7 Haziran 2009 Pazar

Osmanlı'da Hoşgörü Üzerine

"Tarih kitaplarımızda hep Türkler'in Anadolu ve Rumeli'nin yerli halklarına
hoşgörülü davrandıklarından, inançlarına karışmadıklarından falan bahsedilir. Bu
ne kadar doğru? Öyleyse Anadolu nüfusunun çoğunluğu ve Rumeli nüfusunun önemli bir kısmı nasıl oldu da Müslüman oldu? Yoksa sebep daha çok ekonomik olabilir mi
(örn, cizye)? Sizce ne tür koşullar bu derece büyük bir etki yapmış
olabilir?" (Onur)


Bu sorunun cevabı da, geçmişle ilgili birçok soruda olduğu gibi, kolay değil. Bir şekilde din değiştirenlerin geride bıraktıkları kaynaklardan yararlanmamız gerekiyor ama bunların da (eğer bulabilirsek) gerçekleri çarpıtmamış olması pek mümkün gözükmüyor. İslam’ın dinde zorlama olmayacağına, olmaması gerektiğine dair bir hükmü var. Baskı durumunda din değiştirme samimi bulunmayacağı ve hatta kabul edilmeyeceğinden, yazılı kaynaklarda ekonomik nedenlerle din değiştirme itiraflarının kaşımıza çıkmasını beklememeliyiz. Ama geçerli ekonomik argümanlar bulmadan, Müslümanlaşmanın ardında ekonomik kaygılar vardı da diyemeyiz.

Muhtemelen böyle bir kaygı vardı. Ama bunun sadece vergiden dolayı olacağını sanmıyorum. Vergiler ilk başta tepki alır. Bir süre sonra insanlar alışır ve sebep olduğu zorlukları unuturlar. Bence asıl sorun Hıristiyan olmalarından ötürü bazı avantajlarını yitirmiş, bazı ekonomik girişimlerde arka planda kalmış veya alenen baskıya uğramış olmaları olabilir. Bu gibi durumları tespit etmeye çalışmalıyız. Bir başka sebep de iktidar ilişkilerini kaybetmemek veya siyasi mücadelelerde bir avantaj elde etmek olabilir. İlk başta bu adım atılmayabilir. Çünkü yeni gelenin ne kadar kalıcı olduğu belli değildir ama bir süre sonra bu yeni gücün kalıcı olduğuna kanaat getirildikten sonra toplu din değiştirmeler olabilir. Bu arada toplu din değiştirmelerin, var olan bölgeyi dışarıdan gelenlerden korumak gibi bir yararı olduğunu da dikkate almamız gerekiyor. Herkes bir anda Müslüman olursa, dışarıdan gelen Müslümanların o bölge üzerinde fazladan bir iktidarı olamayacaktır.

İnançlara ve hayat tarzına karışmamak diye bir şey söz konusu değildi. İslam’ın bir hoşgörü dini olduğu söylenir ama hoşgörü, vicdan ve ibadet özgürlükleri gibi ilkeler modern ilkelerdir; ortaçağ dinlerinin bu ilkelerle bir ilgisi yoktur. İslam ve Hıristiyanlığın ortaçağda ortak olarak paylaştıkları tektanrıcı kültürel alan veya coğrafya alanıyla sınırlarsak bakış açımızı, bir Hıristiyan İslam dünyasında, bir Müslüman’ın Hıristiyan dünyasında olmasından daha rahattır ve daha özgürdür. Ama bunu abartmamak gerekiyor. Çünkü bir Hıristiyan İslam dünyasında tam anlamıyla özgür değildir. Diniyle girdiği ilişki her açıdan kısıtlanmış ve gözetim altındadır. İslam alemindeki Hıristiyan İslam’ın ayrımcı politikasına maruzdur. İslam dünyasında bir Hıristiyan’la bir Müslüman hiçbir zaman eşit olmadıkları gibi, Hıristiyan, hem kilisesinde, hem ibadetinde hem de yaşam tarzında hiçbir zaman Müslüman’ın müdahalesinin dışında değildir. Bu konularda son karar mercii ideolojik olarak Müslüman’dır. Hıristiyan, varlığını sürdürürken kendi simgelerini ya elden geldiğinde gözden kaçırmak ya da Müslümanları rahatsız etmeyecek şekilde sürdürmekle yükümlüdür. Var olan diyalogun niteliğini daha iyi izah edebilmek için, Abdürrahim Özmen’in “Tur Abdin Örneğinde Etno-Kültürel Sınırlar” çalışmasında alıntıladığı Halife Ömer dönemine ait şu sözleşmeyi okumakta yarar var:


“Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla! Bu yazı bu şehir Hıristiyanalrından, Ömer bin Hattab’a yazılmış bir mektuptur. Ordunuzla üzerimize yürüdüğünüzde, canımızı, ailemizi, malımızı, mülkümüzü ve dindaşlarımızı bize bağışlamanızı istedik. Bunun karşılığında kabul ettiğimiz şartlar dahilinde; yaşadığımız şehir içinde ve dış mahallelerde yeni bir manastır, kilise, hücre ya da inziva yeri kurmayacağımızı; harabeye dönen herhangi bir binamızı onarmayacağımız ya da şehrin Müslüman mahallerinde olan binaları yenilemeyeceğimizi; gece ya da gündüz, Müslümanların kiliselerimize girmesine engel olmayacağımızı; yolcu ve gezginlere kapıları sonuna kadar açacağımızı; Müslüman gezginleri evlerimize buyur edip onlara üç gün yiyecek ve kalacak yer temin edeceğimizi; kiliselerimizde ve evlerimizde casuslara yataklık etmeyeceğimizi ve Müslümanlara düşman olan birini saklamayacağımızı; çocuklarımıza Kuran’ı öğretmeyeceğimizi; Hıristiyan dinini özendirmeyeceğimiz ve kimseyi bu dine davet etmeyeceğimizi; İslam dinine geçmek isteyen akrabalarımızı engellemeyeceğimizi; Müslümanlara saygı göstereceğimizi ve toplantılarımızda yerlerine oturmak istediklerinde ayağa kalkacağımızı; başlık, türban ya da terlik olsun kıyafetlerimizle ve saçımızı ayırarak onları taklit etmeyeceğimizi; onların kullandığı ifadeleri kullanmayacağımızı ve soyadlarını almayacağımızı; eğerli ata binmeyeceğimizi, kılıç kuşanmayacağımızı, silah edinmeyeceğimizi ya da taşımayacağımızı ve yüzüklerimizin üzerine Arapça harfler kazdırmayacağımız; şarap satmayacağımızı, başımızın ön kısmını tıraş edeceğimizi; nerede olursak olalım kendimize has giysiler giyeceğimizi; belimize kuşak bağlamayacağımızı; kiliselerimiz üzerinde haç teşhir etmeyeceğimiz; Müslüman mahallelerinde ve pazar yerlerinde haçlarımız ve kutsal kitaplarımızı göstermeyeceğimizi; kilise çanlarını hafifçe çalacağımızı; yanımızda bir Müslüman varken ibadetimizi yüksek sesle yapmayacağımızı; sokaklardaki geçit törenleri sırasında hurma dalları ve heykellerimizi taşımayacağımızı, ölülerimizi gömerken, Müslüman mahallelerde ve Pazar yerlerinde yüksek sesle dini şarkılar söylemeyeceğimizi ve yanan mumlar taşımayacağımızı; Müslümanların mülkiyetinde olan köleleri ve casusları evimize almayacağımızı; hiçbir Müslümana vurmayacağımızı söyledik ve bu konuda söz verdik. Kendimiz ve dindaşlarımız adına bu konularda dikkatli olmaya söz veriyor ve sizden bizi himaye etmenizi bekliyoruz; ve bu anlaşmanın herhangi bir maddesini ihlal ettiğimiz taktirde, ceza olarak himayenizi kaybedeceğimizi ve bize düşman ve asi muamelesi yapmakta serbest olacağınızı biliyoruz” (Yuhannan, 1916: 85-88; Arnold, 1986: 52-53).

Bu sözleşmenin içerdiği ilkelerin Tanzimat dönemine kadar çok fazla değişmeden sürdüğünü söyleyebiliriz. Elbette bazı göz yummalar olmuş, burada bahsedilen kurallara her zaman sıkı sıkıya uyulmamış olabilir. Ama neticede ideolojik çerçeve buydu ve her zaman Hıristiyanların zararına olacak şekilde uygulamaya sokulabilecek konumdaydı. Kiliselerin camilere dönüştürülmesi bile hoşgörü iddiasını çürütmektedir. Bu koşullar altında insanların din değiştirme eğiliminde olacaklarını tahmin etmek zor değil. Elbette çok daha büyük bir baskı söz konusu değildir. En azından bu ilkelere uyulduğu sürece Hıristiyanların ve Yahudilerin kendi dinlerinde kalmalarına ve nispeten daha sınırlı bir şekilde dinlerinin gereklerini yerine getirmelerine izin verilmiştir. Bu açıdan bakıldığında ortaçağ dünyasında Müslümanlık Hıristiyanlıktan bir adım ileridedir. Ama bunun modern hoşgörü ilkesi, vicdan ve ibadet özgürlükleriyle bir ilgisi yoktur. Bu daha sonra Avrupa’da ortaya çıkacaktır ve böylece Hıristiyan Avrupa İslam aleminin önüne geçecektir. Burada tabii şöyle bir noktaya da dikkat çekmek gerekmektedir. İslam her zaman baş rakibi Hıristiyanlıkla bir arada var olmuşsa da, Hıristiyan Avrupa böyle bir deneyim yaşamamıştır. Müslümanların aralarında yaşamasına neredeyse günümüze kadar izin vermedikleri için, modern çağın hoşgörü ilkesiyle, vicdan ve ibadet özgürlükleri aslında Hıristiyanlar arasında gelişmiştir. Daha karışık, yani Hıristiyan olmayan unsurların bulunduğu bir ortamda bu gelişim nasıl bir yöne doğru kayardı bilmiyoruz. Yani Avrupa’da doğmuş bu ilkeler nispeten daha kolay bir ortamda yeşermiştir. Sonuçta birbirine rakip mezheplerin her biri temel ilkeler açısından aynı noktadaydı. Bunu da dikkate almak gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında, hoşgörü ilkesiyle, vicdan ve ibadet özgürlüklerinin ilk büyük deneyiminin Osmanlı’nın son dönemi olduğunu söyleyebiliriz ki, bu da neticede çok başarılı olamamıştır diyebiliriz.

1 yorum:

  1. Yukarıda listelenen kısıtlamaların benzerleri bildiğim kadarıyla Selçuklu ve Osmanlı'da da uygulanmış. Aralarında ne gibi benzerlikler ve farklar var?

    Beri yandan, Türk İslamının Arap İslamından daha hoşgörülü ve ılımlı olduğunu ve Türklerin bunu gayrimüslimlere olan tutumlarına da yansıttıklarını savunan yaygın bir görüş var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Temeli var mıdır?

    Son olarak, Anadolu'nun yerli halkının büyük bir bölümünün (Ermeniler ve Bizans öğretisine aykırı yorumları veya davranışları olan diğer grup veya kişilerden daha fazla çıkmış olabilir), Kilise'nin katı, hoşgörüsüz din anlayışındansa Türk-İslam tasavvufunun hoşgörülü yorumunu (Mevlana, Yunus, Hacı Bektaş, vs.) tercih edip Müslüman olduğunu söyleyenler de var. Kimileri de Bizans'ın uyguladığı yüksek vergilerden bunalan yerli halkın Türklerin gelmesiyle ekonomik olarak rahatladığını ve bu yüzden İslam'a sempati duymaya başladığını söylüyor. Bu iddialar ne kadar doğrudur?

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...