3 Haziran 2009 Çarşamba

Roma / Bizans. Yedinci Yüzyıl Öncesi


Roma İmparatorluğu’nun Konsantin’in ölümüyle I. Theodosios arasındaki dönemde geçirdiği en büyük değişiklik imparatorluğun pagan inançların baskın olduğu dini bir dünyadan tavırları ve kurumlarıyla birlikte Hıristiyanlığın baskın olduğu bir dünyaya dönüşmesi olmuştur. Bu dönüşüm sadece tanrıların yer değiştirdiği veya çok tanrıların yerini tek bir tanrını yer aldığı basit bir değişiklik olarak görülmemelidir. Burada dini hoşgörünün hâkim olduğu ve misyonerliğin görülmediği bir dini zihniyetin yerini tek doğru inancı getirdiğini ve dolayısıyla diğer inançların yanlış olduğunu savunan, saldırganlık derecesinde misyonerliğin görüldüğü bir dini zihniyetin alması söz konusudur. Bu değişiklik, toplulukların zamanla birbirlerine karşı daha saldırgan bir bakış açısı edinmelerini ve birbirlerini müminler ve kâfirler biçiminde kategorilere ayırmalarını getirecektir.

Dördüncü yüzyıl piskoposların Kilise’yi kontrol etmeye başladıkları dönemdir. Bu dönemde piskoposlar curiales sınıfından gelmektedir. Temelde kentli olup yerel aristokrasilerin eğitimli unsurlarındandırlar. Hıristiyan manastır yaşamı veya keşişçilik de bu dönemde belirmiştir. Dünya zevklerinden fedakârlık ve dolayısıyla çilecilik birçok dinde görülen bir özelliktir. Hıristiyan manastır yaşamının kökeni Yahudi çileciliğindedir. İlk Mısır bölgesinde belirmiş keşişçilik zamanla Suriye ve Anadolu’ya yayılarak İstanbul’a kadar ulaşmıştır. Keşişçilik bireysel (eremitic) ve toplu (cenobitic) olmak üzere iki biçimde gelişmiştir. Bu dönemde kadının yeri de değişmeye başlamıştır ama bunu kadının özgürleşmesi şeklinde düşünmemek gerekir. Her ne kadar Hıristiyanlık kadını bir insan olarak kabul etmiş ve ruhani açıdan erkekle denk görmüş ve dolayısıyla kadının korunmasını buyurmuş ve hatta bunun için kurumlar oluşturmuşsa da, diğer yandan da kadını günahın kaynağı olarak görmüş, onu olumsuz bir şekilde tasvir etmiştir. Bununla beraber, bu dönemin çilecilik gelenekleri kadını çocuk yapma, ev kadınlığı ve benzeri zorunluluklardan kurtulma fırsatı sunmuştur. Ayrıca çileci hareket cinselliğin reddi aracılığıyla kadına bedeni üzerinde yeni tür bir otorite sunmuştur.

Toplumsal ve ekonomik koşullar açısından bakıldığında, dördüncü yüzyıl her şeyden önce son yüzyıldır kaybedilmiş koşulların geri gelmesine tanık olmuştur. Fakat bu geri gelişi sağlamak için uygulamaya konmuş reformlar kentlerin temelini oluşturan yerel aristokratların (curiales) yaşamını biraz daha zorlaştırmıştır. İmparatorluğun baskısı altında kalmış yerel aristokratlar yavaş yavaş sorumluluklarını terk etmeye başlamıştır.

Beşinci yüzyılın en çarpıcı yanı, Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyan bir bakış açısı taşımaya başlamış olmasıdır. Her ne kadar tamamen Hıristiyan bir toplumdan bahsetmek henüz mümkün değilse de, Hıristiyan bir kent, Hıristiyan bir mekân ortaya çıkmıştır denebilir. Kiliselerin sayısı artmıştır ama bu basit bir artış değildir. Kiliseler kentlerin yapısını da değiştirmeye başlamıştır. Bu dönemde Hıristiyan kilisesinin en büyük özelliği hayırseverlik olduğundan, kiliseler hayırseverlik faaliyetleri için gerekli çeşitli yapılarla birlikte inşa edilmiştir. Antikçağın klasik mimarisine uygun şekilde inşa edilmiş ilk kiliselerin yerini, günlük faaliyetlerin merkezi olarak antikçağın klasik kentinin merkezi agoranın yerine geçen bu kilise kompleksleri almaya başlamıştır. Fakat kiliselerin yegâne işlevi maddi ve manevi alanlarda çeşitli yardımlarda bulunmak değildir.

Kiliselerin içleri çok büyük boşluklardan oluşuyordu. Bu yapıların Roma bazilikaları ve hamamlarında kullanılan teknikleri geliştirmiş mimarlarının en önemli hedeflerinden birinin, kiliselerin içindeki bu büyük boşlukların sağladığı yükseklik ve genişliklerle oynayarak müminlerin gözlerini kamaştırmak olduğu görülmektedir. Beşinci ve altıncı yüzyıllara ait kiliselerin iç mekânlarının uzunluk ve yükseklikle ilgili unsurları öne çıkarttıkları görülmektedir. Böylece müminler her iki yandaki sütunlar boyunca mihrabın da bulunduğu kilisenin doğu ucundaki çıkıntılı kısma bakmaya teşvik ediliyordu. Bu tür bir tasarımın, Tanrı’nın ne kadar uzak olduğunu ama sonunda onunla iletişime geçilebileceğini ifade etmeye, müminlerde böyle bir duygu uyandırmaya çalıştığı düşünülebilir. Diğer yandan, kiliselerin kubbe veya çatılarının yüksekliğinin ve bu yükseklikten büyük pencereler aracılığıyla aşağıya, kilisenin daha karanlık kısımlarına ulaştırılan ışığın, yine benzer etkiler yaratmak için tasarlanmış olduğu kabul edilebilir.[i] Amaç, Hıristiyanlığın tanrısının azametini sunmak, müminlerle bu boyutta iletişime geçmektir. Müminler, dışarıdan ayrılmış özel bir alanın içindedirler. Kendilerini dışarıdan ayırmışlardır. Kubbe ve tonoz gibi içbükey, sütun gibi dışbükey ve parlak mermer gibi hem görüntüyü yansıtan hem de mekânı biraz daha derinleştiren unsurlar bir yandan müminlerin bakışlarını gerisin geri kendilerine (ama bireyin değil, grubun varlığını öne çıkartacak biçimde) yansıtmakta, bir yandan da cemaati bu mekânın merkezinde tek başına duran bir yapı şeklinde tecrit etmektedir.

İmparatorluğun mekânsal anlamda Hıristiyanlaşması sadece kiliseler aracığıyla gerçekleşmemiştir. Kentlerde Hıristiyan simgeleri taşıyan çeşitli anıtlar dikilmiş, manastırlar, haçlar ve çeşitli başka yapılar, kırsal alanlarda dahil olmak üzere her yerde belirmeye başlamıştır. Hıristiyanlar içinde yaşadıkları çevreyi yeni simgelerle yeniden oluşturmaya, üretmeye başlamıştır. Kamusal geçit törenleri ve festivallerin de sayısı artmıştır. Bu festivallerin aynı zamanda Hıristiyanlaştırılmış bir takvimi yansıtmaları da kitlelerin Kilise’ye daha çok bağlanmasını getirmiştir. Bu dönemde rahiplerin yerel toplumlarındaki rolleri de değişmeye başlamıştır. Özellikle antikçağ kent yapısının temelini oluşturan kent meclislerinin ve bu meclislerle aracılığıyla kentleri için çalışan ve karşılığında belli bir iktidar elde eden varlıklı kent ileri gelenlerinin yavaş yavaş kaybolmaya başlamaları, rahiplere bu boşluğu doldurma fırsatı vermiştir. Böylece rahipler zamanla hem toplumsal hem de adli konularda yerel karar mercilerine dönüşmüştür.

Bu dönemin ve biçimlenmekte olan bu yeni medeniyetin en önemli özelliklerinden biri de kutsal erkek ve kadınların belirmiş olmasıdır. Kutsal kişi görüngüsünden anlaşılması gereken kendisini ilahi bir yaşama adamış insan değildir. Kutsal kişinin bu yeni ortaya çıkmış Doğu Hıristiyan toplumunun merkezine oturmuş olmasının en temel nedeni, onun Tanrı’yla doğrudan ilişki kurabildiğine ve dolayısıyla diğerlerinin kurtulmasına yardımcı olabileceğine dair inançtır. Kutsal kişi mucizeler gerçekleştiren, hastaları iyi eden insandır. Kutsal insanı farklı kılan, onun var olan düzeni, normu aşabilmesi, ilahi olanla ilişkiye girebilmesidir. Yeni bir dinsellik olarak Hıristiyanlığın getirdiği ve Müslümanlıkta da görülecek olan öbür dünya veya öte dünya ve ölümden sonra yaşam düşünceleri bir şekilde bu öbür dünyayla ilişkiye girme gereğini ortaya çıkarmış olduğu düşünülebilir. Diğer yandan, kutsal insan düşüncesinin doğrudan antikçağın dinsellik anlayışından gelen bir gelenek olduğu da kabul edilebilir.[ii] Bir başka bakış açısına göre de, bu görüngüyü imparatorluğun “her şeyin taviz vermez bir titizlikle yürütüldüğü, (…) Tanrı’nın ve imparatorların ceza hukukunun çok sert ve acımasızca uygulandığı, ümidin ise devrimde veya reformda değil, bir avuç güçlü kişinin ara sıra beklenmedik müdahaleleriyle elde edilen umulmadık teveccühlerde yattığı bir dünya”[iii] olmasına bağlayabiliriz. Bu bağlamda kutsal kişi sadece “ara sıra beklenmedik müdahaleleriyle” ortaya çıkan kurtarıcı olmuyor, aynı zamanda var olan medeniyetsel baskılar veya “fazla medeniyet” karşısında bir rahatlama, bir stres atma mekanizması işlevini yerine getiriyordu.[iv] Sonuçta kutsal insan görüngüsünün kaynağı ne olursa olsun, temel amacın, ilahi düzeyde toplumda var olan resmi kanallar dışında bir iletişim olduğu görülmektedir. Kutsal kişinin yerel liderliği yüklendiği, yerel halk adına Tanrı ve imparator ile ilişkiye girdiği görülmektedir. Kutsal insan, yerelin kendisini içinde bulduğu evrensel ağlara ve ilişkilere müdahalesini temsil etmektedir; bunun aracıdır.

Antikçağın Grek-Roma dünyasının örgütlenmesini başından beri iki yapı belirlemiştir: siyasi örgütlenmesiyle kent ve akrabalık ilişkilerinin hâkim olduğu ev halkı yapısı. Bu dönemden bu ikisinin de dağılmaya başladığını görüyoruz. Dönemin mezar taşlarına baktığımızda, ölüler artık ait oldukları ev halkı veya soy bağlamında sunulmamaktadır. O güne kadar (4. yüzyıl) çocuklar ebeveynleri, ebeveynleri çocukları, kardeşler birbirleri için mezar taşları dikerken, mezarların kendileri ailenin dünyadaki yaşamını sürdüren ölü evleri olarak görülürken, artık söz konusu olan, ölmüş olanın adının belirtildiği ve onun ölü olmadığını ebedi yaşam için bir gün dirilmeyi beklediğini gösteren açıklamalarla barındıran daha basit aile kabirleridir. Ölen kişi artık akrabalarıyla değil, Tanrı’yla olan ilişkisi bağlamında anlatılmaktadır.[v]

Bu aynı zamanda hem kent yapılarında hem de kent topluluklarında önemli değişikliklerin görüldüğü bir dönemdir. Her ne kadar çoğu kez antikçağ kentinin ortadan kalkmasından bahsedilse de, söz konusu olan, kentlerin eski zenginliklerini ve itibarlarını ve hatta varlıklarını yitirmeleri değildir. Kentler savaşlar ve doğal felaketler şeklinde arka arkaya gelen yıkımların söz konusu olmadığı birçok yerde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bir kısmı gerçekten de küçülmüştür ama bu imparatorluğun her yeri için geçerli olmamıştır. Anadolu ve Doğu Akdeniz’de kentler varlıklarını sürdürmüştür. Fakat kentlerin bu dönemde biçim değiştirmekte olduklarından bahsedilebilir ki, gerçekten de tiyatroları, hamamları, forumları, jimnazyumları, diğer kamu binaları ve geniş sütunlu yollarıyla antikçağ kenti yavaş yavaş kaybolmaktadır. Antikçağ kenti, kamusal yaşam ve aynı zamanda her açıdan destekçileri olan zengin yurttaşlarının boş zamanlarını doldurmak, onlara iyi bir yaşam için tasarlanmıştır. Bu dönemde bu kent kaybolmaya başlamıştır. Her şeyden önce kamusal alanlar ve kurumlar önemlerini yitirmişlerdir. Büyük binalar ve evler daha küçük bölmelere ayrılırken, kamusal alanlar ve geniş caddeler tacirler ve diğerleri tarafından işgal edilmeye başlanmıştır. Mezarlıklar kentlerin içine taşınmıştır. Bu değişimde her ne kadar Kilise’nin rolünden bahsedilebilirse de (çünkü Kilise tiyatrolar, hamamlar gibi bazı etkinliklere ilkesel olarak karşıdır; bunların kullanımını tasvip etmemektedir), Hıristiyanlık kentsel değişiminin arkasındaki doğrudan neden değildir. Burada değişim süreci içindeki ekonomik ve siyasi ilişkilere de bakmak gerekmektedir. İmparatorluğun kentlerden daha fazla kaynak talebi ve bunu gerçekleştirmek için getirdiği doğrudan (eyalet valileri) ve dolaylı (kent meclislerini ve curiales’leri çökertmesi) bazı politik değişiklikler kentlerin yapılarının kökten değişmesine yol açmıştır. İmparatorluğa hizmetin kişinin kendi kentine hizmetten daha kazançlı bir duruma gelmesi, curia hizmetinden kaçışı hızlandırmış ve böylece kentlerin en büyük destekçileri olan decurion’lar kentlerini yapısal anlamda donatmaya son vermeye başlamıştır. Benzer şekilde, kent yaşamını düzenleyen ve onu ayakta tutan bağları güçlendiren festival ve eğlencelerde de düşüş yaşanmıştır. Sapkınlar ve paganlarla mücadele adına curia düzenini besleyen eğitim sitemine saldırı da bu sürece son darbeyi vurmuştur.

Tüm bu değişiklikler bir yandan kentsel tavır ve pratiklerin ve bununla birlikte kent görüntüsünün değişmesini getirmiştir. Diğer yandansa, kentlerin siyasi yapısı hem özerkliğin neredeyse tamamen yitirilmesi anlamında hem de liderliğin dini liderlere geçmesi anlamında değişmiştir. Kentlerin kaynaklarının idare edilmesi, dağıtımı ve bunun siyasi yapıya yansıtılması dini liderlerin ve bunların dahil olduğu hiyerarşi aracılığıyla da Kilise’nin eline geçmiştir. Elbette burada ne tür bir Kilise iktidarından bahsedildiğini belirtmek gerekmektedir. Hıristiyanlığın ilk evresinde Kilise kent kökenli olmuştur ama beşinci yüzyıldan sonra Kilise liderleri kırsal bölgelerden gelmeye başlamıştır. Dolayısıyla, Kilise liderliğinin kendisi de değişmeden kalmamış, önemli farklılaşmalar yaşamıştır.

Askeri açıdan bakıldığında, İmparatorluk yedinci yüzyıldan önceki en parlak dönemini Jüstinyan (527-565) döneminde yaşamıştır. Getirdiği ağır parasal yüke rağmen, Jüstinyen komutanları Belisarios ve Narses aracılığıyla ciddi bir yeniden fetih hareketine girişmiş ve İtalya’yı, Kuzey Afrika’yı, Batı Akdeniz adalarını ve İspanya’nın Endülüs topraklarını İmparatorluğa katmıştır. Her ne kadar neredeyse eski Roma topraklarının büyük kısmı geri alınmışsa da, bu fetihlerin arkası gelmeyecek ve Jüstinyen’den sonra gelecek savaşlarda bu yeniden fethedilmiş toprakların neredeyse tamamı tekrar kaybedilecektir. Jüstinyen dönemi askeri alandaki başarılarının yanında bir de hukuk alanındaki başarılarıyla tanınmıştır. Roma yasası üzerine Jüstinyen döneminde gerçekleştirilmiş ve Institutes, Digest, Codex Justinianus ve Novellae olarak adlandırılmış dört çalışma, Corpus Juris Civilis adı verilerek dünya tarihinde hukuk çalışmalarının doruk noktalarından biri olarak kabul edilmiştir.

Jüstinyen döneminin ardından Roma İmparatorluğu gözle görülür bir düşüşe girmiştir. Dönüm noktası altıncı yüzyılın sonunda Balkanlarda ortaya çıkacak olaylarla gelecek ve Roma İmparatorluğu kendisini çok büyük bir değişimin içinde bulacaktır.



[i] Gregory, 112.
[ii] Age., 114.
[iii] Brown, 60.
[iv] Magdalino, 51.
[v] Mitchell, 119.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...