13 Haziran 2009 Cumartesi

Hıristiyanlık - Ortodoks Öğretinin Yerleşmesi

Hıristiyanlığın Roma tarafından kabulüne kadar olan dönem, tek bir kilisenin yığınlarca kilisenin arasından sıyrılmaya ve ortodoks kiliseye dönüşmeye çalıştığı dönemdir. Birçok yerel kilise birbirinden bağımsız bir şekilde aynı coğrafyayı paylaşmaktadır. Hıristiyanlığın Roma tarafından kabulünden hemen önce, ortodoks bir yapı ve kilise artık biçimlenmiştir. Bu andan itibaren gördüğümüz durum, bu kilisenin kendisini hem pagan inançlara hem de diğer Hıristiyanlık versiyonlarına karşı kabul ettirmeye çalışmasıdır. Bu açıdan baktığımızda, hem Anadolu’da hem de ortodoks kilisede parçalı bir yapının mevcut olduğunu görürüz. Bu ikisi arasında bir ilişki yoktur. Ortodoks kilisede gördüğümüz parçalı yapı, kilisenin kendi iç tartışmalarından kaynaklanmaktadır. Kilise dışında var olan parçalı yapıysa, ortodoks kiliseyle bu kilisenin dışında kalan diğer kilise veya dini yorumların ürünüdür. Örneğin, Kapadokya hayli ortodoks bir yapı gösterirken, Frigya ve Lycanoia (her ikisi de orta Anadolu sayılır) daha farklı bir yapıya sahiptir. Bitinya (Marmara’nın doğu ve kuzeydoğusu) ve Frigya’nın sapkın olarak nitelendirilen Hıristiyanlık versiyonları uzun süre dayanacak ve ortodoks kilisenin başına dert olacaktır.
Diğer yandan bir de ortodoks kilisenin kendi içinde süren tartışmalar vardır ki, bunlar uzun vadede üç parçaya bölünmesini getirecektir. Bölünme aslında üçten fazla parça getirir. Bunların bir kısmı zamanla ortadan kalkar, bir kısmı da günümüze kadar gelir, ama konuya Bizans tarihi açısından baktığımızda, üç farklı parça görmek mümkündür. Bunlardan biri Tekdoğacılarla (monofizitler) İkidoğacılar (diofizitler) arasında olan çatışmanın çıkardığı iki grup ve diğeri de İkidoğacıların kendi aralarında Katolikler ve Ortodokslar olarak ayrılmasının sonucu olan iki gruptur. Burada birinci çatışmanın İkidoğacıları, ikinci çatışmanın Ortodoks ve Katoliklerini temsil eder. Sonuç olarak tekdoğacılar, Rum Ortodokslar ve Katolikler olarak tanımlayabileceğimiz üç gruptan bahsedebiliriz.

Hıristiyanlığın bugünkü şeklini kazanması uzun zaman almıştır; neredeyse dört yüz elli yıllık bir süre söz konusudur. Fakat sonunda ortaya çıkan gene de tek bir şekil değil, çok parçalı bir yapı olmuştur. Burada ne Hıristiyanlığın kendisini oluşturma evresindeki tüm tartışmalara gireceğiz, ne de gireceğimiz tartışmaların tüm ayrıntılarına değineceğiz. Konumuz Anadolu Tarihi olduğu için daha ziyade Anadolu’yu ilgilendirmiş olan tartışma ve bölünmelere değineceğiz. Hıristiyanlık öğretisinin şekillenmesinde rol almış tartışmaları kabaca iki grupta toplayabiliriz.

Teslis (Üçlü Birlik) öğretisinin yerleşmesi – İznik ve İstanbul Konseyleri

Bunlardan birincisi İsa’nın doğasının niteliği üzerine olan tartışmaydı. Yani İsa insan mıydı? Yoksa Tanrı’yla aynı özden mi geliyordu? İskenderiyeli iki Hıristiyan tanrıbilimci Athanasius ile Arius arasında ortaya çıkan bu tartışma, 325’de İznik Konseyi’nin toplanmasıyla sonuçlanır. Arius, Tanrı’nın İsa’dan önce var olduğunu, İsa’nın ve dolayısıyla Tanrı’nın Kelamı’nın (mesajının) Tanrı tarafından yaratılmış olduğu iddia eder. Athanasius ise İsa’nın Tanrı’yla aynı özden geldiğini, İsa’nın, yani Tanrı’nın Kelamının, yaratılmamış olduğunu, aksine hep var olduğunu savunur. Bu tartışma yeni değildir. Neredeyse son üç yüzyıldır sürmektedir. İsa’nın Tanrı’yla aynı özden olmadığını iddia eden yaklaşımların hepsi Kilise tarafından sapkın akımlar olarak tanımlanır. Bu akımlardan biri de, Antakya Patriği Samsotalı Pavlos’a aittir (260-272). Pavlos’a göre, İsa tam ve mükemmel bir insandır. Evet, Meryem’den mucizevî bir şekilde doğmuştur, ama Kutsal Ruh kendisine daha sonra gelmiş ve bu sayede de peygamber olmuştur. Görevini tamamladıktan sonra da, Kutsal Ruh onu terk etmiştir. Samsotalı Pavlos Antakya Konseyi (268) tarafından sapkın ilan edilecektir. Burada Pavlos’un öğretisiyle Müslümanlık arasında bir benzerlik göze çarpmaktadır. İznik Konseyi, Tanrı ile İsa’nın aynı özden geldiklerini ilan ederek Ariusçululğu reddeder. Aynı zamanda ilk kez ortodoks imanın ilkelerini resmi bir şekilde belirleyen bir itikat da saptar. Fakat İznik Konseyi’nin en önemli sonuçlarından biri, Konstantin’e imparatorlukta dini birliği sağlama fırsat ve aracını vermesidir. Fakat bu konsey Ariusçuluğun sonunu getirmez. Aksine, tartışmalar kızışır. Bu sefer de Kutsal Ruh’un Tanrı’yla ilişkisi olmadığını savunan ve bu yüzden Kilise’nin sapkın damgasını yemiş bazı akımlar belirir. İstanbul Konseyi de (381) bu sorunu çözer ve Kutsal Ruhu Teslis’in içine dahil eder. Teslis, Hıristiyanlığın Üçlü Birlik (Tanrı, İsa ve Kutsal Ruh) veya Birliğin Üç Yüzü öğretisine verilen addır. Teslis öğretisi Müslümanlar arasındaki yaygın inancın tersine, Hıristiyanlar için üç ayrı Tanrı anlamına gelmez. Üçlü Birlik, Tanrı’nın üç farklı şekilde var olmasını temsil eder. Buna rağmen bu konuda tartışmalar belirmiş ve Teslis öğretisinin üç tanrı fikrini reddedecek şekilde yerleşmesi neredeyse dört yüz yılı bulmuştur. İznik (325) ve İstanbul (381) Konseyleri bu konuyu bir sonuca bağlamıştır. Kilise, sırası geldikçe, dinle ilgili uzlaşmazlıkları çözmek için papazların bir araya getirildiği çeşitli konseyler örgütlemiştir. Bunların bir kısmı ekümenik (evrensel) kabul edilmiş, bir kısmı da yerel konseyler olarak tanınmıştır. Samsotalı Pavlus’u reddeden Antakya konseyi yereldir. Bu arada ekümenik konseylerin hepsi, Hıristiyanlığın tüm versiyonları tarafından kabul edilmemektedir. Farklı mezhepler farklı ekümenik konsey listelerine sahiptir. Bu derste sadece Rum Ortodoks Kilisesi’nin kabul ettiği ekümenik konseylerden bahsedeceğiz.

Mesih’in doğası tartışmaları (Kristoloji) – Kadıköy Konseyi

Teslis öğretisinin yerleştirilmesiyle her şey çözüme bağlanmamıştı. Bu sefer de İsa’nın doğası üzerine tartışma ve ayrılıklar baş gösterir. Bu, Hıristiyanlığın şekillenmesi sürecindeki tartışmalarda ikinci grubu temsil eder. Bunların arasında en ciddi olanlardan biri, İstanbul Patriği de olacak olan Nestorius (428-431) tarafından başlatılandır. Nestorius’un düşüncesinin özü, Meryem’i Tanrı Anası olarak adlandırmak istememesidir. Çünkü (Nestorius’a göre) İsa’nın biri insani diğeri ilahi (kutsal) olan iki doğası birlikte hareket etmesine rağmen tek bir varlık veya kişi olacak şekilde birleşmemiştir. Meryem, insan olan İsa’yı doğurmuştur ve bu yüzden de Tanrı Anası değil, Mesih Anası’dır. Yani vücut kazanmış Tanrı kelamını doğurmamıştır. İsa’ya Tanrısal kelam daha sonra, vaftiz olduğu sırada gelmiş ve çarmıha gerildiği anda da onu terk etmiştir.

Bu tartışma daha ziyade İmparatorluğun iki önemli ilahiyat (tanrıbilim) ekolü arasındaydı. Bunlardan biri, Nestorius’un da ait olduğu Antakya Tanrıbilimi’ydi. İsa’nın ilahi yanının aşırı derecede öne çıkarılmasından çekinen bu tanrıbilim, İsa’nın iki doğasının ayrılığı üzerinde yoğunlaşıyordu. Diğer yandan en büyük rakibi İskenderiye Tanrıbilimi’yse, İsa’nın ilahi yanını öne çıkartıyor ve iki doğanın birlik içinde olduğunu iddia ediyordu. Daha sonra imparatorluğun başına bela olacak Tekdoğacılık (Monofizitçilik), İskenderiye Tanrıbilimi’nin aşırı ucudur. Zafer, İskenderiye tanrıbilimcilerinden Cyril’indir. Efes Konseyi’nin (431) başına getirilmesini sağlayan Cyril, Nestorius’un aforoz edilmesini ve İsa’nın ilahi olan tek doğadan oluştuğu öğretisinin kabul edilmesini sağlar. Bu arada, daha önceki konseylerde adı bile geçmeyen Meryem’e, bu konseyde Tanrı Anası (Teotokos) unvanı verilir. Bu konseyin bir diğer sonucu da, İstanbul Kilisesi’nin kâğıt üzerinde mahkûm edilmesi ve liderliğin İskenderiye Kilisesi’ne geçmesi olmuştur. Bu da başka bir sorundur; kiliseler arasında bir liderlik mücadelesi de mevcuttur. Fakat İsa’nın doğası üzerine olan kavga sona ermemiştir. Bu sefer de, İstanbul ve Roma Kiliselerinin birleşerek Tekdoğacılığa saldırdığı, Hıristiyan dünyasında büyük yankılar uyandıran Kadıköy Konseyi (451) toplanır. Kadıköy Konseyi, her şeyden önce, İsa’nın tek doğalı oluşuna son verir; İsa iki doğalı ilan edilir. İki doğa, tek bir varlık veya kişidedir. Hem Antakya hem de İskenderiye tanrıbilimlerinin aşırılıkları reddedilir. Ayrıca bu konseyle birlikte İstanbul Kilisesi de liderliği ele geçirir. Bu değişiklik, daha sonra İstanbul ve Roma Kiliselerini karşı karşıya getirecektir. Bir önceki konseyde dörde çıkan patrik sayısı da (Antakya, İskenderiye, Roma, İstanbul), Kudüs’ün eklenmesiyle beşe çıkar. Buna rağmen Kadıköy Konseyi tekdoğacılık sorununu çözemez. Doğu Hıristiyanlığı kendi yoluna gitmeyi seçer. Tekdoğacılarla İkidoğacılar arasındaki bölünme süreci bu tarihten sonra hızlanır.

1 yorum:

  1. Küçük bir düzeltme yapmak istiyorum. Samsatlı Pavlos Kutsal Ruh gelince İsa'nın peygamber (prophet) olduğunu söylemez. Pavlos onun yerine Tanrı'yla bir olduğundan, birleştiğinden bahseder. Ama burada kastettiği özsel anlamda bir birleşme değil, iradede ve harekette birliktir. Ama sizin dediğiniz gibi Pavlos'a göre Tanrı sadece Baba'dır. Oğul Tanrı olmamıştır, ama her haliyle Tanrı'dan ayırdedilemez hale gelmiştir.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...