5 Ağustos 2009 Çarşamba

Neolitik (Cilalı Taş Devri) - I

İnsan, mekân ve zaman: Ne kastediyoruz? Mekân dediğimiz şey bu yeryüzünde belli bir yer olabilir ama bu işin sadece bir kısmıdır. Zaman dediğimiz de şimdi olabilir ama bu da işin sadece bir kısmıdır. İnsan şaşırtıcı bir varlık. Çünkü çok farklı mekân ve zamanlarda var olabiliyor. Daha da şaşırtıcı olanı, insan bir yandan “nesnel” olarak adlandırabileceğimiz bir zaman-mekânda var olabilirken, bir yandan da “öznel” olarak adlandırabileceğimiz kendi kurguladığı birden fazla zaman-mekânda var olabiliyor. Bu anlamda yığınlarca alan veya çerçeve sayabiliriz. Bu konuyla ilgili bir sınır sunmak olanaksız. Her ne kadar insanın fiziksel bir dünyada var olduğunu ileri sürebilirsek ve üstelik bunu bir temel gerçeklik olarak kabul edebilirsek de, esas olan, insanın bir bakış açısında var olduğudur. Fiziksel bir zaman-mekânda var olduğumuzu inkâr etmek neredeyse olanaksız gözükse de, biraz derinlemesine düşündüğümüzde bu tür mevcudiyeti veya bu tür şekilde var olduğumuzu kanıtlamanın hiç de kolay olmadığı da bariz bir şekilde ortadadır: Fiziksel bir şekilde var olduğumuzu kanıtlamak olanaksız olduğu gibi, içinde bulunduğumuz var olma durumunun sadece bundan ibaret olduğunu kanıtlamak da bir o kadar imkânsızdır.

İlk bakışta net olmasa da, burada sorun olan en azından iki şey mevcuttur. Birincisi, bir bakış açısından bakma zorunluluğundan çıkarak kendimize nesnel bir şekilde bakmamız olanaksızdır. İkincisi var olma gibi terimlerin nesnel gerçeklikte karşılıkları yoktur. Bu gibi açıklamalar tamamen insana özgüdür. Bu iki sorunu aşamadığımız sürece, sadece bir zaman-mekânda var olduğumuzu ve bunun da fiziksel olduğunu kanıtlamamız olanaksız olmaktadır.

İnsanın çevresiyle girdiği ilişki sadece anlık etkiye anlık tepki şeklinde değildir. İnsan düşünür, seçer, yönlendirir veya tüm bunları yaptığını zanneder ama tüm bunlardan ötürü, içinde bulunduğu zaman-mekân ilişkisi dolaylıdır. Bu dolaylılık biz de en uzundur. Girdiğimiz ilişki her şeyden önce bakış açısı üzerine kurulan türdendir. Bu bakış açısı sorunu neyin içinde olduğumuzu tam olarak bilmemizi engellediği gibi, neyin içinde olduğumuzun bize göre olan görüntüsü de bir anlamlandırma, kurgulama, ifade etme süreci şeklinde gelişir. Bu süreç içinde neyin içinde olduğumuza dair çeşitli alanlar veya var olma biçimleri geliştirebiliriz. Bunların hiçbiri gerçek olmayabilir ama kime göre gerçek değildir. Bunu söylememiz olanaksızdır. Diğer yandan bu güya gerçek olmayan var olma biçimleri aslında bizim eylemlerimizi belirledikleri için gayet gerçektir.

Geçen ders birden fazla var olma biçimi saydım. Bu tam bir liste değildir. İnsanlar farklı zamanlarda başka var olma şekilleri daha geliştirebilecekleri gibi, benim şu anda sunduğum bu liste herkes tarafından da kabul edilmeyebilir.

Bilişsel düzeyde var olduğumuz ortadadır. Bunun yanında hem kültürel hem de toplumsal düzeyde mevcuduzdur. Bunlara ek olarak hem bir şey yapmadan hem de bir şeyler yaparak, yeni çevreler yaratarak var olabiliriz. En son olarak da hem fiziksel olanın (doğa) hem de fiziksel olmayanın (doğaüstü) içinde var olduğumuzu ileri sürdüm.

Sonuncu, yani fiziksel olmayan, fiziksel olandan medet ummayı bıraktığımız alandır. Bu alanı genellikle sadece dinle bağdaştırmamıza rağmen, bu her zaman böyle değildir. Dinin alanına girmeyen, üstelik dinin karşı çıktığı yığınlarca doğaüstüne yönelik çağrı mevcuttur. Örneğin talih bunlardan biridir. Çevremizdeki cansız nesnelere canlı muamelesinde bulunarak bunlardan medet ummak da doğaüstünün alanındadır.

Doğayla doğanın bir unsuru olarak girdiğimiz ilişkiler sonucu ortaya çıkardığımız bu alanların sayısı bir şekilde artabilir ama burada ilgilenilen konu şu anda bu değil. Diğer yandan bu alanların hepsinin her zaman var olmadığını ve olduğu zamanda aynı derecede ve aynı konfigürasyonda gelmediğini farkına varmamız aslında oldukça önemlidir. Örneğin, insanın kendi çevresini yaratması her zaman var olmuş bir faaliyet değildir. Doğaüstü veya fizik ötesi olarak adlandırdığımız alanın varlığı da her zaman aynı düzeyde ve şiddette gelmemiştir. Doğaüstü uzun bir süre boyunca kendisini güçlü evrensel dinler şeklinde göstermemiştir. Toplumsallık her zaman doğal olarak söz konusu olmuşsa da, toplumsallığın bir toplumsal alan olarak ortaya çıkması için belli bir zaman geçmesi gerekmiştir. Örneğin, doğal gruptan yapay gruba, yapay toplumsallığa geçiş epey bir zaman almıştır. Çok küçük grupların toplumsallığıyla, büyük grupların toplumsallığı birbirinden çok farklıdır. Biri neredeyse tek bir kültürel alan şeklinde biçimlenirken, diğeri birden çok kültürel alanı kapsayabilir; bu ikinci durumda ortaya çıkan toplumsallık bir arada var olmaya çalışan kültürlerin bir arada yaşamalarından ötürü ortaya çıkan toplumsallıktır. Ve bu ikinci toplumsallıkta kültürler arası ilişkilerin sadece kültürel birimler olarak değil, aynı zamanda farklı kültürlerden gelen bireylerin veya alt grupların münferit bir şekilde gerçekleşmeye başlaması işleri biraz daha karmaşıklaştırır. Bu son durumda bireysel bir alandan bahsetmek bile söz konusu olabilir. İnsan birey olarak var olmaz ama kendisi bu şekilde var olmaya zorlayabilir.

Tüm bunların tarihle ne ilişkisi var? Tüm bu alanlar insanın bakış açısına göre gerçektir ve bunun böyle olmadığını göstermenin yolu yoktur. O zaman bir tarih yazmaya kalkıştığımızda bu alanların her biriyle ilgilenmemiz, her biri üzerinde yoğunlaşmamız gerekmektedir. Örneğin bizim dünya tarihi olarak adlandırdığımız daha ziyade yapayın, yani medeniyetin yaratılmasının tarihidir. İlk duyuşta yapay kelimesi itici gelebilir ama burada kastedilen bir olumsuzluk değil, sadece insanın kendi çevresini yapma faaliyetidir. Bu faaliyet de ciddi olarak ilk kez MÖ 10,000 yıllarında ilk kez ortaya çıkmıştır. Diğer yandan bu yapay olanın anlamlandırılması, kurgulanması, temsil edilmesi veya ifade edilmesi için fiziksel olmayan, yani doğaüstü alanın kullanılmaya başlaması durumu da söz konusudur. Doğaüstü alan ilk kez bu noktada ortaya çıkmış değildir. İnsanın kendi çevresini yaratmaya başlaması sürecinden önce de vardır ama bunun çevre yaratılması süreciyle birleştirilmesi, bu sürecin mümkün kılınmasının sağlanması ve bu sağlanmanın gerekçelendirilmesi şeklinde belirmesi tamamen yeni ve farklı bir faaliyettir. Yapayın ortaya çıkmasının ancak bu faaliyetle birleştirilmesiyle ve birleştirildiği sürece mümkün olduğunu söylemek bile mümkündür. Doğaüstüne başvuruş bu sürecin çok daha basit bir düzeye indirilmesi, sürecin anlamlandırılmasının ve gerekçelendirilmesinin simgesel düzeye indirgenmesidir. Bu, yapayın yaratılması sürecinin anlaşılmasını sağlayacak daha ufak ölçekte bir model değildir. Üstelik bu konuda hiçbir yararı bile olmayabilir. Öte yandan, belli bir değer ifade eden ve insanın algılayabileceği bir anlamlandırmadır. Bu değerin ifade edilmesinin bir şeyden daha iyi veya kötü olma anlamında bir anlamı yoktur. Değerin kendisi bir şekilde yaratılan yapaya da karşılık gelmez. Bütün mesele birilerinin bu doğaüstü sisteme inanmasıdır. Burada ortaya çıkan inanma diğer yanda kurulan yapayın sürmesini sağlamaktadır. İnanmanın getirdiği enerji yapayı sürdüren enerjiye dönüşmektedir. Aradaki ilişki bundan ibarettir ama elbette ikisi arasında ideolojik düzeyde bir ilişki söz konusudur. Fakat bu ilişki aynı sistemin unsurları olmaktan ziyade birbirine çevrilebilir iki farklı sistemin yan yana var olması şeklindedir.


Günümüz insanının tarihi yapay alanın, insanın yaptığı ve yarattığı alanın da tarihidir. Her ne kadar tüm insanlıktan bahsettiğimizi sansak da, dünya tarihi denince genelde kastedilen medeniyet dediğimiz yaşam tarzının ve bunun biçimlendirdiği insanın tarihidir. Medeniyetse, insanın kendisinin yaptığı, kurduğu ve yarattığı çevrede şekillenen yaşam tarzı ve buna dair ilişkilerden başka bir şey değildir; yapay, yani yapılan dünya veya çevre medeniyettir.

Medeniyete geçiş yaklaşık olarak günümüzden 12,000 yıl önce gelişmiştir. Fakat bir anda her yerde kentler belirmemiştir. Kentlerin ve tarımın insan yaşamında baskın görüntü haline gelmesi için uzun bir süre geçmesi gerekmiştir. İlk adım yerleşik düzene geçiş, çevrede atalarına göre daha az hareket eden insanların ortaya çıkmasıdır. Bu süreç sürekli ileriye gidilen değil, sık sık geriye doğru adımların atıldığı bir süreç şeklinde gelişmiştir. Yerleşik düzene geçişin çeşitli hastalıkları getirdiğini biliyoruz ama muhtemelen toplumsal ve psikolojik sorunlar da belirmiştir. Bu ikinciyle ilgili olarak din denen olgunun psikolojik düzeyde önemli bir rolü olduğunu düşünebiliriz. Karmaşık gözüken bir süreci basite, anlaşılır biçime dönüştürmede din önemli bir rol oynamış olabilir ve bu rolü hem bireysel hem de kolektif düzeyde düşünebiliriz. Her ne kadar bugün daha basite indirgenerek açıklanan dinse de, durum her zaman böyle olmamıştır. Aksine her şeyi daha basite indirgeyerek açıklayan din olmuştur. Din, insanların anlamakta zorluk çektikleri dünyayı daha basit şekilde onlara açıklayan dil olmuştur.[i]

Tarihin nasıl dönemlendirileceği biraz da tarihçinin seçimine bağlıdır. Bu konuda da tarihçilerin yaptığı seçimlerin ve bu seçimlerin bir süre sonra kurumsal bir yapıya bürünerek kendilerini dayatmasının dışında bir referans noktası yoktur. Nesnel olan, kemikleşmiş olandan, kurumsal bir yapıya ve konuma bürünmüş olandan başka bir şey değildir şeklinde düşünebiliriz. Nesnel bilgi sanki belli bir süre sonra geçtikten sonra insanların reddetmekten veya sorgulamaktan çekindiği bilgidir. Dolayısıyla tarihin dönemlendirilmesi de son kertede tarihçilerin tercihlerinden veya kendilerini onlara dayatan öznelliklerden kaynaklanır. Her dönemi gerekçelendiren bir şeyler bulmak tabii ki mümkündür ama farklı dönemlendirmeler için gerekçeler bulmak da aynı şekilde mümkündür. Medeniyetin ortaya çıkışı, bu çıkışı insanlık tarihinde önemli bir dönüm noktasıymış gibi anlamlandıranlar için anlamlıdır. Aynı dönüm noktası bugün hâlâ var olan avcı toplayıcı gruplar açısından bir felaketin başlangıcı olmuştur. Medeniyetin durdurulmaz ilerleyişi veya medeniyetin insana getirdiği refah gibi anlatıların hiçbir zaman tüm insanlar için geçerli olmadığı nedense gözden kaçar. Medeniyetin gelişimi hem insanlar için hem de insanlara rağmen olmuştur. Mutlu ettiği insan kadar mutsuz ettiği insan da olmuştur.

Dolayısıyla burada önemli bulduğum iki ayrıntıya dikkat edilmesini önereceğim. Birincisi, medeniyete geçiş tüm insanlığın mutluluğu adına yapılmış zorunlu bir hamle olarak görülmemeli. Muhtemelen insanların büyük kısmı farklı bir yaşam tarzına geçmekte olduklarını bile farkında değildi ki zaten söz konusu olan, üzerinde düşünülmüş ve uzlaşmaya varılmış bilinçli bir hareket değildir. Bir şeyler olmuştur. Olmayabilirdi de. İlla ki medeniyete geçilmesi gerekiyordu diye bir iddia ancak bir iddiadır. Çünkü böyle bir iddianın doğruluğunu gösterecek hiçbir şey yoktur elimizde. İnsanların bir kısmı kendilerini belli koşulların içinde buldukları için bir süre sonra medeniyet denen yaşam tarzına geçmiş veya geçmek zorunda kalmıştır. Bu koşullar oluşmasaydı, hiçbir zaman medeniyet denen şey ortaya çıkmayabilirdi de. İkincisi, medeniyet insanların bir kısmını bir yerlere getirmiştir ve bu yerin kesinlikle daha iyi bir yer olduğu iddiası veya gerçeği tamamen öznel bir yargıdır. İnsanlık medenice yaşamak zorunda değildir ama belli koşullar kendilerini dayattığında medeniyetten başka bir yol yoktur. Yani medeniyet ne tüm insanlar içindir ne de zorunlu tek yoldur. Medeniyetin insanlığa yararlı birçok ilerlemeye neden olduğu doğrudur ama medeniyete geçilmeseydi bu ilerlemelere gerek duyulmayacaktı. Örneğin, tıpta büyük ilerlemeler sağlanmıştır ama bu büyük ilerlemeleri zorunlu kılan hastalıklar ve diğer sorunlar medeniyetle birlikte ortaya çıkmıştır.

Demek ki dünya tarihi denen şey baştan ayrıcalıklı bir söylemdir. Yok olanın veya yok edilenin dünyasını anlatmaz. Bu dünya olsa olsa medeniyetin ne kadar muhteşem olduğunu veya atalarımızın ne kadar vahşice ve insanlıktan uzak koşullarda yaşadığını göstermek için vardır. Medeniyetin tarihi günümüz insanının ulaştığı konumu, bu konuma gelişini ve gelişin biçimini gerekçelendirmek ve anlamlandırmak için geliştirdiği bir söylem, medeniyetin bugünkü düzeyi adına bir geçmiş yaratılmasıdır. Bu geçmiş, diğer tüm irili ufaklı geçmişlerin, örneğin Türklerin, Fransızları, Çinlilerin, yani diğer tüm medeni ulusların geçmişlerinin biçimlendirileceği ana geçmiş, ana çerçevedir. Bu dersin konusu da bu geçmiştir. Fakat bu çerçevenin oluşturulması sadece belli bir alanın, tartıştığımız konu açısından konuşacak olursak medeniyetin ortaya çıkışını başlangıç noktası olarak almaktan ve bunun öyküsünü anlatmaktan ibaret değildir. Çözülmesi gereken bir de mekân sorunu vardır. Hangi mekândan bahsetmemiz gerekmektedir. Bu mekân, fiziksel açıdan yaklaştığımızda tabii ki medeniyetin ilk kez ortaya çıktığı ve daha sonra yayıldığı alanlar olacaktır. Günümüzde bu mekânın tüm dünyayı kapsadığı konusunda genel bir fikir birliği oluşmuş durumdadır ama bu her zaman böyle olmamıştır. uzun bir süre boyunca sadece dünyanın belli kısımları medeniyetin geçerli olduğu mekân olarak anlaşılmıştır ki geçmişe bakış da aynı etkiden payını almış, geçmişin belli mekânları ve daha doğrusu belli toplulukları medeni yaşam tarzının temsilcileri olarak kabul edilmiştir. Mekândan ulusa geçiş de üzerinde durulması gereken bir başka süreçtir. Medeniyetin mekân temelli bir şekilde açıklanması yerini ırk-din-ulus temelli bir açıklamaya bırakmıştır. Medeniyetin uzamsal ve zamansal dönemlendirilmesi de bu referans noktasından yola çıkarak gerçekleştirilmiştir. Bugün bile medeniyetin öyküsü merkez ve merkezin dışında kalan kenar ve ikincil bölgeler şeklinde sunulmaktadır. Bundan etkilenen bazı akımlar çabalarını tabiatıyla bu ikili ve ayrımcı durumu ortadan kaldırmaya yöneltmiştir.[ii] Fakat sorun kenara atılmış mekân ve/veya grupların medeniyetin öyküsüne katılmalarıyla çözülmemektedir. Nasıl bir katılma, ölçek sorunu


Dönemlendirme hem niteliksel hem zamansal hem de mekânsal tercihler yapmayı gerektirir ama bu üçünden daha önemlisi ve her üçüyle de ilgili olan ölçek sorunudur. Konumuz dünya tarihi olmasına rağmen, dünyayı tüm ayrıntılarıyla kapsayamayacağımız ortadadır. Bunu denediğimiz takdirde bazı ayrıntıların kaçtığını fark ederiz. Böyle bir sorunu ortaya çıkaran etken aslında ayrıntıların çok olması değildir. Bununla baş edilebilir. Asıl sorun birbirinden çok farklı grupları veya geçmişleri birleştirme zorunluluğudur. Dünya tarihi dünyanın çok farklı bölgelerindeki geçmişleri ve bunların üzerinde biçimlenen tarihleri birleştirirken, yapılan işi anlamlı kılmak açısından bu farklılıklar arasında ortak noktalar bulmak zorundadır. Eğer yapılan işin hedefi dünya adı verilen mekândaki insanları arasındaki ilişkileri ve bağları güçlendirmek, sonunda daha geniş kapsamlı bir topluluk yaratmaksa, bu ortak noktaların bulunması gerekir. Ortak noktalar bulunabilir ama iki şey birbirinden ne kadar uzaksa, aralarındaki ilişki de o derece yüksek düzeydedir. Dolayısıyla ortaklık adına yığınlarca ayrıntının atlanması gerekebilir. Örneğin eğer konumuz dünya tarihinde neolitik dönemin anlamlandırılmasıysa, Çin’deki neolitik dönemle Orta Amerika’daki neolitik dönem arasında ortak noktalar bulmamız gerekir, ki neolitik dönem tanımı her iki taraf için de anlamlı olabilsin. Bunu yapmaya kalkıştığımızda neolitik tanımının içeriğini değiştirmemiz gerektiğini görürüz. Çünkü neolitik çeşitli yerlerde farklı şekillerde yaşanmıştır ki bunların sayıca çok olması istisnalardan bahsetmediğimizi de göstermektedir. O zaman neolitik adını verdiğimiz bir dönemden bahsetmemiz ne kadar anlamlıdır diye de sorabiliriz. Belki de tamamen farklı gelişimler söz konusudur. Ya da neolitiği örneğin yerleşiklik olarak adlandıracağımız bir niteliğe indirgememiz gerekebilir. Diğer yandan ölçeği daralttığımızda daha çok ayrıntıyı yakalayabilir ama daha üst düzeyde bir çeşitliliğe neden olabiliriz. Görüldüğü gibi bu tamamen bir tercih sorunudur.

Ölçeği nasıl ayarlamamızı belirten bir “nesnel” referans noktası yoktur. Ölçeği insanın kendi düzeyine, duyularının faaliyet gösterebildiği düzeye indirmemiz gerektiğini iddia edebiliriz ama insan duyularının işe yaramadığı diğer alanlarda faaliyet göstermenin de yollarını bulmuştur ki bunların bir kısmı sürekli vardı. Örneğin insan duyularının sunduğu verileri anlatılar şeklinde örgütler ve teknolojinin sağladığı yollarla da başkalarına gönderebilir. Daha da önemlisi insanın yorum yapmak gibi bir özelliği mevcuttur; yorumlarla kurduğu bir alan vardır ve insan aslında bazen kısmen bazen de tamamen bu alanda da faaliyet gösterir. Dolayısıyla ölçeği sadece insan duyularının ölçeğine indirgemen makul bir çözüm değildir. İnsan, kimisinin gayri fiziksel olduğu farklı ölçeklerde de faaliyet gösterir.

Demek ki dünya tarihine en azından iki farklı şekilde yaklaşmak mümkündür. Türdeş bir yapı yaratmak adına dünyada yaşayan tüm insanları ortak payda da buluşturmaya çalışan bir dünya tarihi veya farklılıkları ve dolayısıyla çeşitliliği öne çıkaran bir dünya tarihi anlayışı. İkinci yaklaşımı dünya tarihi kılan unsur, bu birbirinden farklı parçalar arasında farklı zamanlarda beliren kültürler arası ilişkilerdir. Burada önemli olan dünyalılık kavramı ve dünya tarihi denen şeyin sadece bir grubun veya dünyanın belli bir mekânının ürünü olmadığı fikrinin verilmesidir.



Yukarıda da değindiğimiz gibi, dönemlendirmede önemli noktalardan biri de dönemlendirmede kullanılacak olan niteliğin belirlenmesidir. Yani dönemlerimizi hangi kategorinin sınırları içinde kalarak oluşturacağımızdır. Bu kategorilerden biri ekonomi olabilirken, diğeri teknoloji olabilir. Son zamanlarda zihniyet ve toplumsal pratikler gibi nitelikler de yaygınlaşmıştır. Daha ziyade teknolojik bir niteliği olan neolitik kavramı da benzer bir süreçten geçmiştir.

Yeni taş anlamına gelen neolitik, adından anlaşıldığı gibi taş işlemede farklı yöntemler anlamında teknolojik bir gelişime işaret etmektedir. İlk başta sadece teknolojik açıdan yaklaşılan neolitiğin daha sonra ekonomik bir değişim olduğu sonucuna varılır. Sadece teknolojik değişimler değildir söz konusu olan, aynı zamanda avcı-toplayıcı yaşam tarzından tarım toplumlarına geçilmiştir.[iii] Fakat bugün artık neolitikten anlaşılan tek şey bu değildir. En azından belli özelliklerin ortaya çıkması gerektiği fikrini çağrıştıran bir paket anlayışına karşı çıkan yaklaşımlar da artık mevcuttur. Bu yaklaşımlara göre, söz konusu olan değişim sadece bir ekonomik biçimden diğerine, yani insanların sadece gereksindiklerini toplaması evresinden bu gereksinimlerini üretme evresine geçişten ibaret değildir. Her ne kadar insanlar bu dönemde gereksinimlerini üretmeye geçmişlerse de, neolitik her yerde ilk önce tarımın ortaya çıkması biçiminde gelişmemiştir. Aksine, tarımın daha sonra geldiğini, ilk olarak yerleşikliğin geldiğini öne süren yaklaşımlar da belirmiştir.[iv] Diğer yandan, yerleşikliğin sadece ekonomik düzeyde bir dönüşüme neden olduğunu düşünmemek gerektiğini, aynı zamanda ve üstelik ilk önce zihniyetin ve toplumsal ilişkilerin değişmeye başladığını ileri süren yaklaşımlar da görülmeye başlanmıştır. Bu yaklaşımların bir diğer ortak noktası da neolitik denen dönüşümün sadece maddi özelliklerde görülen ve her yerde aynı şekilde gerçekleşen bir dönüşüm olarak görülmemesi gerektiğidir.[v]

Yukarıda insanın gösterdiği gelişimlerin dönemlendirilmesinde öznel tercihlerin rolünden bahsettik. Dönüm noktası niteliğinde bir değişikliğin saptanması veya herhangi bir değişikliğin bir dönüm noktası olarak belirlenmesi bile öznel tercihlerin sonucu olarak gerçekleşebilir. Fakat şiddeti ne olursa olsun ve ne tür bir anlam atfedilirse edilsin, gözlemlenen değişikliğin varlığı nesneldir, bireylerin öznel tercihlerinin dışındadır: Bir şeyler değişmektedir. Neolitik de, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, bir şeylerin değiştiği dönemdir ama bu basit bir değişim değildir. Tamamen farklı bir yaşam tarzının ortaya çıkışı söz konusudur. Her ne kadar bu yaşam tarzı bir anda ortaya çıkmamışsa da, ilk kez belirdiği andan birkaç bin yıl sonra neredeyse her yerde egemen yaşam tarzına dönüşecek ve sonunda günümüz medeniyetinin ortaya çıkmasını sağlayacak en önemli unsurlardan yerleşikliğin insanların bir parçası haline gelmesine neden olacaktır. Sorun bu değişikliğin nasıl anlamlandırılacağı, nasıl bir neden-sonuç ilişkisi biçiminde sunulacağıdır.

Yerleşik düzene geçişin mevcut insan sayısındaki değişikliklerle ilişkili olduğunu düşünebiliriz. Aksi takdirde binlerce yıldır yerleşikliği benimsememiş insanları bir gün yerleşik düzene geçmeye karar verdiklerini düşünmemiz gerekmektedir. Böyle bir şeyin ortaya çıkması için istikrarlı bir yapıdaki bir topluluğun üzerinde dış koşulların bir etkisinin olduğunu düşünmemiz gerekmektedir. Çünkü bir değişikliğin gerçekleşmesi için ya içeride ya da dışarıda bir şeylerin değişmiş olması gerekmektedir. Burada makul gözüken, dış koşullarda bir değişikliğin insanları daha farklı yaşamaya itmiş olmasıdır. Burada da karşımıza üretim sistemi mi, yoksa ideolojik yapı mı ilk önce değişti sorusu belirmektedir. Böyle bir soruyu sorabilmek için her şeyden önce böyle bir ayrımın bu sırada yaşayan insanlar için anlamlı olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir. Üretim biçimini sadece maddi unsurlardan oluşan bir yapı olarak kurgulamak bize doğal gelebilir ama farklı topluluklar böyle bir ayrım görmeyecekleri gibi, böyle bir ayrımın olması gerektiğini gösteren bir şey de yoktur. Diğer yandan avcı-toplayıcıların gerçekleştirdikleri faaliyetlerin bir üretim biçimine karşılık geldiğini söylemek de zordur. Ortada bir üretim yoktur ki, zaten neolitiğin en önemli özelliği olarak da üretim faaliyetinin ilk kez belirmiş olması gösterilmektedir. Fakat bu faaliyet neden ortaya çıkmıştır? Yaşanan bir kriz mi neden olmuştur? Bu da başka bir sorundur. Tarımın ortaya çıkışı genellikle nüfus artışının veya var olan kaynaklarda beliren bir azalmanın neden olduğu bir krizle açıklanmaya çalışılmaktadır. Mümkündür ve nedenlerden biri bu olabilir ama bunun tek neden olduğunu gösteren bir bulgu yoktur. Üstelik tarım bir kez ortaya çıktıktan sonra birçok topluluk muhtemelen bu yeni üretim biçimini seçmiştir; daha etkin bir üretim biçiminin söz konusu olduğu barizdir ama bu nokta bile herkes tarafından paylaşılmayabilir. Bize göre bariz bir şekilde daha etkin olan bu yeni üretim biçimi, beraberinde çeşitli hastalıklar ve başka sorunlar getirdiği için neolitik dönemin insanları tarafından olumsuz bir gelişme olarak da algılanmış olabilir. Fakat tüm bular bir yana, tarım kaynaklarda görülen bir bolluğun doğal sonucu da olabilir. Kaynaklarda yaşanan rahatlık insanları yeni yöntemler deneme konusunda daha serbest kılmış olabilir ve bu yeni yöntem bir kez keşfedildikten sonra hemen yaygın bir yaşam tarzına dönüşmemişse de, bir şeyleri farklı bir şekilde yapma yolu olarak varlığını sürdürmüş olabilir. Görüldüğü gibi, ortaya çıkan değişiklik her neydiyse, bu değişikliğin farklı şekillerde etkide bulunmuş olduğunu düşünmek mümkün gözükmektedir ki, neolitik dönemde insan toplulukları arasındaki mesafeler çok büyük olduğundan farklı etkilerin aynı anda var olduğunu düşünmek de mümkün olabilir. Bir yerde söz konusu olan değişiklik kendisini başka bir yerde farklı bir biçimde göstermiş olabilir.

Neolitik dönemin başında, yerleşik düzene geçmeden önce gözlemlenen en büyük değişiklik iklim koşullarının daha yumuşak bir yapıya bürünmüş olmasıdır. Buzul Çağı yerini daha ılıman koşullara bırakmakta ve bu da kaynaklarda bollaşmayı getirmektedir. Bu değişikliğin insan toplulukları üzerinde önemli sonuçları olduğunu ileri sürmek büyük bir zekâ gerektirmemektedir ama bu sonuçların ne olduğu üzerine bir açıklamada bulunmak gerçekten de zordur. Fakat ne tür bir açıklama ileri sürülürse sürülsün, kesin olan bir şey varsa o da yerleşikliğin iklim koşullarında yaşanan değişikliklerden sonra belirdiğidir.

[i] Jensen, S.J. (2002), “The Complex Worlds of Religion: Connecting Culturl and Cognitive Analysis”, in I.Pyysiainen ve V. Anttonen (der.) Current Approaches in the Cognitive Science of Religion, Continuum: London.[ii] Bentley, J. B. (1996), “Cross-Cultural Interaction and Periodization in World History,” The American Historical Review, c. 101, no. 3 (Haziran) : 749-770.[iii] Thomas, J. (1999), Understanding the Neolithic, Routledge:Londra, s. 7.[iv] Bradley, R. (1998), The Significance of Monuments – On the shaping of human experience in Neolithic and Bronze Age Europe, Routledge: Londra, s. 13[v] Agy, 14, 222.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...