermeniler ve o sırada burada var olmuş diğer alt kültürler açısından bakıldığında, bu topraklara Türkiye yerine Kürdistan denmesi, bu kültürlerin ellerinden alınmış toprakların bir gaddarın ismi yerine diğerininkiyle adlandırılması (gaddar sert kaçmış olabilir ama eski dile sadık kalacaksak, mağduriyet yaşatana gaddar denir) onlar için önemli bir farklılık getirmiyor.

Diğer yandan şunu da belirtmekte yarar var. Meseleye genetik çalışmalar açısından yaklaştığımızda, bugün bu topraklarda yaşayanların büyük kısmı epeyce uzun bir süredir bu topraklarda yaşayan insanlar. Yani bugün Kürt olarak adlandırılanlar muhtemelen neolitik dönemin (yani kabaca on, on beş bin yıl öncesinin) başka şekillerde adlandırılmış topluluklarının devamı. Tabii aynı çalışmalar bu durumun bugün kendilerini Türk olarak adlandıranlar için de geçerli olduğunu söylüyor. Bununla beraber,  ortada sahiplenilen  etnik bir adlandırma olunca ve bu adlandırma milliyetçi bir kapışma bağlamında yapılmaya kalkışıldığında, seçilen adların tarihlerine, başkaları için ne ifade ettiklerine de bakmak gerekiyor ve konuya bu şekilde yaklaşınca, her iki ad da, bu bölgede bu adlar buraya gelmeden önce burada yaşayan kültürlerin yıkımına, büyük ölçüde ortadan kalkmalarına sebep olmuş adlar.

Birilerinin kendilerine Türk veya Kürt demesinde elbette hiç bir sakınca yok. Herkes kendisini istediği şekilde tanımlayabilir ve bu isimleri taşıyarak herhangi bir haksızlığa maruz kalmadan eşit bireyler olarak yaşamak isteyebilir. Ama bu toprakların bugüne kadar (ve hatta bugün de) sadece kendilerinden ibaret olmuş olduğu fikrine kapılmamalılar.

Bir kültürün üyelerinin, bu durumda Kürtlerin, çeşitli sebeplerle haksızlıklara, zulümlere uğramış, acı mağduriyetler yaşamış, kısaca ciddi bir etnik ayrımcılığa maruz kalmış olması tabii ki kabul edilemez; siyaseten itiraz edilmesi, karşı konulması gereken bir durumdur. Ama bu mücadele milliyetçi söylemin dar kalıplarının dışına çıkmadığında, ki bir bölgenin etnik bir isimle adlandırılması, anayurt söylemi, diğer kültürleri yok saymak vb çabalar milliyetçiliğe girer, haliyle karşıt itirazlar gelecektir; birileri de, “bir dakika bu meseleye sadece son yüz yıl değil, bir de son bin yıl öncesini düşünerek bakalım” diyecektir, özellikle bu birileri hâlâ ortalıktaysa.

Çok basit bir tarih araştırması bile, eğer “güneş teorisi”nin Kürt versiyonlarını bir kenara bırakırsak, yani tartışmamızı bugün var olan modern etnik kimliklerle yürütecek olursak, bugün Anadolu olarak tanımladığımız bölgedeki (ki sınırları biraz daha genişleterek bugünün Kuzey Irak’ını da dahil edebiliriz) kültürlerin Türk ve Kürt adlarını ilk kez duyduğu ve kayda geçtiği tarih on birinci yüzyıl ve sonrasıdır. “Anadolu’nun fethi”nde sık sık ortak hareket etmiş bu iki Müslüman topluluk (o dönemde her iki topluluğu da Anadolu’ya doğru harekete geçiren en önemli etken İslam’dı; diğeri de ekonomi) Anadolu’ya birlikte yerleşmiş ya da birlikte zorla ele geçirmiştir. Bugün birbirlerinden pek haz etmeyen bu iki etnik grubun birlikteliği uzun bir süre devam etmiş ve bu birliktelik her seferinde yerli kültürlerin topraklarından biraz daha uzaklaştırılması, atılması veya en iyi ihtimalle ikinci sınıf topluluklara dönüştürülmesi anlamına gelmiştir. Çaldıran Savaşı bu bölgeye Kürtlerin adamakıllı yerleşmesinde önemli bir dönüm noktasıdır. Ama tabii bu birlikteliğin son perdesi ve birçok bakımdan en sert yıkımın yaşandığı zaman yirminci yüzyılın hemen başı, Birinci Dünya Savaşı dönemidir.

Böyle bir tarih söz konusu olunca, bir yerlere Kürdistan demek ve bunu Kürtlerin en azından birkaç bin yıldır yaşadıkları yer olduğu iddiasıyla yapmak bana göre tarihin çarpıtılmasından ve burada daha önce var olmuş ve hâlâ ufak paketçikler halinde var olmaya devam eden kültürlere büyük haksızlıktan başka bir şey değildir.

Böyle bir adlandırma ciddi bir tarihsel yüzleşmeyle birlikte gerçekleştirilmediği sürece çok kültürlü yaşamın kapısını aralayan bir adım olmayacaktır. Burada yaman bir çelişki söz konusudur. Kürtlerin bir kültür olarak tanınma talepleri elbette haklı bir taleptir ama bunu daha değişik bir şekilde ve her şeyden önemlisi de en azından bin yıllık varlıklarının başka kültürler üzerinde yol açtığı kültürel mağduriyetlerle yüzleşerek yapmaları zorunluluğu vardır. Oysa burada kolay yol seçilerek tamamen milliyetçi bir adlandırmayla yetinilmektedir.

Burada üzerinde durulması gereken en önemli nokta, Kürdistan adlandırmasının tek kültürcü olması, Kürtlerin şiddetle eleştirdikleri Türkiye, yani sadece Türklerin yaşadığı yer adlandırmasından farklı olmamasıdır. Böyle bir adlandırma sonuçta tek kültürcü bir tarihi ve bunun çok kültürlü bir ortama dayatılmasını da getirmektedir. Kürtlerin amacı Türklerin veya Türk devletinin onlar üzerindeki ayrımcı kültürel ve etnik baskısını sona erdirmekse, bunun şekli, aynı düzeni daha küçük ölçekte ve farklı bir adla hayata geçirmeye çalışmak olmamalı. Farklı kültürlerin bir arada yaşadığı bir yer, demografik oranlar ne olursa olsun, hiçbir zaman tek bir kültürü öne çıkartan, ödüllendiren ve diğerlerinin üzerinde bir konuma yerleştiren bir şekilde adlandırılmamalıdır. Modern demokrasinin en önemli şartı olan azınlık yaşamlarının eşit koşullarda var olmasını sağlamanın yolu her şeyden önce böyle bir adlandırmadan kaçınmak olmalıdır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...