6 Haziran 2009 Cumartesi

Helenistik Dönüşüm

MÖ 5. yüzyıl Atina’sının en iyi örneğini oluşturduğu Yunan polislerinin dünyası zamanla değişecektir. Büyük İskender’in (MÖ 336–323) başlattığı siyasi dönüşüm İskender’in ardından beliren Helenistik Krallıklar tarafından sürdürülmüştür. İskender’in aksine, Helenistik krallar doğuyla batının kaynaştırılmasına, yeni ve evrensel (bu coğrafyada yaşayan insanlara göre) bir kültürün yaratılmasına inanmamıştır. Dolayısıyla İskender’in başlatmış olduğu politikalara süratle son verilmiştir. En büyük değişiklik monarşinin geri gelmiş olmasıdır. Polis monarşi fikrine yabancıdır, kralla ne yapacağını, krallı nereye koyacağını bilemez ama kral kalıcıdır. Bir yere gittiği yoktur ve polisler o güne kadar titizlikle korudukları güçlerini artık kaybetmiştir. İktidar Helenistik krallara geçmiştir.

Polisin temsil ettiği dünya açısından bakacak olursak (polis, kenti ve kentin çevresindeki köyleri kapsayan topraklardan oluşuyordu), sınırlar büyümüştür. Ortaya geniş topraklarıyla krallıklar çıkmıştır. Düne kadar kendi bölgesindeki iktidarın üreticisi konumundaki polis artık hem bu konumunu yitirmiş, hem de iktidarın merkezinden uzaklaşmıştır. Tanrılarla ilişkiye geçme hâlâ büyük çapta polislerin işidir. Helenistik kral polislerin dini ilişkilerini değiştirmeye, yeni inançlar dayatmaya çalışmaz. Aksine, kurmuş olduğu iktidarı sürdürmenin bir yolu polislerle olumlu ilişkiler oluşturmaktan geçmektedir. Diğer yandan, aynı durum polis için de söz konusudur. Bu yeni dünyada diğerlerinden daha fazla güç edinmenin yolu, bir şekilde krala itibar kazandırmasına, onu içine almasına bağlıdır. Siyasi ilişkiler açısından tarafların birbirini tanıması gerekmektedir. Fakat polis için daha da önemli olan, yeni koşulları anlamlandırmak, iktidarın yitirilmesini yeni iktidar türüyle birlikte gerekçelendirmektir.

Hükümdar ya da kral kültü bu gelişmenin bir sonucudur. Hem polisin dışında hem de evrende yeni bir güç belirmiştir: Helenistik kral. Polis, dini kahraman biçiminde bir güç türüne aşinadır; tek güç türü tanrı değildir. Fakat monarşi, o güne kadar geçerli olmuş demokrasi yönetimine de terstir. Poliste o güne kadar bir kral olmamıştır ama bu yeni kral bir de dışarıdan gelmektedir. Fiziksel varlığı ancak tek bir poliste söz konusu olabilirdi. Tanrı ve tanrıçalar gibi tüm evreni kaplaması, polislerin hepsinde var olması mümkün değildir. Tanrı ve tanrıçalarla ilişkiye geçmenin yolu poliste bulunan tapınaklar ve bunlarda gerçekleştirilen kurban ayinleridir. Eğer Helenistik kral da bir güç olarak görülecekse (ki polisin siyasi varlığı, mevcudiyetini etkileme açısından bakıldığında bariz biçimde bir güçtür ve dolayısıyla da tanrı), o zaman her şeyden önce bu güçle polis adına ilişkiye geçmenin bir yolunun geliştirilmesi gerekmektedir. Polis dininin özünü güçle girilen ilişki oluşturduğundan, antikçağ polis dindarlığının (ve genelde tüm antik çağın) güçle saplantısından ötürü, yeni belirmiş güç kaynağınla ilişkiye girmenin koşullarını yaratmamak mümkün değildir. Hükümdar kültünün ortaya çıkışına bu açıdan baktığımızda, Helenistik dünyada kralların sağken kutsallaştırılmasının insanların tanrılarla krallar arasındaki farkı görmemesinden değil, aksine her ikisinin de aynı güç kategorisine ait olduğunu açık bir şekilde görmüş olmalarındandır. Böylece yeni bir güç ve bunu temsil eden yeni bir kült doğmuştur. Fakat Helenistik dönüşüm aslında bundan ibaret değildir. Gücün tanrılaştırması yeni bir şey değildir, kentsel dinsellik açısından çok doğal bir gelişmedir.

Asıl dönüşüm polis dünyasının bireyinin yaşadığı zihniyet değişikliğiyle ilgili olmuştur. Hükümdar kültünün ortaya çıkması polisin sınırlarını aşan daha küresel bir dünyanın belirmesiyle ilgili bir değişikliktir. Küresel dünya olarak ifade ettiğimiz şey, günümüz standartları açısından baktığımızda elbette çok küçük bir dünyadır ama antikçağ insanının yaşadığı değişiklik açısından hiç de küçümsenmeyecek bir büyüme söz konusu olmuştur. O güne kadar polisin temsil ettiği düzen ve refah için tanrılarla girilen ilişkilere, bir de krallıkla girilen yeni bir ilişki eklenmiştir. Poliste düzeninin sağlanması işine bir krallıkta düzenin sağlanması eklenmiştir ve bu yeni gelişme poliste düzenin sağlanmasını arka plana da itmiştir. Bu da bireyin varlığını anlamlandırması çabasının farklı bir boyuta taşınması anlamına gelmiştir. Diğer yandan, bu gelişme bireyin daha karamsar bir bakış açısı geliştirmesini de getirmiştir. Neticede daha farklı ve daha üst düzeyde bir gücün ortaya çıkmasının nedeni polisin kendi çabasının sonucu değil, polise tecavüz edilmesinin sonucunda gerçekleşmiştir. Polisin gücü geliştirilerek daha üst bir boyuta taşınmamış ama bu güç geçersiz kılınmıştır. Bu açıdan bakınca, geleneksel kültlerin gücünde bir azalma olmuştur. Toplumsal bireyin varlığını anlamlandırması, kimliğinin kaynağı olan grupların güçlerini yitirmesinden ötürü önemli bir sarsıntıya uğramıştır. Birey güçten ve dolayısıyla da ilahi olandan uzaklaşmıştır; bireyin iç huzurunun bağlı olduğu bu sistemin bir şekilde tekrar ona doğru yaklaştırılması gerekiyordu.

Bu noktada, düzenin sağlanması için ilahi güçlerle ilişkiye girmek olan dini amacın değiştiğini görüyoruz. İlahi güçlere ulaşmayı o güne kadar sağlamış bağlantı kopmuş olduğundan, artık asıl mesele ilahi güçlere ulaşmayı sağlayacak yeni bir yol geliştirmektir. Çünkü sorun artık hem ilahi güçlerden uzaklaşmayı durdurmak hem de onları başkalarıyla paylaşmaktır. Birey ne yapmalıydı ki ilahi güçlerle ilişkiye girmenin eski düzene benzer şekilde etkili bir yolunu bulabilmeli, bu güçlere nasıl ulaşmalıydı? Bundan başka, geleneksel kültlerin güçlerini yitirmesi bir güvensizliğe, yeni güven kaynaklarına ve en önemlisi de bunun bireysel bir şekilde yapılması gerektiği fikrine yol açmıştı. Birey, bu yeni dünyada kişisel dinsel huzuru getirecek yolu veya yolları bulmak için bu işi başaracak örgütlenmeler bulmak, bunlara dahil olmak zorundaydı. Toplumsal birey zihniyetinin bir gece içinde değişmeyeceği ortadaydı ama aranılanı sağlayamayan toplumsal gruplarda ısrar etmenin de bir anlamı yoktu. Üstelik sorun ilahi güçlere ulaşmanın bir yolunu bulmak ve bu da bireyin kendi çabalarıyla ve kendisi için başaracağı bir uğraşa dönüşünce, bireyin kendisini topluluğa uydurma fikri de yerini bireyin kendisini kurtarmasına, bireysel kurtuluşun yolunun bulunmasına bırakmaya başlamıştı. Bireyin kendisi için ilahi güçle ilişkiye girmesi, kendisi için bir talepte bulunmaya başlaması, Helenistik dönüşüm olarak adlandırılan büyük bir değişiklikti. Bu yeni bir dinin veya kültün belirmesi anlamında bir değişiklik değildi. Yeni kültler elbette beliriyordu. Bireysel kurtuluş fikri sadece bireysel çaba şeklinde bir dönüşüm değildi. Bireyin bir gruba dahil olması fikri tamamen kaybolmamıştı. Sadece grupla olan ilişkisinin doğası farklılaşıyordu ama daha da önemli olan, bireyin kurtulmak için ilahi güçlerle ilişkiye geçmenin bir yolunu bulması gerektiği anlayışıydı ki, bu aslında dindarlığın kendisinde bir zihniyet dönüşümü anlamına geliyordu. Dindarlığın tanımı değişmişti. O güne kadar polisin tanrılarla ilişkisini düzenleyen simgesel dünyanın etkili olduğuna inanma ve bu yönde gerçekleştirilen ayinlere etkin bir şekilde katılma anlamına gelen dindarlık, artık bireyin kendisi için farklı simgesel dünyalar yaratma ve/veya bu dünyalara katılmaya dönüşmüştü. Polisin geliştirdiği simgesel dünyanın etkili olduğuna inanılmıyordu. Farklı ayinler geliştiren toplulukların dikkate alınması önem kazanmıştı ve bu da kurtuluşun polisin sunduğu sistemin dışında olduğu anlamına geliyordu.

Bu dönüşüm yoktan var olmuş değildi. Yunan dini sadece kentsel kült olarak adlandırdığımız polis-öncelikli ayinler bütününden oluşmuyordu. Dindarlığın neredeyse tamamen toplumda düzenin sürdürülmesinden oluştuğu doğruydu. Bireyin geleceği fikri ya çok cılızdı ya da yoktu; ilk önce ve her zaman söz konusu olan polisin geleceğiydi. Helenistik krallıkların değiştirdiği dünyaya uyum sağlama sorunu da ilk önce polisin geleceği açısından ele alınmıştı. Oysa meselenin diğer yüzü de bireyi içeriyordu. Yunan dininin polis dünyasından oldukça arka planda kalmış ve bugün genellikle adak dini olarak adlandırdığımız bir unsuru daha vardı; cılızdı, tamamen arka plandaydı ama vardı. Adak dini, bireyin geleceğini kontrol etme çabalarından oluşuyordu ve adından anlaşılabileceği gibi, genelde bu amaç doğrultusunda gerçekleştirilen adaklardan oluşuyordu. Helenistik dünyanın değişen koşulları kentsel dine olan güveni azaltırken, adak dinine olan güven de artmaya başlamıştı. Adak dininin artan popülerliği Helenistik dünyanın koşullarında gizem dinleri/kültleri dediğimiz oluşumlara neden olmuştu. Mitra, Kibele, İsis, Dionisos gibi ilahi güçlerin çevresinde oluşan gizem dinleri, her şeyden önce, adından da anlaşılacağı gibi, dışarıya kapalı gruplardı. Polisin kamuya açık kültlerinin aksi bir durumdu bu. Bu yüzden de bu inançlar veya kültler hakkındaki bilgimiz oldukça sınırlıdır. Gizem kültlerinin ikinci önemli özelliği kişi temelli olmalarıydı. Elbette hâlâ bir gruba ve bu grubun ayinlerle oluşturduğu dünyaya dahil olmak söz konusuydu ama bu, kişinin seçimi olarak gerekçelendiriliyordu. Kişi kendi alacağı kararla ve kendisi için bu kültlere katılmayı seçmiş ve katılma evresi de bir olağanüstü kişisel deneyim olarak tasarlanmıştı. Düzeni sürdürmek için ilahlar üzerine oluşturulmuş kamusal mit veya mitlerin yerini, kişisel kurtuluş için düzenden sorumlu ilahi güce ulaşmanın gizemsel bilgisi almıştı. Sadece belli bir gruba ait olarak görülen bu bilgi, gruba ait olmayan diğer kişilerden saklanıyordu. Bu bilginin sadece belli bir gruba katılarak edinilmesi zamanla doğru inanç kavramına gidecek sürecin başlangıcıydı. Ne de olsa bu kültlere katılım, kişisel kurtuluşun tek doğru yolu olduğuna inanılmasından ötürüydü. Bu yolu belli bir grupla sınırlamanın da, sonunda doğru inancın kulları kavramına gideceği ortadaydı. Fakat hâlâ çoktanrıcı dünyanın hoşgörüye dayanan, çeşitli dinlerin bir arada olmasının doğal kabul eden, aynı anda birden farklı inanca dahil olmayı garip görmeyen zihniyet baskındı. Gizem kültlerinin özel bilgiye dayanan kurtuluş anlayışı, daha sonra tektanrıcı dinlerin ortaya çıkmasıyla birlikte belirecek olan herkesin doğru inancı veya yolu kabul etmesi anlayışına karşılık gelmiyordu. Gizem kültleri kurtuluşa giden doğru yol olduklarını ima ediyor olmalarına rağmen, diğer rakip kültlere karşı düşmanca tavır almak, gruptan atılmayı da içeren katı kurallar dayatan sistem oluşturmak gibi yaklaşımlar henüz mevcut değildi. Gizem kültleri, bireyin Helenistik dünyanın yeni koşullarındaki güç ilişkilerinde referansız kalmış olmasından ötürü üretilmiş bir çözümdü. Polisin sadece toplumsal düzeni sürdürmeye dayanan sistemine bir tepki olarak da düşünülebilir. Benzer şekilde, gizem kültlerini polis hiyerarşisinin evrensel düzeyde yeniden oluşturulduğu bir dünyada, bireyin artan iletişim hacmi ve bilgi kaynakları sorununu (bilgi kaynaklarında artış kontrolün daha karmaşık bir faaliyet haline gelmesine neden olur) kapalı ve belli sayıda kişiye hizmet eden bir dünya oluşturarak çözme çabası olarak da düşünebiliriz: Yerelin yeniden oluşturulmasıyla evrenselin reddi.

Gizem kültleri herkese açık olmamalarından ötürü hiçbir zaman daha sonra ortaya çıkacak tektanrıcı dinler kadar uzun ömürlü olmamıştır. Bireye öncelik veren ve bireyin kurtuluşu için ilahi güçle doğrudan ilişki kurulmasını savunan tektanrıcı dinler, özellikle Hıristiyanlık ve Müslümanlık, bu ideolojiyi evrensel bir çaba şeklinde tasarlayarak gizem kültlerinden farklı bir gelişimin parçası olmuşlardır. Bireyin kurtuluşu (yalnız kalmış ve çeşitli eziyetlerden sonra kurtuluşa ulaşan birey) fikrinin başlangıcı gizem kültleriyle beliren yeni bir dindarlık yaklaşımının sonucu olsa da, bunun çok daha farklı bir dindarlık anlayışına dönüşmesi tektanrıcı dinlerin belirmesiyle gerçekleşecektir.


Helenistik Boyut
Tek bir cümleyle ifade edecek olursak, Helenistik Dönüşüm’ün arkasındaki temel itici güç yerelden evrensele geçişin getirdiği sarsıntılardır. Krallıklarla imparatorlukların belirmesi o güne kadar sorunsuz şekilde var olmuş toplulukları ve bu toplulukları oluşturan bireyleri yepyeni bir gerçeklikle karşı karşıya getirmiştir: Güç kaynakları veya güç alanlarının evrensel boyutlar kazanması. O güne kadar doğrudan gözlemlenebilen dünyevi güçler artık doğrudan gözlemlenemeyen bir yapıya bürünmüştür. Bu güç kaynaklarının etkilerini hissetmek mümkün olmasına rağmen, kendilerini görmek veya bu güçlerle doğrudan ilişkiye girmek artık mümkün değildir. O güne kadar topluluğu yönlendiren bu gücün kaynağı artık topluluğun kendisi değildir. Üstelik aynı güç diğer toplulukları da aynı şekilde etkilemekte ve yerel koşullara bağlı farklılıklar da göstermemektedir.

Burada söz konusu olan değişiklik aslında bir imparatorun ortaya çıkması değildir. Her ne kadar gücün kaynağı veya kendisi sokaktaki bireye bir kral veya imparator olarak gözükmekteydiyse de, gerçekleşmekte olan asıl değişiklik iletişim ağlarının boyutlarının büyümüş ve dolayısıyla da bu ağların bir düğümünü teşkil eden bireyin rolünün, onun bu ağları etkileme gücünün değişmiş olmasıdır. Helenistik Dönüşüm, bireyin payına düşen gücün miktarının arttırılması çabalarından ötürü ortaya çıkan bir dönüm noktasıdır diyebiliriz. Neyin dönüm noktası olarak tanımlanabileceği son kertede gözlemcinin kendi döneminden yola çıkarak geliştirdiği tercihlerin sonucu olsa da, Helenistik dönemde iletişim ağlarının önemli miktarda artış gösterdiği inkâr edilemeyecek derecede açıktır. Bu artışın topluluklar düzeyinde çok önemli değişikliklere neden olması gerektiği de o derece açıktır. Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus bu dönemdeki topluluk sayısının ve dolayısıyla da topluluksal kimlik sayısının bugünkünden çok daha fazla olduğudur. Ve bu dünyada evrensellik henüz yabancı bir kavramdır. Siyasi düzeyde evrenselliğin (ki bunun ilk örnekleri Pers ve İskender imparatorluklarıdır) bir şekilde farklı düzeylerde de sağlanması gerekmektedir. Yani o güne kadar bölgesel düzeyde anlaşılmış olan düzen sorununun evrensel boyutlara taşınması zorunluluğu belirmiştir. Bu da, dolayısıyla, çeşitli direnişlerle karşılaşmıştır. Düzenin evrensel boyutlarda oluşturulması gerektiği fikri her zaman bu yönde stratejilerin geliştirilmesini getirmemiş, ilk başlarda daha ziyade yine eskisi gibi bölgesel stratejilere başvurulmuştur. Örneğin, Hıristiyanlık ve Müslümanlık evrensel stratejilerdir ama bu noktaya ulaşmak için çeşitli bölgesel stratejilerin denenmesi gerekmiştir. İsa’nın farklı bir Yahudi mezhebi geliştirmesi bir bakıma bölgesel/yerel bir stratejidir. Her ne kadar içerik olarak Tanrı’nın evrensel krallığı fikrini getirerek evrensel bir strateji geliştiriyor gibi gözükse de, bu mezhep neticede Pavlus dönemine kadar gerçek anlamda bir evrensel stratejiye dönüşmemiştir.

Helenistik dönemde değişen tek şey dil değildir, aynı zamanda dini boyutta farklı bir gramerin de ilk tohumları atılmıştır ve Helenistik Dönüşümün getirdiği en büyük değişiklik de budur. Evrensel güç ağlarının belirmesi bölgesel güç ağlarının eski önemini azalttıkça, topluluklar ve bireyler de bu sorunu kendi avantajlarına çözmek, yani eski düzeni yeniden oluşturmak için çeşitli stratejiler geliştirirler. Bu stratejiler, her ne kadar eskinin yeniden oluşturulması konusunda yetersiz kalsalar da, dinsel alanda yeni bir gramerin ortaya çıkmasını sağlarlar. Böylece dinsellikle ilgili eski zihniyet yerini yeni bir zihniyete bırakır.

Helenistik dönem üç farklı dinsellik türü tanımıştır:[1] Dindarca davranış, gizem, gnosis. Her üç biçim de aynı düzen fikrinden yola çıkar ama geliştirdikleri yaşam stratejileri farklıdır. Birincisi günümüzdeki dinsellik fikrine en yakın olandır. Burada kilit sözcük saygıdır: Mevcut toplumsal ilişkilere, geleneksel düzene, kurallara, düzenin devamını sağlayan uygulamalara saygı. Gizemcilik de bir düzenin var olduğunu kabul etmektedir ama o bu düzene kolaylıkla ulaşılacağı varsayımında bulunmaz. Ona göre bu özel bir çaba gerektirmektedir. Bilmekle ilişkili Gnosis kavramıysa kurtuluşun ayine değil bilgiye, kişisel yolla ulaşılan ilahi bilgiye bağlı olduğunu ileri sürer.

Ptolemi’nin Evreni

Helenistik dindarlık konusunda daha fazla ilerlemeden önce, bu dönemde evrenin nasıl tanımlandığına kısaca değinmemiz gerekmektedir. Batı olarak da adlandırılabilen Avrupa-Akdeniz-Yakındoğu medeniyetinin evren tanımı üç farklı evreden geçmiştir. Bu evrelerden ilki antikçağ Yakındoğu ve Helen kültürünün gök, yer ve yeraltından oluşan klasik evrenidir. Buna göre bir zamanlar gök ve yer bir aradaydı. Daha sonra birbirlerinden gök baba ve yer ana şeklinde ayrılmışlar ve bütün her şey bu ikisi arasında gerçekleşen cinsel ilişki süreci sırasında ortaya çıkmıştır. Bu tasarımda yer, su üzerinde yüzen bir disktir.

Astronomi ve matematikteki gelişmeler zamanla bu evren tasarımının değişmesine yol açmıştır. Suyun üzerinde yüzen yer kurgusu yerini evrenin ortasında hiçbir şey tarafından desteklenmeden duran ve çevresinde, kendisinden giderek uzaklaşan eşmerkezli küreler bulunan yere (dünyaya) bırakmıştır. Bu evren tasarımını mükemmelleştiren kişi Ptolemi olacaktır. Orijinal sistemi biraz daha geliştiren Ptolemi’ye göre ortada yine dünya vardır. Onun çevresindeyse yıldızlara kadar giden ve her biri bir gezegene karşılık gelen (Ay da bunların arasındadır) yedi eş merkezli küre vardır. Ptolemi’nin sisteminde yer, arada geniş bir uzayla gökten ayrılmıştır ve bu aralık çeşitli varlıklarla doludur. Bu sistemde gök, yeri kontrol etmektedir ve gök cisimlerinin yeri ve hareketleri ne kadar kesin ve belirlenebilir ise, yer de (dünya) o kadar belirsiz ve burada gerçekleşen faaliyetler de o kadar şansa bağlıdır. Yani yerde (dünyada) ne olacağı belli değilken, gök (sema) gayet düzenlidir. Ptolemi sisteminde dikkat edilmesi gereken noktalardan ilki gök ve yerin birbirinden ayrılmış olmasıdır; ikinci noktaysa göğün daha kesin ve düzenli bir unsur olarak diğerinin üzerinde bulunmasıdır. Düzen bariz bir şekilde temel kaygıdır ve yerdeki düzenin kanyağı yerden ayrılmış olan gökte aranmaya başlanmıştır. Ptoleminin evreni, dünyanın geleneksel bölgesel topografyası (yer betimi) yerine evrensel ve hiyerarşik bir düzen getirmiştir. Hâlâ yermerkezli bir düzenleme söz konusudur ama düzenin kaynağı artık yer değil semadır. Bu evren düzeni İskender’in siyasi enternasyonalizmini yansıtmaktadır ama burada asıl meselenin düzenin kaynağının dünyanın dışına taşınması, düzenin kaynağı olarak yeni bir alanın kurgulanmasıdır.

Kader (Fortuna)

Bu noktada Grek dini ve felsefi düşüncesi tarafından tasarlanmış kader anlayışı üzerinde durmamız gerekiyor. Bu anlayışa göre, şeyler arasındaki doğal ve evrensel düzen sempatik olabilirlik ile antipatik belirleyicilik arasındaki karşıtlıklar sistemine dayanmaktadır. Orijinal halinde bir birlik olarak beliren bu kader anlayışı, Ptolemi’nin evren tasarımı doğrultusunca hareketleri tahmin edilebilir belirleyici gök ve hareketleri tahmin edilemez rastlantısal yer biçiminde ikiye ayrılmıştır. Bu aynı zamanda göğün eril (babasal) doğasının yerin dişil (anasal) doğasından ayrılması anlamına gelmiştir.

Daha önce bahsedildiği gibi, kaderle (yani düzenin bozulması ve tekrar oluşturulması) uğraşmak için üç temel strateji ortaya çıkmıştır. (Bu stratejileri düşünürken bu dönemin bir dönüşüm çağı olduğunu gözden kaçırmamalıyız.) Bunlardan biri geleneksel dindarlık, yani bu çağ açısından baktığımızda, düzenin sürekliliğinin sağlanması çabasıdır. Geleneksel dindarlık stratejilerini kehanete (ör. astroloji) ve akla (ör. felsefe) dayanan olmak üzere iki gruba ayırmak mümkündür. Her ikisi de bir düzenin varlığını ve bu düzenin bilinebileceğini kabul eder; düzenle ya akıl yoluyla ya da kehanetsel faaliyetler aracılığıyla uyum sağlanır.

İkinci strateji olan Helenistik Gizem Kültlerinin temel varsayımıysa bu düzenin bilinemeyeceğidir. Bir yersel (dünyevi) kusur veya eksiklik söz konusudur ve bunu aşmanın yolu kült ilahının veya ilahesinin sunduğu ilahi takdirin sağladığı kurtuluşla tanışmaktır. Bu stratejide geleneksel dindarlığın hedefi olan bölgesel belirsizliklerin yerini evrensel düzeyde yabancılaşma almıştır. Bu düzenin bilinmesine dair tahminsel çabalar (özellikle kehanet) evrensel düzeydeki yabancılaşmanın aşılmasında yetersiz kalmaktadır. Helenistik dönüşümün en önemli unsuru da bölgesel düzeydeki belirsizliklerin evrensel düzeye taşınmış olması ve bireyin bu durum karşısında kendisini aciz hissetmesidir. Burada temel nokta dişil ilke olarak tanımlanmış kaderin olumsuz kaprisli yanının kurtarıcı tanrıça biçiminde tanımlanmış olumlu yanı aracılığıyla aşılmasıdır. Bu noktada terminoloji ve neyin dişil neyin eril veya neyin kader veya kaderin olumlu yanı olarak tanımlandığı yeterince kafa karıştırıcı gelebilir. Bu karışıklığın ayrıntıları bu tartışmanın dışındadır; asıl amaç genel eğilimleri görmektir. Gizem kültleri, kaderin (yani düzenin) bilinmezliğinden yola çıkarak bölgesel belirsizliklerin yerini evrensel belirsizliklerin aldığının ileri sürülmesine dayanmaktadır. Yani yerel (dünyevi) noksanlıklar artık evrensel düzeyde kavramlaştırılmaktadır. Bu belirsizlik kader olarak tanımlanan düzenin rastlantısal, yani kaprisli yanıyla ilişkilendirilmektedir. Hedef bu sorunu aşmaktır ve bu da, Helenistik gizemciliğe göre, yine evrensel düzeyde görülmeye başlanmış bir ilahın veya ilahenin kurtarıcı işlevinin parçası olmakla mümkündür. Genel eğilim artık bireyin kurtuluşunun bir kurtarıcıyla oluşturacağı birlik yönündedir. Bu birlik, ilahi gücün kurtarıcılığının parçası olmayı kabul etmiş bireylerin oluşturduğu külttür. Tüm bu yeni oluşumların yanında, bu dönüşüm açısından gayet önemli diğer bir eğilim de söz konusudur: Birey, Ptolemik evren tasarımının ilahi güçlerini, yani düzenin kaynağını göğe taşıyarak ilahi kaynaktan biraz daha uzaklaşmıştır ve bu kaynağa ulaşmak biraz daha rastlantısal ve bireysel bir çabaya dönüşmüştür. Gerçekleşmekte olan, bireyin aynı zamanda had safhada yabancılaşması, o güne kadar var olmuş kimliklerin mevcut gelişmeleri açıklamada yetersiz kalmasıdır. Gizem kültleri, yabancılaşmış bireyin yeni sosyo-politik kimliklerdir.

Geç antikçağda, o ana kadar baskın bir şekilde dişil tanımlanmış evrenin (Ptolemi’nin devrimi evreni ikiye ayırmıştır, doğasına dokunmamıştı) tamamı kusurlu bulunmaya başlamıştır. Bu, evrenin dişil karakterine karşı bir duruş geliştiren gnosisçi (ilahi bilgici) yaklaşımın evren karşıtlığını doğuracaktır. Gizemciliğin ilahi topluluk modelinin aksine, gnosis strateji içe dönük ve bireycidir. Gnosis yaklaşım, müminin göksel belirleyiciliğin içinde öbür dünyaya ait babasal ilahla tekrar buluşmasını savunmaktadır. Hedef, bireysel çaba yoluyla ilahi bilgiye ulaşarak bu evreni tamamen reddetmektir. Kurtuluş kaybedilmiş olanın tekrar yerleştirilmesi, yani bir tür bedel ödeme şeklinde tasarlanmış olup dişil düzenin yerini eril düzen almıştır. Gnostik akım neredeyse hiçbir zaman kurumsal bir yapı kazanmayarak genelde entelektüel bir hareket olarak kalmıştır.

Helenistik Dönüşüm Avrupa-Akdeniz-Yakındoğu medeniyeti bağlamında monoteizme doğru gidişin ikinci önemli unsurudur. Her ne kadar Helenistik Dönüşüm tek başına Yahudiliğin monoteizme dönüşmesine benzer bir gelişme sunmamış gözükse de, tektanrıcılığa doğru gidişin izleri çeşitli biçimlerde belirmiştir. Fakat daha önemli olan, bu dönüşümün yeni bir dinsellik anlayışına yol açmış olmasıdır. Özellikle İsa’nın öğretisinin veya temsil ettiği akımın Pavlus elinde geçirdiği dönüşüm büyük çapta Helenistik Dönüşümün kavramlaştırdığı yerelden evrensele gidiş sorunu veya sorunlarıyla ilişkilidir. Helenistik düşünce kendisini İslam’da da göstermiştir. Neticede Yakındoğu monoteist dinleriyle ilgili terminoloji İsrail kaynaklıysa, gramer de büyük çapta Helenistik Dönüşümün ürünüdür denebilir.


[1] Martin, Helenistik Religions: An Introduction, 11.

1 yorum:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...