25 Şubat 2009 Çarşamba

Doğru Tarih? Ve Tarihin Sonu!

Kendi adıma konuşacak olursam, tarihin verilere göre yazılmasından yanayım diyebilirim. Yani geçmişi, araştırmalar sonucu elimize geçen verilerden yararlanarak kurmaya ve anlamaya çalışmalıyız. Diğer yandan, şunu da sormak gerekiyor: Neden geçmişle uğraşıyoruz?

Normal koşullarda büyük kısmımız geçmişle uğraşmaz. Daha çok şimdiyi yaşarız. Günlük etkileşimlerimizde ne kadar yer tuttuğunu düşünecek olursak, uzak geçmişin payı çok küçüktür. Üç, dört nesil öncesini bilmeyiz bile. Dolayısıyla ilk sorulması gereken soru, ne zaman uzak geçmişle ilgilenme ihtiyacı duyduğumuz olmalı.

Aslında cevap gayet basit: İhtiyaç duyduğumuz zaman ilgileniyoruz ama net tür bir ihtiyaçtan bahsediyoruz. Kimimiz merak ettiğimiz için ilgileniyor olabiliriz ama burada bile, derinlerde bir yerde bir ihtiyaç söz konusu olabilir. Uzak geçmişe, aileler bazında çok ihtiyaç duymuyoruz. Köyler bazında da pek fazla ihtiyaç duyulduğu söylenemez. Aslında büyük ihtimalle bu sorunun cevabı, pek o kadar toplumsal grubun büyüklüğüyle ilgili değil. Daha çok, bir iddiada bulunurken, geçmişten yararlanma ihtiyacıyla ilgili. Uzak geçmişe, girdiğimiz etkileşimde bir şeyleri ifade edebilmek ve/veya anlamlandırabilmek için şimdinin dışına çıkma zorunluluğu belirdiğinde başvuruyoruz. Örneğin bir yerle, mekânla ilgili bir kavga olabilir bu; kim daha önce geldiyse onun hakkı türünden. Bir de tabii kimlerden olduğumuz veya nereden geldiğimiz meselesine ciddi bir derinlik kazandırmak istediğimizde karşımıza çıkıyor uzak geçmiş.

Her iki durumda da bir ilişki kurma çabasından bahsediyoruz; bulunulan ortamla (hem fiziksel hem de simgesel) ilişki kurma çabası veya bu ortamı ilişkilendirme isteği. Böylece ortama zamansal bir derinlik kazandırıyoruz. Şimdi’nin dışına çıkarak derinleştiriyoruz. İçinde bulunulan ortamla ve grupla bir aidiyet ilişkisine girebilmek için kullanıyoruz uzak geçmişi. “Biz ezelden beri buradayız”, herhalde en eski tarihsel önermelerden. Birileri de, “şu-giller ezelden beridir burada” diyor.

Çoğu kez bu kadar yeterli olabiliyor. Ama bir gün bu şu-gilleri daha fazla anlamlandırmak ve ayrıntılandırmak gerekiyor. O zaman ilk önermemize başka önermeler ekleniyor. Başka ilişkiler ve olaylar düşünülüyor ve kuruluyor. Bu bazen en yaşlılara veya yaşamışlara, istenen cevaplar doğrultusunda sorular sorularak yapılıyor, bazen de doğruluğundan yerine veya benimsenmiş söylem veya “hakikat rejimi”nden ötürü şüphe edilmeyen kayıtlara bakılarak. Ve çoğu kez de boşluklar uygun bir şekilde dolduruluyor. Şu-giller kendilerini biraz daha adlandırmaya başlıyor ve başka şu-gillerle birleştiklerinde de, bu öyküleri biraz daha değişiyor, ortak başka adlandırmalar ve tarihler bulunuyor.

Uzun bir zaman geçtikten sonra, bu yeni öykülerin ve isimlerin nasıl ve neden değiştiklerini anlamaya çalışan kişiler, bu değişimleri verilerle açıklayabiliyor. Çok uğraşırlarsa belki neden bu öykülerin ve isimlerin seçildiklerini de açıklayabiliyorlar. Ama bir yandan da bu öykülerin ve isimlerin tamamen insanların çabaları sonucunda ortaya çıktıklarını da görüyorlar. Çünkü verileri sonuna kadar izlediğimizde, bir noktada bir şeylerin icat edilmiş olduğu ortaya çıkıyor.


Günümüzde daha farklı bir durumla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilir miyiz? Kimine göre evet ama biraz daha dikkatli bakalım. Örneğin bugünün Türkiye’sinde, fazla uzağa gitmeye gerek yok, otuz yıl öncesine baktığımızda, bugün farklı bir tarih olduğu görülüyor. Araştırma teknikleri mi gelişti? Ya da yeni veriler mi çıktı ortaya? Hiç de değil. Verilerin çoğu hâlâ aynı. Ya eskiden kullanılmamış bazı veriler mevcut anlatıya katıldı, ya da verileri artık daha farklı kavramlarla yorumlamaya başladık. Şimdi’nin dayattığı istekler değiştiğinden, onunla birlikte de ihtiyaç duyulan uzak geçmiş değişiyor. Tüm bu değişim veya dönüşüm, insanlar farklı bir geçmiş istedikleri için oluyor. Yoksa daha önce görülmeyen yeni bir şeyler keşfettiğimiz için değil. Bundan otuz yıl sonra şu anda elimizde olan geçmişe bakarak başka şeyler daha keşfedeceğiz ama bunun için bu sürenin geçmesi gerekiyor. Ne yaparsak yapalım bugün keşfedemeyeceğiz bu yeni şeyleri. Çünkü o keşifleri yapmamızı sağlayacak yeni söylemler ve bunlarla birlikte gelecek yeni kavramlaştırmalara henüz ulaşmadık.

Hangi tarihi yanlış kabul edeceğiz? Muhtemelen otuz yıl öncekini ama otuz yıl sonra farklı bir durum olmayacak. Yine farklı bir tarihle karşılaşacağız. Ne bileyim, belki bu sefer Türkiye’deki diğer gruplar da katılacak mevcut tarih anlatısına. “Hah, işte bu son nokta” dediğimizde, bir de bakacağız ki, otuz veya altmış yıl sonra etnik grup kavramından tamamen vazgeçilmiş, ülkenin ismi değişmiş, belki başka ülkelerle birleşmiş ve tamamen farklı bir tarih anlatılmaya başlanmış. Ve hepsi de aynı “geçmişi” kullanıyor olacak. Gerçek mi sürekli netleşiyor, yoksa gerçek denen bir şey yok mu?

Tam bu noktada, gerçek olarak adlandırılan şey ve bu şeyden çıkan verilerle tarih arasında farklı bir ilişki kurma gereğiyle yüzleşmemiz gerekiyor. Belki de bir tarih anlatısının gerçekleri yansıtması veya verilere dayanıyor olması o kadar da önemli değil. Bir şeylere dayanıyor olması gerekiyor ama bu o kadar da verilerin kendisi, yani gerçeklik değil. Gerçek ve tarih bağlantısı daha çok bizim kurduğumuz bir ilişki.

Tarihin her şeyden önce işe yaraması, iş yapması gerekiyor ve dolayısıyla ne kadar iyi iş yaptığı önemli her şeyden önce. Ne kadar işe yarıyor? Ondan bekleneni ne kadar gerçekleştiriyor? Tarihin, doğrudan grup yaşamıyla ilişkili olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Çünkü tarih, belli bir grup, uzak geçmişten yararlanmak istediğinde ortaya çıkıyor ve o grubun bir şekilde bazı ilişkileri kurmasını, sağlamlaştırmasını, dönüştürmesini veya ortadan kaldırmasını sağlıyor. Ortaya çıkarılan tarih, istenen ilişkileri kurmayı sağladığı sürece doğru tarih oluyor.

Bu süreçte verilerin aslında pek bir rolü yok. İstenen veriler bulunabiliyor ya da var olan veriler çeşitli şekillerde bir araya getirilebiliyor. İlginç olan, ortada pek öyle gerçek geçmiş diye bir şeyin olmaması. Gerçek geçmiş ancak bir söylem olarak var oluyor ve çoğu kez de bir baskı veya kapışma söylemi olarak. Ne kadar olanaksız gözükürse gözüksün, üç yüz yıl sonra Rönesans diye bir şey olmayabilir. Bu kavramlaştırmanın işlevi bittiği anda bu kavram da yavaş yavaş kaybolacaktır. Örneğin dünyanın ilk doktoru kabul edilen Hipokrat geride bugün bilimsel kabul edilen bir eser bıraktıysa, herhalde bundan kat kat daha fazla ve bugün saçma kabul edilen başka çalışmalar da bıraktı. O günün dünyasında gayet önemli olan bu çalışmalardan bugün hiç kimsenin haberi yok. Ne oldu geçmişin bu yanına? Ve geçmişin bu yanını önemsemiyorsak, o zaman bu geçmiş ne kadar gerçek? Elimizdeki Hipokrat ne kadar geçmişten gelen verilerin ürünü? Bu, gerçekten yaşamış bir Hipokrat mı, yoksa bizim yaşamış olduğunu istediğimiz Hipokrat mı?

Üretilen geçmişin doğru geçmiş olabilmesi için, belli bir tutarlılığı sağlaması yeterli. Bu sağlandığı sürece bir sorun yok. Ama söz konusu “doğru geçmiş” mevcut ortamda, yani grup ilişkilerinde bir tutarsızlığa ve en önemlisi de toplumsal sürtüşmelere, dengesizliklere neden oluyorsa, bir toplumsal uyum sağlanamıyorsa, o zaman sorun çıkıyor ve “doğru tarih” arayışları başlıyor. Bu, insanların yarattığı bir gerçek diyebiliriz. Bir bakıma da öyle; insanlar kendi gerçeklerini yaratıyor. Ve bu gerçek lafına da ihtiyaç da var. Yapılan işi gizemleştiriyor ama en önemlisi de insanların üstünde olduğu izlenimi veren, aşkın ve güvenilir bir referans noktası yaratıyor. Tarih insandan kopartılıyor, göğe çıkartılıyor ve bize komutlar veren bir güce dönüştürülüyor. Aslında gerçek kavramından kurtulduğumuzda, belki bu durumdan kurtularak tarihin nasıl ortaya çıktığını göreceğiz. Eğer kavgalı tarihler varsa, bu, kavgalı veya geçimsiz gruplar olduğundan ötürü; yoksa kökeni geçmişte olan kavgalardan ötürü değil. Demek ki ilişkiyi tersine çevireceğiz. Ama bu, tarih dediğimiz şeyin, aracın, insan fonksiyonunun, yerini farklı bir şeye bırakmasını da getirebilir. Yere indirilen tarih aynı işlevi yerine getiremeyeceğinden, bu yüzleşme, tarihin yerini başka bir şeyin almasına ve sonunda tüm önemini ve rolünü yitirmesine yol açabilir. İnanılırlığını yitirdiği, aslında tamamen insanların belli işlevleri gerçekleştirmek için icat ettiği bir araç olduğu anlaşıldıktan sonra, o da muhtemelen mitolojinin ve hatta dinsel geçmiş söylemlerinin kaderini paylaşacaktır. Ve gerçeği (ya da tanrısal bir gücü mü) arzulayan insana gelince, ya bu arzusunu tatmin edecek ve toplumsal yaşamını bu şekilde kontrol edecek başka bir araç icat edecek, ya da gerçeksiz yaşamasını öğrenecek.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...