27 Ocak 2010 Çarşamba

Burası ve Ötesi Semineri: Orta Asya'da Erken Göçebelik Döneminde Dinsellik
Dişilden Erile Geçiş

Altay bölgesinde ilk Türk toplulukları ortaya çıkana kadar geçen süreç kabaca belli bir simgesel dünyadan başka bir simgesel dünyaya geçiş sürecidir. Her ne kadar genel eğilim bu bölgeye ait toplulukların dinsel dünyalarını Şamanlıkla ilişkilendirmek, hatta bir şaman dini icat etme yönündeyse de, bundan daha karmaşık bir durum söz konusudur. Her şeyden önce Şamanlığın ne zaman ilk kez belirdiği hâlâ yanıtlanamamış bir sorudur. Şamanlıkla ilişkilendirilen birçok unsur Erken Göçebelik döneminde gözükse de, bir Şamanlık kurumu veya pratiği bu dönemde gözükmemektedir. Şamanlıkla ilgili ilk kanıtlar Türk Kağanlığı döneminde belirmeye başlamaktadır ki burada durum çok net değildir. Bu Şamanlığın daha önce var olmadığını göstermese de, en azından çok farklı biçimde var olmuş olduğu ihtimaline işaret edebilmektedir. Fakat bu konuya daha fazla girmeden önce, başka ayrıntıları konuşmamız gerekiyor.


Erken göçebelik döneminde simgesel sistemin önemli özelliklerinden biri tüm sisteme hâkim dişil karakterdir. Öte dünyanın bizim dinsel olarak tanımlayacağımız unsurlarının hemen hepsi dişil olarak tasvir edilmektedir. Yaşam ve ölümün kaynağı da ortaktır ve dişildir. Burada illa ki bu unsurların tanrıçalar şeklinde ifade edilmiş olduklarını düşünmek zorunda değiliz. Örneğin, doğaüstü güce atfedilmek istenen güç eğer uçmakla ilgiliyse, muhtemelen bir kuş veya kuş tanrı veya tanrıça düşünülecektir. Eğer refahın kaynağı olarak sığırlar görülüyorsa, doğaüstü güçlerle sığırlar arasında bir ilişki görülecektir. Eğer ifade edilmek istenen ele avuca gelmeyen, sürekli hareket halinde bir şeyse veya dokunduğu her şeyi yok ediyorsa, burada belki ateş düşünülecektir. Veya insanların ortak bir şey çevresinde toplanması ifade edilecekse, burada yine ateş düşünülebilir veya bu gibi toplanmalardan ötürü ateş önemli bir rol kazanabilir. Buna benzer duruma bazı günümüz Sibirya topluluklarında rastlıyoruz. Örneğin Ketlerde bokam adını verdikleri bir ateş ana vardır. Yemek yerken ateş ana da beslenir, ondan sanki büyük anneymiş gibi bahsedilir. Kamp yeri değişince özel bir kutuda nakledilir ve yeni kamp yerinde diğer üyelere dağıtılır. Ateş dişil kabul edilir ve bu duruma diğer Sibirya gruplarında da rastlanır (Altay, Shors, Khanty, Evenk, Ngansan). Aileyi ve ocağı koruyan ruhların Şamanlık öncesine ait olduğu düşünülmektedir. Ocak ateşi ailenin koruyucusunun ve klan anasının var olduğu yer olarak düşünülür. Ruhun ruhlar diyarından canlı insanlar diyarına geçişinin gerçekleştiği yer olarak kabul edilir. Ruhlar diyarından gelerek çadırın ateş deliğinden veya bacasından giren ruh, kadının rahmine yerleşir. Ateş öte dünyaya geçişin gerçekleştiği yerdir. Ocak ateşi klan dışından olana verilemez. Ateş bir yerden diğer bir yere çadırın kadını tarafından taşınır.

Ocak ateşinin dişilliği bazı topluluklarda kaybolmuş olabilir. Örneğin, Daur Moğollarında bunun eril bir karakter kazandığı görülse de, daha dikkatli incelendiğinde ana ateş ruhunun hâlâ dişil karakterde olduğu anlaşılır (170).

Çok daha erken bir tarihte pastoral Orta Asya kuşağının dışına atıldıklarından kuzey Sibirya gruplarında daha erken döneme ait izlerin hâlâ var olduğu düşünülmektedir. Bu gruplar avcı-balıkçı yaşam tarzlarının korumayı başarmışlardır ve bununla birlikte gelen simgesel dünyalarını. Bu dünyanın neredeyse tamamen dişil unsur ve özelliklerle kaplı olduğunu görüyoruz. Ocak ateşi kültü yanında nehir ruhları da dişildir ve Türkçe konuşan gruplar da dahil olmak üzere Sibirya’nın bu bölgesinde ölümün temsilinde kullanılan simge nehirlerdir. Nehirler güneyden kuzeye akar ve kuzey ölüler diyarıdır. Tehlike kuzeydedir. Örneğin Yenisey nehri Büyük Ana, kollarıysa daha alt düzeydeki analar veya büyük analardır.

Ağaçlar da dişildir ve yerle semayı birleştiren bir unsur olarak görülürler. Her ne kadar Semavi Ağaç Gök tanrısı Es ile ilişkilendirilirse de, ağacın kendisi dişil karakterdedir.

Bu arada olağanüstü yeteneklere sahip bir varlık olan kaigus da dişil karakterdedir. Aynı zamanda sincaplarla samurların anası olan kaigus hem hayvan hem de insan biçimine bürünebiliyordu. Burada hem hayvanlarla insanlar arasında gidip gelmeye izin veren bir inanç görüyoruz, hem de burada da dönüşüm fikri karşımıza çıkıyor. Kaigus kadın biçimini aldığında avcılarla yatarak onların başarılı olmasını da sağlamaktadır. Kaigusla olan ilişkinin bozulmaması için avcının eşinin gerekli arınma ayinlerini yerine getirmesi gerekmektedir.

Yine burada ilginç bir ayrıntı Ket ayı kültünde de dişil karakter söz konusu olmasıdır. Hem Hayvan Ana’dır hem de hayvanların anasıdır. Ayının aynı anda yeniden beden bulmuş bir akraba olduğuna ve bir avcı bir ayı öldürdüğünde bu akrabanın yeniden doğmak için serbest kaldığına inanılırdı. Bir kez daha ölümle yaşamın aynı yerden kaynaklanması, ikisi arasındaki süreklilik.

Bu arada ayı üzerine biraz daha konuşacak olursak, örneğin Evenk grubuna baktığımızda, ateşi ve alet kullanımını, aletleri getirenin ayı olduğunu görürüz ama ayı bunları tüm kabileye değil, kadına verir. Ayının korkusuzluğu, yok ediciliği de dişil karakterde ifade edilir. Ayının bu yanını, yaşayanların ruhlarını yiyerek tüketen dişil Khosedam temsil eder ama bunu yaparken Khosedam aynı zamanda yeniden doğuşta katalizatör görevi görmektedir. Burada avcı toplayıcı yaşam biçiminin uyumun ve dengenin korunması ilkesini görebiliriz.

Dağlara gelince, her ne kadar erille dişil arasında değişse de, dağların efendisi ilk zamanlarda çıplak dişidir. Geceleri avcıya yaklaşır ve onunla yatar.

Fakat burada ölümle yaşam arasındaki ilişki de eril ve dişil sistemlerde birbirine zıt biçimlerde ifade edilmiş olabilir. Örneğin, ocak ateşi kültünden daha geç bir dönemde belirmiş olduğu düşünülen insanbiçimci eril atalar kültü ölülerin ruhlarını tehlikeli ve canlıların diyarından atılması gereken şeyler olarak görürken, hayvanbiçimci dişil ocak ateşi kültü bu iki diyar arasında bir süreklilik görür ki dişil simgenin veya kadının hem doğumun hem de ölümün kaynağı olarak görülmesinin nedeni bu olabilir.

Bu dişil sistemler günümüze saf halleriyle ulaşmamıştır. Ya arka planda kalarak önemlerini yitirmişlerdir ya da eril sistemlerle bir aradadırlar. Eril sistemlere geçişte bir ikiye ayrılma, deminden beri bahsettiğimiz süreklilik ve dönüşüm fikrinin ya ortadan kaybolması ya da erilin üstte dişilin alt düzeyde konumlandırdığı bir hiyerarşik yapıda yeniden tanımlanmasını getirmiştir. Ulaşılan sentezler daha eşit düzeyde paylaşım biçiminde de ortaya çıkabilirler ama neticede tüm bu sistemlerde söz konusu olan değişen toplumsal ve siyasi dengelerin çeşitli düzeylerde ve en başta da cinsel düzeyde ifade edilmesidir. Örneğin, dağ kültünde dağ ruhu dişil karakterini korurken dağın kutsallığını kullanım hakkı sadece erkeklerin olabilmektedir. Kaigus kadın biçimini alarak avcıyla yatarken bu ilişkinin bozulmasını sağlayacak yanlışların kaynağı kadın olabilmektedir. Kadınla erkek arasındaki mücadele çeşitli iktidar ve üretim alanlarından kadının uzaklaşmasını getirmektedir. Yine ilginç bir örnek şamanın davulu kutsal dağdaki ağaçtan yapılırken veya kullanılan deri geyikten gelirken, Şamanlığın sadece erkeğe özgü bir pratiğe dönüştürülebilmesi ama bir şekilde kadın şamanlar olacaksa, bunun ancak göğe çıkmayı gerektirmeyen ilişkilerde mümkün olmasıdır. Yerle gök birbirinden ayrılırken yer ve kadın genellikle ölümle ve/veya daha az kutsal olanla ilişkilendirilebiliyor. Fakat en önemlisi ölümle yaşam arasındaki ilişki kopartılır. Bu cinsel streslerin tamamen kalktığı topluluklar tabii ki mümkün ama Sibirya’nın avcı-toplayıcı kökenli pastoral topluluklarının büyük kısmında bu streslerin görüldüğü kabul edilmektedir.

Bu dönemde (tunç dönemine geçiş) gerçekleşen önemli bir değişiklik de ölümle ilgili ayinlerin ve ayin yerlerinin nehirle ilişkilendirilmesinin sona ermesi, ilişkilendirilmenin dağlarla çevrili vadilere yönelmesidir. Geçiş nehirlerden doğuya doğru olmaya başlar. Burada öte dünyaya geçişin daha geniş bir ölçekte yeniden tanımlandığını görürüz.

1 yorum:

  1. "Altay bölgesinde ilk Türk toplulukları ortaya çıkana kadar geçen süreç ..."

    İlk Türk toplulukları "Altay"da ortaya çıkmıyor yanlışınız var. Gerekirse tüm yazılarınıza aynı şeyi defalarca yazacağım, taa ki bu "safsata" ortaasya-altay masallarının foyasını ortaya dökene dek...

    Türklerin "ilk ortaya çıktığı bölge" URALLAR-KAFKASYA bölgesidir, Karadeniz'in Kuzeyidir. Hâlâ İLK TÜRKÇE'yi konuşan Çuvaşların neden aynen Urallarda olduğunu, ANA TÜRKÇE'Yİ aynen konuşan Halaçların neden İranda olduğunu, bu arkaik özellikli Türk dillerinin ne ortaasyada ne de altaylarda esamesnin bile neden olmadığını açıklamanız gerekiyor.

    Esasında barbar "hint-avrupa" kavimlerinin anadolu, iran ve kafkaslara "sonradan" göçtüğünü konuşmalıyız. Neden bugün Kafkas Dilleri ailesi küçücük bir alanda sıkışıp kalmış? Bu durum 5000-6000 yıl önce de böylemiydi? Neden Urartuca ve akrabası Hurrice, Kafkas dillerine (Gürcüce, Megrelce, Çerkezce vb.) benzemekte? Bu bir tesadüf mü? Hititlilerle başlayan barbar hint-avrupalı göçlerinden sonra Kafkasyalılara ne oldu? Buharlaştılar mı?

    İran'ın eski ve yerleşik medeniyeti "Elamlılara" ne oldu? barbar aryanlar gelince pıllarını pırtılarını toplayıp gittiler mi? Orta asya ve Hindistanın en eski ve yerleşik medeniyeti, Dravidce konuşan Harappa uygarlığıne ne oldu?

    Asıl sorulması gereken sorular bunlar, anadoludaki hint-avrupalı varlığı çok yenidir, "sonradandır", asıl "sonradan gelen "barbarları" genetik tahlillerle ve dilsel kanıtlarla ortaya çıkarmaya var mısınız?

    Ermenilerin "milli simgemiz" dedikleri ARARAT'ın esasında URARTU'nun "yanlış okunması" olduğunu konuşalım mı meselâ? Urartuların ve dillerinin - Etrüsklerle ve dilleriyle akraba olduğunu ve Çerkezceye, diğer Kafkas dillerine ne kadar benzediğini de konuşalım... Buraların en kadim halkları Kafkasyalılardır, "barbar" hint-avrupalılar (ermeni, fars, kürt , yunan vb...) gelmeden önce Kafkas dilleri tüm anadolu coğrafyasına ve mezopotamyaya hakimdi...

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...