5 Haziran 2009 Cuma

Dini Tanımlamanın Zorlukları ve Bazı Tanımlar

Dini tanımlamak hiç de kolay değildir. Her şeyden önce iki önemli sorun söz konusudur. Bunlardan ilki dinin kimin bakış açısına göre tanımlanacağı, ikincisi de evrensel bir tanım sunulup sunulamayacağıdır. Birinci sorundan başlayacak olursak, dini yaşayan ve yaşamlarının temel ilkesi yapanlar ile dindar olmayan veya din karşıtı olanların sunduğu tanımlar doğal olarak birbirinden çok farklıdır. Yaşamın dinden çıktığına ya da bu ikisinin birbirine eşit olduğuna inananlar açısından bakıldığında, dinin bir tanımını yapmaya gerek bile yoktur. Çünkü din yaşamın kendisidir; yaşam Tanrı’ya bağlanmaktır. Bu kişiler için din, yaşamı oluşturan alanlardan biri değildir ve yaşamsal faaliyetler dini ve dünyevi (dünyayla ilgili, dünyaya dair) olarak ikiye bölünemez. Fakat dindar veya dinine bağlı kişi açısından bile bir tanım sunulacaksa veya din farklı bir alan olarak tanımlanacaksa (ki bu da yaygın bir yaklaşımdır), dindar kişiye göre bu tanım Tanrı’dan başlar ve din, insanın dışında ve onun üstünde var olan bir dünyanın bizim dünyamıza yansıyan etki, ilişki ve buyruklarını temsil eden bir görüngü olarak kabul edilir.
Diğer yandan, dindışı yaklaşımlar dini ile dünyevi olanı birbirinden ayırma eğilimindedir. Bu ayrım kendisini çeşitli şekillerde gösterebilir. Dinin farklı bir alan olarak diğer alanlar üzerindeki kontrolüne son verilirken, dinin insanüstü bir süreçten kaynaklandığı ve Tanrı iradesinin dünyamız üzerindeki yansıması olduğu iddiasına dokunulmasa da, bu iradeyle ilişki kurmak, bireyin özel alanına ait bir etkinlik olarak kabul edilir. Bir başka yaklaşımsa, dini hem ayrı bir alan olarak görmek hem de insanüstü değil, insana ait, ondan kaynaklanan bir etkinlik olarak kabul etmektir. Bu yaklaşıma göre din insana ait bir yaratıdır, onun doğasının bir sonucudur. [1]
Dini insanüstü bir etkinlik olarak gören alan teolojidir. İnsanın doğasının ürünü olarak gören alansa genelde psikoloji, antropoloji veya sosyoloji olarak adlandırdığımız sosyal bilim dallarıdır. Tanrı’nın mevcudiyetini kabul eden teoloji (ilahiyat) inanmayla ilgili meselelerle uğraşır. Sosyal bilimlerse ne kutsal metinlerle uğraşır ne herhangi bir dinin doğruluğu sorusuyla ilgilenir ne de Tanrı’nın mevcudiyetini tartışır. Birbirine dokunmadan var olmayı başaran bu alanlar, iş tanım üretmeye geldi mi çelişkili bir durum sunarlar. Sosyal bilimlere göre din, insana ait bir etkinliğin ve bunun yetersizliğinin sonucuyken, teolojiye göre de, Tanrı’nın yani insanın dışında ve onun üstünde var olan bir doğaüstü gücün sonucudur.

Burada sorun bu iki tanımdan birini seçmek zorunda olmamız değildir. Farklı başlangıç noktalarından yola çıksalar da, her iki yaklaşım da dinin insanın dışında bir gücü veya alanı temsil ettiği konusunda mutabıktır. Sosyal bilimler bunu insanın yaratısı olarak görürken, teoloji de Tanrı’nın iradesinin bir sonucu olarak görür. Yani din sosyal bilimlere göre bir kurgu, teolojiye göreyse bir hakikat, gerçek bir görüngüdür. Dinler tarihi üzerine bir çalışma, bu tartışmaya dahil olmadan yoluna devam edebilir. Asıl sorun teolojiye bağlı kalındığında ortaya çıkmaktadır. Çünkü sosyal bilimler, doğaüstü bir güç veya bir alan kurgulayan insan etkinliklerinin tümünü dinsel pratikler olarak tanımlarken, belli bir dinden veya dinler grubundan kaynaklanan teolojiler, doğru ve yanlış inançlar gibi ayrımlara gidebilmektedir. Örneğin, büyücülük sosyal bilimler tarafından bir dinsel pratik olarak görülebilirken, kitap dinlerinden veya semavi dinlerden kaynaklanan teolojiler böyle bir şeyi kabul etmemekte, etse de çok ayrımcı bir yaklaşım sergileyebilmektedir. Bu da, nesnel olmaya çalışma çabasından ciddi bir şekilde ödün verilmesi anlamına gelmektedir.

Bu noktada sosyal bilimlerin ne kadar nesnel olduğu sorusu yöneltilebilir. Sonuç olarak onlar da kendi bakış açılarından hareket etmektedir. Gerçek nesnelliğin ancak hem sosyal bilimlerin hem de teolojinin dışından ve üstünden bakan yaklaşımla sağlanabileceği iddia edilebilir. Aynı mantıktan hareket ederek, bunun bile nesnel bir yaklaşım anlamına gelmeyeceğini iddia edebilir, dolayısıyla gerçek anlamda bir nesnelliğin hiçbir zaman sağlanamayacağını söyleyebiliriz. Her gözlem gözlemcinin bakış açısına bağlı kalmak zorunda olduğundan, hiçbir gözlem mutlak anlamda nesnel değildir. O zaman bu sorunu nasıl çözeceğiz?

Sosyal bilimlerin, doğanın ve insanın üstünde olmayı kurgulayan tüm düşünsel etkinlikleri insan ürünü olarak gören yaklaşımı, bunların hiçbirini diğerinden farklı tutmaz. Doğruluk veya yanlışlık bir ölçüt değildir. Din tanımı sosyal bilimlerin veya bu bilimlerden herhangi birinin bakış açısını yansıtmasından dolayı özneldir ama dinsel pratikler olarak kabul ettiği bu etkinliklerin tümüne aynı tanımı ve yöntemi uyguladığından dolayı da nesneldir. Teolojiye gelince, o da kendi bakış açısını yansıtmasından dolayı öznel ama aynı zamanda, dini pratikler arasında ayrımcılığa gittiğinden, hepsine aynı tanımı uygulamadığından, bu tanım her zaman belli bir dinin bakış açısını yansıttığından da özneldir. Teolojik bir bakış açısından yola çıkarak bir dinler tarihi çalışması yapmak, bu çifte öznelliğe rağmen yine de mümkündür ama böyle bir tarih tüm inançları kapsamayabileceği gibi, farklı veya daha da kötüsü dışlanan inançlardan gelen kişiler açısından ciddi sorunlar yaratabilir. Dolayısıyla, her ne kadar mutlak anlamda bir nesnellik hiçbir zaman mümkün değilse de, diğerine göre daha nesnel, daha tarafsız olmaya çalışan yaklaşımı belirlemek ve seçmek mümkündür. Bu da bizi teolojiden sosyal bilimlere getirir.

Bu noktada başka bir sorunla karşılaşırız: Dinin evrensel, yani tüm zamanlar ve tüm kültürler için geçerli bir tanımı yapılabilir mi?

Bugüne kadar çeşitli din tanımları sunulmuştur. Din, on dokuzuncu yüzyılın evrimci düşüncesine göre insanlığın ilk evresini temsil etmekteydi. Daha sonra, dinden kopmalar sayesinde hukuk, siyaset ve tarih belirmişti. Din insanlığın ilkel evresiydi. Yirminci yüzyılda terk edilen bu düşüncenin yerini dinin farklı bir alan olduğu fikri almıştır. Din, insana ait bir pratik olarak kabul edilmiştir; ne ilkelliktir ne de bir yanılsamadır. Bu düşünceye göre, din kendisine ait bir öze sahiptir; tarihten ve kültürlerden bağımsız bir şekilde, bunların üstünde var olur. Yani din tüm insanlarda görülen bir pratiktir.

Evrensel öz konusunda uzlaşmaya varılmasına rağmen, bir din tanımı sunmak göründüğü kadar kolay değildir. Bir tarafta, din olarak gördüğümüz inanç, mit ve ayinlerin rasyonel eylemler olduğunu, belli çözümler üretmek için düşünüldüğünü ama bu çözümlerin hatalı olduğunu savunan araştırmacılar vardır. Bunların karşısında da, tamamen karşıt bir pozisyondan yola çıkan, dinlerin rasyonel olmadığını ve bu yüzden de doğru veya yanlış şeklinde değerlendirilemeyeceğini savunan araştırmacılar vardır. [2] Ayrıca din dediğimiz görüngüyü kutsalın yaratılması, yansıması olarak açıklayan yaklaşımlar da mevcuttur. Bu da çeşitli farklı versiyonlarla gelir. Bu yaklaşımın ilk temsilcisi Fransız sosyolog Durkheim’a göre, kutsalın yaratılması süreci, bireyin ötekisi olarak toplumun ifade edilmesi ve buna tapınılmasıdır [3]; “kutsal şeylere, yani belirgin olarak ayırt edilen ve yasaklanmış şeylere ilişkin birleşik bir inançlar ve uygulamalar toplamı; onlara içtenlikle inananların tümünden oluşan ahlaki bir topluluğu bir arada tutan inançlar ve uygulamalar”dır. [4] Durkheim’a göre tüm dinlerin ortak özelliği vardır: Her şeyden önce, basit veya karmaşık tüm dinler gerçek veya ideal tüm şeyleri, kutsal ve kutsal dışı olmak üzere ve birbirine karşıt iki gruba ayırır; [5] ve bir din kolektif olmalıdır.[6] Durkheim’ın izinden giden Otto, Leeuw ve Eliade gibi kuramcılara göre de mesele öteki olarak kutsalın yaratılmasıdır. Fakat bu öteki, toplumun bir işlevi olarak değil, insan doğasının kapasitesi olarak ortaya çıkar. [7] Bunun yanında, Geertz gibi simgeci antropologlara göre de, din toplumsal ilişkileri yansıtan bir simgeler sistemi, [8] gerçekliğin hakiki modellerini sunan inanç ve pratikler bütünüdür. [9]

Birkaç örnek daha verecek olursak, Radin’e göre, insanlar uygarlığın şafağında korku ve ekonomik güvensizlik içindedir. Doğaüstü düşüncesi bu belirsizlikle başa çıkmanın yoludur. “Din, yaşam değerlerini sürdürmenin bir aracıdır.” [10] Atay’a göre de, , “(…) din, toplum içerisindeki en önemli sosyalizasyon araçlarından biri sayılır. Bireylerin “ben” ve “biz” kimliğini oluşturmalarında ve kendilerinden olmayanları belirleme süreçlerinde dinsel inanç ve pratiklerin rolü büyüktür. Bir başka deyişle, toplumsal yaşantıya anlam kazandıran ve kişilerin davranışlarını yönlendiren bir değerler sistemi olarak din, bireylerin ve grupların bir yere ait olma istek ve ihtiyaçlarını karşılar.”[11] Son olarak da Geertz’in ünlü tanımına göre, din “genel bir var oluş düzenine ilişkin kavramlaştırmalar formülleştirerek insanlarda güçlü, yaygın ve uzun süreli ruh halleri ve motivasyonların yaratan ve bu kavramlaştırmaları bir gerçeklik halesine bürüyerek söz konusu hallerin ve motivasyonların eşsiz bir şekilde gerçekmiş gibi görünmesine yol açan simgeler sistemi”dir. [12]

Geertz’in, birçok araştırmacıyı etkilemiş ve hâlâ etkileyen bu tanımına göre din, bu dünyanın açıklanabilir, gerekçelendirilebilir ve dayanılır olduğunun onaylanması için vardır. Yani insanlar, bu dünyanın sunduğu yaşamla ilgili sorunları çözmek ve anlamlandırmak için dine ihtiyaç duymuştur. Burada en önemli sorun, evrensel olduğu iddia edilen bu din tanımının aslında hiç de öyle olmadığıdır. Çünkü din ne günümüzde herkes tarafından böyle algılanmaktadır ne de geçmişte her zaman böyle algılanmıştır. Bir başka antropolog Asad’a göre, bu ortaçağ papazlarının kesinlikle kabul edemeyeceği bir düşünceydi.[13] Asad’a göre, Geertz’in tanımını dayandırdığı “var oluş düzeni” sorunu 17. yüzyılla birlikte Katolik Kilisesi’nde belirmiş ve Aydınlanmacılık düşüncesinin kesinkes yerleştirmiş olduğu değişikliklerin ürünüdür. [14] Bu din tanımı, Hıristiyanlığa post-Aydınlanmacı toplum tarafından verilmiş meşru alanın ürünüdür. Bu, birey olarak bir inanca sahip olma hakkının verildiği, dinin bireysel bir faaliyet durumuna indirgendiği alandır. Din, bu yeni konumunda, cehalet, acı, adaletsizlik ve benzeri sorunlarla dolu yaşamla uzlaşmak için vardır; dini simgeler de bu uzlaşmanın araçlarıdır. [15] Böyle bir din ortaçağda mümkün değildir. Asad’a göre, dinin evrensel bir tanımını yapmak olanaksızdır. Çünkü sadece bu tanımı oluşturan unsur ve ilişkiler değil, tanımın kendisi de belli bir tarihsel döneme özgüdür. [16] Yani din tanımlarının kendileri de tarihseldir; dönemden döneme farklılık gösterirler. Diğer yandan günümüzde birçok antropolog din denen bir şeyin olmadığını, sadece farklı yerlerde ortaya çıkan birbirine benzer görüngülerin gözlemciye böyle bir izlenim verdiğini savunmaktadır. [17]

Notlar

[1] Atay, 26.
[2] Penner, 153–160.
[3] Csordas, 33.
[4] Morris, 188.
[5] Durkheim, 52.
[6] Age., 62-63.
[7] Csordas, 33.
[8] Csordas, 33.
[9] Penner, 168.
[10] Age., 229.
[11] Atay, 22.
[12] Atay, 21. Ayrıca “(…) a religion is: (1) a system of symbols which acts to (2) establish powerful, pervasive, and long-lasting moods and motivations in men by (3) formulating conceptions of a general order of existence and (4) clothing these conceptions with such an aura of factuality that (5) the moods and motivations seem uniquely realistic.” Geertz, 90.
[13] Asad, 45
[14] Age., 40-43.
[15] Age., 45-46.
[16] Age., 29.
[17] Bloch, 130.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...