<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399</id><updated>2012-02-17T05:13:43.393+02:00</updated><category term='06VahdetiVücut'/><category term='04Paganlık'/><category term='07Parça ve Bütün'/><category term='06Osmanlıda Hoşgörü'/><category term='01Göçebe Devleti'/><category term='05Türkçenin Doğuşu'/><category term='03HintAvrupalılaşmak'/><category term='Yazışma'/><category term='06Selçuklular'/><category term='19 Ocak'/><category term='Hrant Dink'/><category term='01Postmodern Tarih'/><category term='03Stonehenge'/><category term='05Köktürkler'/><category term='06İslam ve Arap Akınları'/><category term='01Genler ve Tarih'/><category term='01Uzakdoğu'/><category term='07Değişim'/><category term='06Anadolu Dilleri'/><category term='01Yazı'/><category term='06İstanbul&apos;un Fethi'/><category term='001Turkish History'/><category term='03Göbeklitepe'/><category term='06Ede Bali'/><category term='01Diller ve Tarih'/><category term='06Mevlana'/><category term='01Ortaçağ'/><category term='07BilimVeBilimselYöntem'/><category term='05Orta Asya Türkleri'/><category term='06Lindner'/><category term='01Batı-Doğu'/><category term='07Devrim'/><category term='06Anadoluda İran/Fars Etkisi'/><category term='04Helenistik Dönem'/><category term='03Bronz Çağı'/><category term='05Türklüğün Doğuşu'/><category term='04Roma&apos;nın Hıristiyanlaşması'/><category term='06Osmanlı ve Din'/><category term='06Osmanlı&apos;nın Kuruluşu'/><category term='06İbn Arabi'/><category term='01Kolektif Bellek'/><category term='03Çayönü'/><category term='07Irkçılık'/><category term='06Yağma/Çalma'/><category term='07Diyalog ve Farklılıklar'/><category term='06Kayı'/><category term='001Anatolia'/><category term='03paleolitik'/><category term='01DersNotları'/><category term='04Luviler'/><category term='03Hint-Avrupalılar'/><category term='06İslam Medeniyeti'/><category term='02Kültürel Evrim'/><category term='02Nostratik'/><category term='02Evrim'/><category term='01Genler ve Akrabalık'/><category term='04Roma İmparatorluğunun Bölünmesi'/><category term='04Asur'/><category term='06Rum'/><category term='06VahdetiMevcut'/><category term='06Şeyh Bedreddin'/><category term='01Tarih ve Bilimsel Yöntem'/><category term='01Kültürel Habitatçı Tarihçilik'/><category term='00İlk İnsan Haberleri'/><category term='Bickerton-Language and Human Behavior'/><category term='03Şamanizm'/><category term='07Aydın ve Bütün'/><category term='04HintAvrupalılar'/><category term='03Şamancılık'/><category term='05Türk Sözcüğü'/><category term='06Yesevilik'/><category term='04Antikçağ'/><category term='002Nationalism'/><category term='01Kıta Tarihçiliği'/><category term='02Düşünme'/><category term='02Kültür'/><category term='İstanbul'/><category term='04Gizem Kültleri'/><category term='03Neolitik'/><category term='06Türk Kimliği'/><category term='06Sözcük Etimolojileri'/><category term='05Orhun Yazıtları'/><category term='01Tarih Kuramı'/><category term='01Tarihöncesi'/><category term='06Anadoluda Yer İsimleri'/><category term='02İnsanın Evrimi'/><category term='04İyonya'/><category term='01Asya Tarihi'/><category term='001Theory Of History'/><category term='03Minos'/><category term='02Dil ve Zeka'/><category term='06Hıristiyan Roma (Bizans)'/><category term='01Medeniyet'/><category term='01Dünya Tarihçiliği'/><category term='02DinVeBilim'/><category term='05Eski Türkler'/><category term='06Osmanlı ve Sufizm'/><category term='04AntikçağDini'/><category term='04Roma İmparatorluğu'/><category term='03Bereket/Doğurganlık Kültü'/><category term='06Kalenderilik'/><category term='01Güneyleşme'/><category term='01Göçebeler'/><category term='01Prehistorya'/><category term='02Darwin'/><category term='03Mezopotamya'/><category term='06Anadolu'/><category term='01Avrasya Bozkırları'/><category term='02Evrimci Ahlak'/><category term='001Luwians'/><category term='01Pastoralizm'/><category term='001Anatolian History'/><category term='Tanıtım'/><category term='07Türkçülük'/><category term='02Kültür ve İletişim'/><category term='001Greek Problem'/><category term='01Din'/><category term='05Altaylar'/><category term='04Demirçağı'/><category term='02Kültürün Kültürelliği'/><category term='06Melametilik'/><category term='04GeçAntikçağ'/><category term='06Anadolunun Türkleşmesi ve Türkçeleşmesi'/><category term='01Medeniyetler ve Ekolojik Krizler'/><category term='07Etnisite'/><category term='02Neanderthal'/><category term='05Orta Asya Göçü'/><category term='02Kültür Saplantısı'/><category term='03Tunç Çağı'/><category term='01Anadolu Tarihi'/><category term='09Ekolojik Medeniyet'/><category term='01Anadoluculuk'/><category term='07Tarafsızlık'/><category term='01Hint Okyanusu'/><category term='01Dünya Tarihi'/><category term='01 Yunan/Helen Sorunu'/><category term='03Cilalı Taş Devri'/><category term='00Arkeoloji haberleri'/><category term='Savaşır - Uzakdoğu Semineri'/><category term='06Oğuz Türkmen'/><category term='07Çokkültürlülük'/><category term='01Tarih Yazımı'/><category term='07Milliyetçilik'/><category term='Virgül'/><category term='04Hıristiyanlık'/><category term='04Gizem Kültü'/><category term='06Anadolunun Türdeşleşmesi'/><category term='06Köprülü'/><category term='05Türkleşme'/><category term='03Minos Uygarlığı'/><category term='05Moğollar'/><category term='07Dil Devrimi'/><category term='06Osmanlı Tarihi'/><category term='07Ermeni Meselesi'/><category term='07Kültürel Ayrımcılık'/><category term='03Anaerkillik'/><category term='06Anadolunun Müslümanlaşması'/><title type='text'>TİMUÇİN BİNDER'İN NOTLARI</title><subtitle type='html'>&lt;b&gt;&lt;center&gt;TARİH, ANTROPOLOJİ, ARKEOLOJİ, EVRİM, ANADOLU,EGE,  AKDENİZ&lt;br&gt;
History, Anthropology, Archaeology, Evolution, Anatolia, Mediterranean, Aegean, Mare Nostrum&lt;/center&gt;&lt;/b&gt;</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>232</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-147156588421220898</id><published>2012-02-02T20:23:00.001+02:00</published><updated>2012-02-03T10:20:42.558+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='07Irkçılık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='07Kültürel Ayrımcılık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='07Etnisite'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Genler ve Tarih'/><title type='text'>İnsanın iletişim kapasitesi, grupçu doğası ve ırk, etnik ve diğer ayrımcılıkları</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Irk, etnisite gibi kavramlar, eğer konumuz bunların günlük basit kullanımıysa, farklılıkları açıklamak veya farklılık oluşturmak için kıllanılan, bu amaç için geliştirilmiş, icat edilmiş kavramlar. Bu cümlede günlük basit kullanım ibaresinin altını çizmek istiyorum. Bu ibareyle kastedilen, bir bilim insanının yaptığı araştırmalarda görülen nispeten nesnel kabul edilebilecek bir kullanımdan ziyade insanların günlük yaşamlarında gösterdikleri duygusal tepkileri karşılamak için üretilmiş kullanımdır. Bu ikisinin birbiriyle ilgisi yoktur; yani bilim insanlarının kullandığı ırk veya başka bir ayrımcı grup kavramı bu günlük basit kullanımın işlevini yerine getiremez. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İnsan gruplar halinde yaşar. Bu onun doğal özelliğidir. Yani ayrımcıdır. Aksi takdirde grup oluşturamaz. Grup neden oluşturulur? Çevremizi kontrol edebilmek için ve bu da temelde tek bir şeyle ilgilidir: Kendimize yararlı ve zararlı unsurları tespit etmek. Bu bilgiyi organize etmeye çalışırız ve bu yüzden de çeşitli gruplar oluştururuz. Aksi takdirde, yani gruplar oluşturmamız mümkün olmasaydı veya bundan bir şekilde kaçınmaya zorlarsak kendimizi, iletişimsel kapasite sorunu, krizi yaşayabiliriz. Bu yüzden, hangi ortama girersek girelim süratle gruplar oluştururuz. Bu bazen 8-10 arkadaştan oluşan bir yemek masası, bazen de ilkokulda ilk kez adım atılan otuz, kırk kişilik bir sınıf, 10.000 veya 100.000 kişilik bir yerleşim yeri veya 50, 60 milyonluk bir ülke olabilir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yararlı, zararlı unsurların tespitine en önemli konulardan biri insanın dostunu düşmanını ayırt etmesi gerekliliği, şartıdır. Dost-düşman ibaresinin günümüz koşullarında bir parça sert kaçtığı söylenebilir. Bu hemen bir savaşı çağrıştırmamalı. Meselenin özünde, insanın çevresindeki kaynaklardan kendi gelişim ve yaşamı için en yüksek ve iyi kullanımı sağlama kaygısı vardır. Bu süreçte doğal olarak çeşitli rakipler söz konusudur. Nitekim neredeyse herkes birer potansiyel rakiptir. Gruplar oluşturma yeteneği bu mücadelede bir adım öne geçmenin en önemli yollarından biridir. İnsanın kendisine seçtiği veya kendisini içinde bulduğu ortamda en iyi şekilde yaşamasını sağlayacak insan kaynakları edinmesinin yoludur. Bu tür insanları seçmeye, bunların dâhil olduğu gruplara katılmaya çalışır veya bu tür gruplar oluşturur veya bu tür gruplar bazı insanları diğerlerinden ayrı tutmamızdan ötürü ortaya çıkar. Sonuçta bizi daha güçlü, daha başarılı ve daha mutlu kılacak bireylerle birlikte olmaya çalışırız. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu sürecin adilane çalıştığını söylemek zordur. Yani insanlar uzun uzun konuşarak, birbirlerini tanıyarak belirlemezler onlar için yararlı ve zararlı unsurları, dostu-düşmanı, benzeyip benzemedikleri kişileri. Farklı bir yüz, farklı bir göz şekli, farklı deri rengi, farklı görünüş, farklı bir dil, farklı bir ibadet şekli, farklı bir müzik gibi daha çok fiziksel gözleme dayanan unsurlar karşımızdakini bir gruba yerleştirerek ötekileştirmemize yetebilir. Bu örneklerin gösterdiği gibi bu örneklerin bir kısmı doğuştan gelen fiziksel, yani biyolojik özelliklerle, bir kısmı da sonradan edinilen kültürel özelliklerle ilgilidir. Genelde bunların birincisini ırksal ve ikincisini etnik özellikler olarak adlandırırız; birinci ırk gruplarını, ikinci etnik grupları oluşturmada kullanılır. Ama bu ayrım da her zaman çok kesin değildir.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Söz konusu olan aslında fena bir yöntem değildir. Böylece birbirine benzeşen insanlar bir araya gelir. Elbette azınlıkta kalan ötekiler için hoş bir durum değildir ama neticede en az enerji gerektiren yöntemdir. Ama burada bu gruplandırma süreçlerinin tamamen insan ürünü olduğu, insan algılamasına bağlı olduğu gözden kaçar. İnsan diğerini saç veya deri rengine göre gruplandırırken, bu, böyle bir gruplandırmanın olduğunu, yani insanların farklı deri grupları şeklinde ırklara ayrıldığını göstermez. O farklı deri rengi olan kişi birçok başka özelliğinden dolayı onu farklı kılanla aynı yerde buluşuyor olabilir. Deri rengi iki kişi karşılaştığında en çabuk algılanan özellik olduğundan insanlar tarafından kullanılır; yoksa bunun bilimsel bir temeli olduğundan, yani insanlar bu şekilde kesin sınırlarla birbirlerinden ayrılabildiklerinden değil. Ama neticede bu tür gruplandırmaların gerçek olduğu düşünülür. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bilim ve özellikle de genetik bu konuyu derinlemesine çalışmak isteyenler için çok şey söyleyebilir. Ama bu konu hakkında değişiklik yaratmaları en azından şimdilik mümkün gözükmemektedir. Çünkü burada söz konusu olan insanların kullandıkları kategorilerin ne kadar doğru olup olmadıkları, bunların gerçekleri ne kadar yansıtıp yansıtmadıkları değildir. İnsanların grup oluşturmak için çeşitli araçlara ihtiyaçları vardır. Ayırma işlevini yerine getirdikleri sürece bunların gerçek durumu ne kadar yansıttıklarına önem verilmemekte, daha doğrusu yansıtmadıklarını söyleyen açıklamalara, ne kadar bilimsel olurlarsa olsunlar, önem verilmemektedir. Sonuçta gruplara ayırma işlevi bilimsel çalışmalar bu tür bir ayırmanın mümkün olduğunu gösterdiğinden yapılmamaktadır. İnsan ayrımcıdır ve ayırmak için bulabildiği her türlü unsuru kullanır. Gerekirse sözde bilimler bile icat edebilir. Bu doğal halidir. Zor olan, bunun tersini başarmaktır. Dolayısıyla hepimiz insanız söylemi herkesin hoş bulabileceği, hatta benimsediğini, desteklediğini söyleyeceği ama neredeyse hiç kimsenin uygulamayacağı, uygulamaktan kaçınacağı bir fikirdir. Sonuçta mutlak olan insanın kaynaklarla ilişkisidir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Irkların veya etnik grupların insanları birbirinden ayırma pratiğinde geçerliliklerini yitirmeleri bunların kullanılamaz hale gelmesiyle mümkündür. Muhtemelen ırksal gruplar daha erken ortadan kalkabilir. İnsanların süratle birbirleriyle karışıyor olması bir süre sonra bu tür özelliklerin ayrımcılık faaliyetlerinde kullanılmasını sona erdirebilir. Ama görünüm muhtemelen bir rol oynamaya devam edecektir. Deri renginin kullanılamaz duruma gelmesi, görünüme dair kıyafet, saç tipi vb diğer unsurların kullanılmayacağı anlamına gelmemektedir. Etnik işaretlerin kaybolması daha zordur. Çünkü dünyamız en azından son günlerde asimilasyona karşı ve etnik grupları, farklı dilleri, farklı kültürleri korumayı teşvik etmeye eğilimlidir. Bu da haliyle bu tür işaretlerin uzun süre bizimle bir arada kalacağı anlamına gelmektedir. Diğer yandan insanlar her zaman kültürel farklılıklar üretebilir, yeni ve farklı gruplar oluşturabilir.    &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-147156588421220898?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/147156588421220898/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2012/02/insann-rkclg-ve-etnik-ayrmclg.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/147156588421220898'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/147156588421220898'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2012/02/insann-rkclg-ve-etnik-ayrmclg.html' title='İnsanın iletişim kapasitesi, grupçu doğası ve ırk, etnik ve diğer ayrımcılıkları'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-1824655491605006044</id><published>2012-01-27T11:22:00.002+02:00</published><updated>2012-01-27T13:56:45.312+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Genler ve Akrabalık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='02Kültür ve İletişim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='07Etnisite'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Genler ve Tarih'/><title type='text'>Genler, Mesafe, Temas, İletişim, Etnisite  Etnik Grubun Kökeni </title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Genlere bakarak ırklar tespit etmek veya belli bir ırkın genlerinden bahsetmek bildiğim kadarıyla mümkün değil. Şu genler olunca Türk ve bu genler olunca Yunanlı denmiyor insanlara. Aynı şekilde kanda da bu tür farklılıklar yaratan maddeler yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genetik araştırmalar iki şey gösterebilir: Çeşitlilik ve diğerleriyle ilişkileri. Bir insanda kızıl saçlı veya çilli olmaya yol açan bir gen veya gen grubu tespit etmemiz ancak o kişinin atalarının bir zamanlar kuzeyde yaşadığını gösterecektir. Yoksa şu anda da kuzeyde yaşayan etnik gruplardan birine ait olduğunu veya hâlâ bir zamanlar kuzeyde yaşamış atalarının etnik grubundan olduğunu göstermeyecektir. Muhtemelen o etnik grup artık yoktur da.&amp;nbsp; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla etnik gruplar biz insanlara ait kültürel bir icattır. İnsanları gruplandırmak için kullandığımız bir kategori türüdür. Etnik köken ve etnik tanımların ne olduklarını, nasıl tanımlanmaları gerektiğini insanlar belirler. Bunun için farkın, farklının ortaya çıkması gerekir. Farklının ortaya çıkması için de mesafe kat edilmesi gerekir. Ya o grup daha uzaklara gidecek veya gidebilmeye başlayacaktır ya da yabancı bir grup onun bulunduğu yere gelecektir. Ve orijinal grubumuz, yani yerlilerimiz kendilerinden farklı olanla karşılaşacaktır ve bu farklılık da muhtemelen öncelikle dilden kaynaklanacaktır. Karşısındakiyle konuşamayacaktır. İnsanlar için en bela farklılık budur. Çünkü diğerinin ne söylediğini anlayamazsan, dost veya düşman olduğunu da anlayamazsın ve böyle bir durumda yapılacak en mantıklı hareket bu kişiyi dışlamak, grup dışında düşünmek, onu öteki olarak görmektir. Bu sırada düne kadar kendinden farklı gördüğün ama az çok aynı dili konuştuğun diğer komşularına da daha farklı gözle bakmaya başlarsın, dilini anlamadığın diğerine göre bunlar sendendir. Çünkü onlarla aynı dili konuşuyorsundur. Böylece bir etnik grup belirir, etnik grubunu bulursun, yaratırsın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve temas… Gruplar temas eder, birbirleriyle ilişkiye girerler. Bunlar dostça da düşmanca da olabilir. Sonunda farklı diller konuşanlar bile zaman içinde birbirlerinin dillerini az çok konuşmaya başlar. Çeşitli şekillerde (simetrik, asimetrik vb) iki ve çok dilli ortamlar belirir. Bu sadece dil alanında değil, diğer kültürel alanlarda da gerçekleşir. Temas alanı çeşitli faktörlerin yer aldığı bir karşılıklı alış veriş, bir değiş tokuş alanıdır ama bu sürecin eşit koşullar altında yürümesi şart değildir ki, çoğu kez bir taraf baskın çıkar. Ama baskın çıkan tarafın her konuda baskın çıkması gerekmez. Dilini kabul ettiren taraf kültürün diğer alanlarında karşı tarafın etkisi altında kalabilir. Ama dil ortak olduktan sonra zaman içinde bu diğer alanların da kendisini kabul ettirmiş olanın kültürü olduğu düşünülebilir. Diğer diller unutuldukça onların katkıları da ayırt edilemez olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan kendisini nasıl tanımlıyorsa (tabii bu tanımlama kendisini parçası olarak gördüğü grup tarafından kabul ediliyorsa) odur ve bu konuda çok fazla kafa karışıklığı yoktur. Ait olduğu grubun bir bireyi gibi gözükmediği ve/veya hareket etmediği sürece o kişinin iddiası ne olursa olsun kabul görmeyecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer yandan, köken konularında durum, özellikle son zamanlarda, pek net değildir. İnsan, soyunun kimliğinin son on veya yirmi bin yıldır hiç değişmeden geldiğini ve hâlâ bu orijinal kimliği taşıdığını düşünebilir. Buna inanabilir ve eğer tartışmaya kapalıysa da bu fikrinden vazgeçmeyebilir. Ama özellikle son zamanlarda ortaya çıkan çeşitli yeni veriler, tarihi bilgiler bunun böyle olmadığını gösteriyor. İnsanlar tarih boyunca çeşitli yeni diller, dinler, kültürler vb benimsemiş, başka kimlikler almış ve dolayısıyla başka insanlar olmuşlar. Bu kabul edildiğinde haliyle o zaman kimisi için ben daha önce neydim sorusu beliriyor. Makul bir soru ama sonu yok. Burada mesele belli bir şekilde düşünmeye şartlanmış olmamız. Sürekli “asıl ben” arayışı içindeyiz. Çünkü bize bunun önemli olduğu, kendimizi ve diğerlerini bu şekilde tanımlamamız gerektiği öğretilmiş. Anadolu’da yaşayan biri, bugün kimliği Türk ve dili Türkçe olsa da, bundan bin yıl önce, eğer bu topraklara Orta Asya’dan gelmemişse, daha başka bir şey olmuş olabilir, örneğin Ermeni veya Rum, ya da Romalı. Daha da evveline gitmeye kalkıştığımızda da karşımıza Frigler, Hitiler, Luviler, Dorlar vs çıkacak ve ondan sonra bir karanlıkla karşılaşacağızdır. Çünkü tarih sona erecek, elde o günün kimliklerini çözmemizi sağlayacak yazılı belge kalmayacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, bu noktadan sonra daha geriye gidemeyiz. Genetik analizler yaptırmaya kalkıştığımızda da, en fazla atalarımızın bir zamanlar nerede yaşadıklarını öğrenmekle yetinmek zorunda kalacağızdır. Çünkü yazılı verilerin olmadığı yerde hiç kimse on bin yıl önce insanların kendilerini nasıl adlandırdıklarını bilemez ve “en ilk atalarım” arayışı da burada sona erer. Elbette bir zamanlar bir yerlerde çadırlarında yaşamış üç, dört aileden oluşan veya biraz daha kalabalık bir taş çağı grubuna götürebiliriz soyumuzu. Bu soy da haliyle Afrika’dan Ortadoğu’ya veya daha iddialı bir grup idiyse, Cebelitarık üzerinden Avrupa’ya geçen yine çok ufak bir gruba bağlanacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teorik olarak etnik kimliklerin olmadığı bir dönem mümkün denebilir. Gruplar arası iletişimin insan nüfusunun çok düşük olmasından ötürü çok az olduğu dönemde haliyle bu tür bir kimliğe yatırım yapmak da gereksiz olacaktır. Kimlik kültürel yatırımı gerektirir. Ayakta tutulmalıdır. Çünkü bir işlevi vardır. Ama gruplarla çok daha az karşılaşılan ve grupların sürekli hareketli olduğu, yani henüz yerleşik yaşama geçilmemiş bir dünyada etnik kimliklere de yer olmayacaktır. Üstelik bu dünyada, yani avcı-toplayıcıların dünyasında yaratılan kimliklerin öncelikle doğayla ilgili olmuş olması büyük ihtimal; buna işaret eden ipuçları var. nasıl biz bugün dost-düşman ve diğer türden toplumsal ilişkilerimizi diğer gruplarla karşılıklı etkileşimler bağlamında oluşturuyorsak, aynı şey o günün dünyasında doğanın diğer unsurları da kapsanacak şekilde gerçekleştirilmiş olabilir. Yani demek istediğim, bizim kalabalık ve doğadan kopuk dünyamızın kimliklerinin bu daha farklı dünyada hiçbir geçerliliği olmamış ve o yüzden de bunlar ortaya çıkmamış olabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toparlayacak olursam, daha önce neydim veya atalarım kimdi sorusunun cevabı, eğer kendimizi etnik kimliklerle sınırlamayacaksak, bizi eninde sonunda etnik kimliklerin olmadığı bir dünyaya götürmek zorunda. Bu tür mesafeler kat edildiğinde aslında soru da iki sebepten dolayı anlamını yitiriyor. Birincisi bu bulacağımız ata bize, bugün diğer etnik grup olarak karşımıza yerleştirdiğimiz ve bazen düşman olarak bile gördüğümüz diğer etnik grubun üyelerinden daha yabancı olacaktır. Bu kişiyle ortak hiçbir değer bulmamız mümkün değildir. Ne dil, ne din ne de kültürel herhangi başka bir şey. Yeme şeklimiz, yediklerimiz bile büyük ihtimalle farklı olacaktır. Tek ortak yanımız, geğirmek, işemek, burun karıştırmak vb gibi bedensel işlevlerimiz olacaktır. İkinci noktaysa, bu bulacağımız ata veya ataların aynı zamanda birçok kişinin de atası olacağıdır. Bugün kendimizi son derece farklı gördüğümüz, öyle ki bazı durumlarda kendileriyle karıştırılmayı bile sorun yaptığımız, hakaret olarak kabul ettiğimiz diğer etnik grupların bir kısmının ve hatta büyük kısmının ataları da bu neredeyse hiçbir ortak yanımız olmayan “atalar” olacaktır. Dolayısıyla, daha önce kimdim, hangi dili konuştum, kültürüm nasıldı sorusu, eğer “en ilk”i bulma amacı güdülüyorsa, anlamsız ya da sadece belli koşullar altında, belli bir dönem için yanıtlanabilecek bir sorudur. Ama oldu “en ilk” atayı bulduk diyelim, muhtemelen tepkimiz, “sen kimsin yahu” gibisinden bir şey olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-1824655491605006044?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/1824655491605006044/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2012/01/genler-mesafe-temas-iletisim-etnisite.html#comment-form' title='66 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/1824655491605006044'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/1824655491605006044'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2012/01/genler-mesafe-temas-iletisim-etnisite.html' title='Genler, Mesafe, Temas, İletişim, Etnisite &lt;br&gt; Etnik Grubun Kökeni &lt;/br&gt;'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>66</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-8091586793279520252</id><published>2012-01-02T07:32:00.007+02:00</published><updated>2012-01-02T10:44:31.990+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Genler ve Akrabalık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Genler ve Tarih'/><title type='text'>Herkes Akraba Ama Herkes Akraba Değil   Genetik akrabalık ve bunun toplumsal ilişkilere yansıma(ma)sı </title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Genetik akrabalık ve İnsanın akrabalık ilişkileri, bunun ne anlama geldiği üzerine şöyle bir soru takıldı kafama. Herhangi bir bireyin doğması için iki kişi olması gerektiğini biliyoruz. Böylece örneğin benden bir nesil önce genetik açıdan benimle akraba (şimdilik kardeşleri dışarıda tutuyorum) 2 kişi yaşıyordu. Aynı şekilde bunların bir nesil öncesine gidersek, bu kişilerin doğması için de 4 kişinin olması gerekiyor. Dolayısıyla benden iki nesil önce bana genetik açıdan akraba olan kişilerin sayısı 4’e yükseliyor. Devam edip bir nesil öncesine gidersek, bunların doğumuna sebep olmuş 8 kişi bulunmaktadır ve bu benim üç nesil önceki genetik akrabalarımın sayısını 8 kişi yapar.&amp;nbsp; Bu şekilde devam ettiğimiz takdirde dört nesil önce 16, beş nesil önce 32, altı nesil önce 64 kişinin olduğunu görürüz. Yani eğer her yüzyıla dört nesli sığdırdığımızı varsayarsak, benim doğduğum tarihten bir yüzyıl önce bu dünyada benim doğumuma sebep olacak 16 kişi yaşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-bFI0-cW1Vns/TwFDAk8ysoI/AAAAAAAAAyY/uPz-oeqJm_8/s1600/B%25C3%25B6l%25C3%25BCnmeliSoySistemi3.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="166" src="http://1.bp.blogspot.com/-bFI0-cW1Vns/TwFDAk8ysoI/AAAAAAAAAyY/uPz-oeqJm_8/s320/B%25C3%25B6l%25C3%25BCnmeliSoySistemi3.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Bu süreci 2&lt;sup&gt;n&lt;/sup&gt; şeklinde formülleştirebiliriz. Burada n nesil sayısı oluyor. Eğer her yüzyılda dört kuşak olduğunu varsayarsak, üç yüzyıl önce benim doğumuma sebep olacak 2&lt;sup&gt;12&lt;/sup&gt; , yani 4096 kişinin yaşamış olması gerekiyor. Yok eğer her yüzyılda üç kuşak olduğunu varsayarsak, bu rakam 2&lt;sup&gt;9 &lt;/sup&gt;, yani 512 oluyor. Muazzam bir rakam ama iki bin yıl öncesi için çıkarttığımız rakamla karşılaştırdığımızda hiç bir şey. Bir yüzyılda üç kuşak varsayımına göre hesapladığımda, iki bin yıl önceki genetik akrabalarımın sayısı, yani iki bin yıl sonra benim doğumuma sebep olacak kişilerin sayısı 2&lt;sup&gt;60&lt;/sup&gt;, yani 1.15 x 10&lt;sup&gt;18&lt;/sup&gt; oluyor. Muazzamın ötesinde bir rakam ve de inandırıcı değil. Çünkü İsa’nın doğumundan hemen önce bu kadar akrabamın yaşıyor olması, bu rakam dünyanın bugünkü nüfusunu kat kat aştığından mümkün değil. Bir yerde bir hata var ama nerede? &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Aslında matematiksel olarak bir hata yok. Formül ve dolayısıyla da çıkan sonuç doğrular. Ama biraz düşündüğümüzde ilk varsayımımızda bir sorun olduğunu görüyoruz. Kardeşleri dışarıda tutmuştum. Oysa kardeşler var ve dolayısıyla da kardeş çocukları. Yani ben üç yüz yıl önce 512 kişi yaşıyordu derken aslında rakam çok daha ufak. Çünkü muhtemelen kardeş çocukları veya torunları ya da torunların çocukları ve onların çocukları tekrar karşılaşıp evleniyor ve çocuk sahibi oluyorlar. Başka türlü bir açıklama getirmek mümkün değil. Bunu hesaba kattığımızda, bu yukarıdaki muazzam rakamı düşürmek için epey bir kardeş çocuk, torun ve torunun torunu ilişkisi olması gerektiğini görüyoruz. Bunun hesabını tam olarak nasıl yapabilirim bilmiyorum ama açıkçası şu anda pek de gerekli değil. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Şimdi gelelim bundan ne tür sonuçlar çıkartabileceğimize? Her şeyden önce akrabalık ilişkileri açısından epey yoğun bir dünyanın söz konusu olduğunu görüyoruz. Herhangi bir köyü ele aldığımızda (bunun modern dönem öncesi bir köy olduğunu varsayalım), dışarıdan insan gelmediği sürece bu köy, nasıl başlamış olursa olsun, bir süre sonra herkesin birbiriyle akraba olduğu bir köye dönüşmek zorunda. Zaten başka türlü de olmaz. Ancak ulaşım ve iletişimin çok geliştiği ve bir sonraki evliliğin kesinlikle sürecin dışından birisiyle olmasının şart koşulduğu bir durumda bunun aksi olabilir. Aksi takdirde, yani adayların en fazla elli, zorlayalım yüz kilometre çapında bir alandan geldiğini varsayarsak, zaman içinde herkesin birbiriyle (en azından genetik açıdan) akraba olması kaçınılmaz. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Bununla beraber, şöyle ilginç bir durum da mevcut. Her ne kadar birçok insan aslında birbiriyle genetik açıdan akrabaysa da, bunun toplumsal ilişkilere yansıması son derece sınırlı. Çünkü birkaç nesil içinde bu akrabalık ilişkilerinin büyük kısmı unutulmaktadır. Ancak kabile, aşiret ve benzeri gibi daha yapısal ilişkilerin içine girildiğinde bu akrabalık ilişkileri, her ne kadar belleklerden silinseler de, aşiret üyeliği şeklinde bir yere kadar muhafaza edilmektedir. Aksi takdirde, en fazla beş, zorlarsak altı, yedi nesil sonra bu ilişkiler hatırlanamamaktadır ki, çocuk sayıları da hesaba katıldığında bu, insan hafızasının bu konuyla ilgili sınırlarından ötürü gayet normal bir sonuçtur. İnsan bu kadar ilişkiyi hatırlayamaz ve buna gerek de yoktur çoğu kez. Yani bir yandan süratli bir genetik yakınlaşma söz konusudur, diğer yandan da bu genetik akrabalıkların unutulmasını sağlayan toplumsal bir süreç vardır. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Genetik akrabalığın artışı dışında kanımca başka bir önemli konu da kültürel, daha doğrusu zihniyetseldir. Bu düzeyde de neticede bir tür yerel doğal ayıklanma süreçlerinin çalıştığını düşünebiliriz. Bazı özellikler daha fazla öne çıkabilir ve bu bazı özelliklerin yoğunlaşması da bazı kültürel kalıpların belli biçimlerde kemikleşmesine yol açabilir. Bu da karşılığında belli özelliklerin daha fazla seçilmesine yol açabilir. Göç olaylarının olmadığı durumlarda bu süreç sürekli güçlenerek sürecektir. Bu açıdan bakıldığında göçler veya birilerinin gelip bir yerleri dağıtması o kadar da olumsuz bir durum değil gibi gözüküyor. Modern çağ da bu açıdan bakıldığında olumlu bir gelişme, her ne kadar o güzel eskiyi yok eden olumsuz bir gelişme olarak görülse de. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Sonuç olarak tamamen matematiksel bir açıdan, basit bir deneyden yaklaştığımızda, çevremizde aynı soydan geldiğimiz epey insan olması gerekiyor. Çoğumuz yüzlerce yıl öncesinden akrabayız. Nitekim yörelerin fiziksel ve kültürel açıdan birbirlerinden zaman içinde farklılaşmalarının nedeni de bu olsa gerek. Eğer tarımın başlangıcından önce dünya nüfusu muhtemelen 15 milyonu geçmediyse, bugünün bu kalabalık dünyasının kökeni de haliyle bu 15 milyondur.&lt;a href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=8379535563312261399#_ftn1" name="_ftnref1" style="mso-footnote-id: ftn1;" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; font-size: 12pt;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; Ölümleri, salgınları ve benzeri doğal ve insan ürünü felaketleri de hesaba kattığımızda bu rakam biraz daha düşmelidir. Bu rakamın çeşitli bölgelere dağıldığını ve bu bölgelerde insanların uzun süre birbirlerinden uzak yaşadıklarını hesaba kattığımızda, bu genetik akrabalık ilişkisinin çok daha yoğun olduğu anlaşılacaktır. Ama bu fiziksel yakınlaşmanın toplumsal ilişkiler açısından fazla bir anlamı da yok. Çünkü insan bir süre sonra akrabalarının bir kısmını unutmaya başlıyor, çıkar ilişkileri akrabaları birbirinden uzaklaştırıyor, unutulmaları hızlandırıyor (bir yerde herkesin sonuçta birbiriyle akraba olması bu süreci daha da hızlandırıyor) ama geri dönüp bu unutulan akrabalardan, sanki yabancı bir aileymişler gibi kız veya oğlan alınabiliyor. Tabii rakamların sürekli belli bir düzeyde kaldığı durumlarda, belli ayrımlar (sınıfsal, ırksal, vb) özendirilmiyorsa tam bir unutma hiçbir zaman söz konusu olmayabilir. Konuyu burada noktalayacaksak, neticede insanların birbirlerini farklılaştırarak uzaklaştırmasının daha ziyade insan ürünü olduğunu söylemek gerekiyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="mso-element: footnote-list;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;hr align="left" size="1" width="33%" /&gt;&lt;div id="ftn1" style="mso-element: footnote;"&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;a href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=8379535563312261399#_ftnref1" name="_ftn1" style="mso-footnote-id: ftn1;" title=""&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;; font-size: 10pt;"&gt;[1]&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt; Tellier, Luc-Normand, Urban World History, An Economic and Geographical Perspective, s.26.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-8091586793279520252?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/8091586793279520252/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2012/01/herkes-akraba-ama-herkes-akraba-degil.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/8091586793279520252'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/8091586793279520252'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2012/01/herkes-akraba-ama-herkes-akraba-degil.html' title='Herkes Akraba Ama Herkes Akraba Değil &lt;br&gt; &lt;br&gt; &lt;font size = 2&gt;Genetik akrabalık ve bunun toplumsal ilişkilere yansıma(ma)sı &lt;/font size&gt;&lt;br&gt;'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-bFI0-cW1Vns/TwFDAk8ysoI/AAAAAAAAAyY/uPz-oeqJm_8/s72-c/B%25C3%25B6l%25C3%25BCnmeliSoySistemi3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-194338088750842156</id><published>2011-12-19T07:16:00.002+02:00</published><updated>2011-12-19T12:11:45.263+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Anadoluculuk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Anadolu Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01 Yunan/Helen Sorunu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Genler ve Tarih'/><title type='text'>"Genetik Atalarımız Yunanlılar Olamaz"</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;Yunanlılarla ilişkilendirilmemiz hoşumuza gitmez de, Frigyalılara, Lidyalılara, Luvilere falan ses çıkartmayız. Bu ikincileri genetik atalarımız olarak görebiliriz ama birinciyi asla.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;Her şeyden önce genetik ata kavramının saçma bir kavram olduğunu söylemekle başlayayım. Yok böyle bir şey.&amp;nbsp; Olamaz da. İnsanlar atalarını kendileri seçer, daha doğrusu atalar çeşitli siyasi kurgular aracılığıyla dayatılırlar. Kendimizi fazla zorlamadan yüzeysel düşündüğümüzde bile, eğer mesele genlerse neredeyse herkesle akraba olduğumuz ve dolayısıyla bir yığın atamız bulunduğu ortadadır. Ama biz sadece bir kısmını atamız ilan ediyoruz, tıpkı bize özgü etnisite, ırk vb kurgusal tanımlamalarımızda yaptığımız gibi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-KlUyTwWvuDU/Tu7KEwH25uI/AAAAAAAAAyM/eR1NVX1zd4Q/s1600/genetikata.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="243" src="http://1.bp.blogspot.com/-KlUyTwWvuDU/Tu7KEwH25uI/AAAAAAAAAyM/eR1NVX1zd4Q/s320/genetikata.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;Farklı genler denince çoğu insan bunların birbiriyle ilişkisiz oldukları sonucuna varıyor. Oysa ilgisi yok. Genler zaman içinde farklılaşıyor (yani farklı değiller, farklılaşıyor) ve bu şekilde insanların geçmişlerine ilişkin iz sürücülüğü mümkün oluyor.&amp;nbsp; Yoksa bu farklılaşmış iki gen aynı zamanda birbirine çok benzer iki gen de. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;Dolayısıyla genler üzerinden ata veya akrabalık söylemi saçmalıktan başka bir şey değil. Çünkü eğer insan, yani Homo sapiens sapiens, tek bir yerde ve tek bir anda değil de birden fazla yer ve zamanda ortaya çıkmadıysa, o zaman hepimizin birbirimizle genetik akrabalığı var ve genetik ata yurdumuz da Afrika’dan başka bir yer değil (Tabii bu arada ata yerine anadan da bahsedilebilir).&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;Ata söylemi esasen siyasi bir söylemdir. Siyaset derken burada siyasetin çok bilinen dostu düşmandan ayırma şeklinde tanımlanmasından bahsediyorum. Yani siyasi davranışı, belli bir gruba ait insanların kendilerini, çevrelerindeki çeşitli diğer grupları dost düşman esasına göre sınıflandırarak tanımlama çabası olarak tanımlıyorum. Ata söylemi böyle bir ihtiyaç sonunda ortaya çıkar. Atalar, yani ortak atalar icat edilerek bazı gruplarla dostluk, yakınlık ilişkisi oluşturulurken bazı gruplar da dışlanır. Bu atalar günün dayattığı ihtiyaçlara göre zaman içinde değişebilir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;Yunanlıları beğenmeyip ata olarak Frigyalıları, Hattileri veya Luvileri tercih etmenin ardında da bu siyasallık, atanın siyasi bir söylem olması vardır. Resmi siyasete göre Yunanlılar düşmandır, ya da en iyi durumda, dikkat edilmesi gereken komşudur. Kurtuluş Savaşı esasen onlara karşı verilmiştir. Osmanlı’da (ki kendimizi aynı zamanda Osmanlı’nın devamı olarak görürüz) ikinci sınıftılar. Tebaamızdılar.&amp;nbsp; Ve isyan ettiler.&amp;nbsp; Ama en önemli nokta, Anadolu’nun bir kısmı üzerinde hak talepleri olmasıdır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;Diğerleriyse, yani Frigler, Hattiler, Luviler vb siyaseten değersizdirler. İstenilen şekle sokulabilirler. Yakın tarih üzerinde herhangi şekilde etkileri söz konusu değildir. Onlardan kaynaklanan bir hak talebi de yoktur. Aksine, Yunan tarafının hak talebini önlemek ve karşılamak için onlara karşı kullanılabilirler. Ve böylece Anadolular çıkıyor ortaya ve bu Anadolular Türklerin Orta Asya kökeniyle ilişkilendirilerek Türkleştiriliyor. Bu Anadolular Türk dil ve kültürünü ve de Müslüman dinini benimsemiş oluyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;Dil anlaşılır bir şey de kültürü ne yapacağız? Dil neredeyse fiziksel koşullardan bağımsız bir şey. İnsan gittiği her yerde istediği gibi Türkçe konuşabilir. Ama kültür öyle mi? Fiziksel koşullardan tamamen bağımsız olabilir mi? Bir yerden bir yere hiçbir sorun yaşamadan taşınabilir mi? Bireylerinden, topluluklarından kopartılmış kültürler kendi başlarına var olabilir mi? Büyük bir kalabalığa farklı bir dil benimsetilebilirken aynı şey kültür için yapılabilir mi? Yüzlerce, hatta binlerce yıldır sürdürdükleri kültürlerini bir anda terk eder mi insanlar? Yoksa bazı durumlarda yeni gelenler (özellikle sayıları azsa) geldikleri yerin kültürünü mü kabul eder?&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;Diğer yandan günümüz Anadolularının bir şekilde Türk kültürünü (her neyse bu) benimsedikleri gösterilemeze, genetik açıdan Luvi, Lidya, Frig vb kökenleri onları haliyle kültürel açıdan Yunanlılara yaklaştıracaktır. Dolayısıyla bu operasyonun yapılması gerekmektedir. Ama böyle bir durumda da bu toplulukların neden binlerce yıllık Anadolu kültürlerini terk edip bir Orta Asya kültürünü kabul ettikleri ve sonunda yine de daha çok bu Orta Asya kültürüne değil de bu "terk ettikleri" Anadolu kültürüne ve ayrıca da komşularına benzedikleriyse bir muamma olarak duracaktır karşımızda.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;;"&gt;Oysa ne genetik ata denen bir şey vardır ne de kültürler bu şekilde bir çırpıda değişir. &amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-194338088750842156?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/194338088750842156/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/12/genetik-atalarmz-yunanllar-olamaz.html#comment-form' title='53 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/194338088750842156'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/194338088750842156'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/12/genetik-atalarmz-yunanllar-olamaz.html' title='&quot;Genetik Atalarımız Yunanlılar Olamaz&quot;'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-KlUyTwWvuDU/Tu7KEwH25uI/AAAAAAAAAyM/eR1NVX1zd4Q/s72-c/genetikata.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>53</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-4746992091985161250</id><published>2011-12-06T15:44:00.002+02:00</published><updated>2011-12-06T15:53:43.682+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Tarih ve Bilimsel Yöntem'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Tarih Kuramı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Tarih Yazımı'/><title type='text'>Bilimsel Tarih Takıntısı</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Bir bilimcilik takıntısından, yani her şeye, hatalı bir şekilde, bilimsel yöntemi uygulama takıntısından bahsedebilir miyiz? &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Örneğin, bunu tarih alanında çok görüyoruz. Gerçi diğer sosyal bilimler de bu takıntıdan nasibini alıyor ama sanırım bu konuda aslan payının tarihe ait olduğunu söylemek gerekiyor. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;İnsanlık yaşamındaki tek doğru düşünme biçimi bilimsel yöntem olmadığı gibi, bilimsel yöntemin çalışamayacağı, çalışmadığı alanlar da mevcuttur. Buralarda bilimsel yöntem çalışmamasına rağmen, başka yöntemler kullanılarak güvenilir bilgiye ulaşılabilmektedir. Ama sırf bu yüzden bu yöntemleri bilimsel olarak adlandırmak doğru değildir. Bazı alanlardaysa (ki bunların başında herhalde tarih geliyor) söz konusu alanın doğasından dolayı bilimsel yöntem uygulanamaz. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-DH0ndfu7sL0/Tt4eIfcMH1I/AAAAAAAAAyE/2e_c4XX2skQ/s1600/scientific.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="312" src="http://3.bp.blogspot.com/-DH0ndfu7sL0/Tt4eIfcMH1I/AAAAAAAAAyE/2e_c4XX2skQ/s320/scientific.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Bilimsel yöntemin malzemesinin, eğer tartışmayı çok basit tutacaksak, test edilebilir olması gerekiyor. Yani çok bilinen tanımlamaya başvuracak olursak, çeşitli varsayımlara ve tahminlere dayanan bir model üretilir ve bu modelin çalışıp çalışmadığı, yani beklenen sonuçlara ulaştırıp ulaştırmadığı test edilir. Tarihte buna en çok yaklaşan, daha doğrusu yaklaştığı düşünülen yöntem, bir belgenin doğrulanmasıdır. Ama bu bile aynı şey değildir. Çünkü bu belge şu nedenle yazılmıştır diyerek test edilebilecek bir durum oluşturulamaz. Sadece başka belgeler ve olaylar bulunup burada yazılanlar karşılaştırılabilir. Bu bir doğrulamadır ama bilimsel yöntemle yapılabilen bir doğrulama, yani bir test değildir. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Tarihte hiç mi uygulanamaz bilimsel yöntem? Muhtemelen çok sınırlı durumlarda mümkün olabilir. Örneğin kale gibi bir savunma yapısının sağlamlığını veya o günün silahlarının ne kadar derine işlediğini vb gibi konularda test edilebilir modeller, varsayımlar üretilebilir. Ama bunların hiçbiri tek başına tarih değildir. Tarih denen şey söylemlerdir ve söylemleri bilimsel yöntemlere dayanarak test etmek mümkün değildir. Her doğru yöntem de o yöntemin bilimsel yöntem olduğu anlamına gelmez. Çünkü tarihin de kendi alanı için geliştirdiği gayet düzgün doğrulama ve araştırma yöntemleri mevcuttur. Bir tür bilimsel düşünce hegemonyası yaratmaya gerek yoktur. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Üstelik biraz daha ileri gidecek olursak, tarihsel söylemlerin doğru veya yanlış olduklarının bile tespit edilemeyeceğini ve bu yüzden de tarihsel söylemlerin bilimsel yöntemin anladığı anlamda çürütülebilir, aksi ispatlanabilir olmadıklarını söyleyebiliriz. Tarih alanındaki kuramsal tartışmalara uzak olanlara ufak bir açıklamada bulunayım bu hususla ilgili. Tarih betimsel, yani anlatan önermelerden/cümlelerden ve metinlerden/söylemlerden oluşur. Örneğin Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı şeklindeki cümlenin/önermenin doğruluğu gösterilebilir ve bu anlamda bilimsel yöntemin konusu olabilir (tabii bir şart daha var) ama Mustafa Kemal veya Atatürk Kurtuluş Savaşı’nı başlatmıştır bir tarihsel söylemdir/anlatısal metindir. Bunun doğruluğu hiçbir şekilde ispat edilemez, çünkü bu, ifadeyi veya söylemi yapanın, kuranın koşullarına göre doğrudur. Bu koşullar terk edildiğinde bu ifadenin doğruluğunu ispatlamak imkânsız olacaktır. Bu çürütülebilir bir ifade değildir ve dolayısıyla da bilimsel yöntemin konusu olamaz. Aslında daha geniş bir açıdan bakacak olursak, tarihin kendisi bile, doğasından, yani amacından ötürü çürütülebilir değildir. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Son noktayı koymadan önce yukarıdaki Mustafa Kemal’in Samsuna çıkması ifadesine geri döneyim. Evet, bu ifade çürütülebilir, yani doğruluğu veya yanlışlığı gösterilebilir ve bu yüzden de bilimsel yöntem tatbik edilebilir. Ama burada yerine getirilmesi gereken bir şart daha vardır ve bu da test edilebilirliktir. Mustafa Kemal’in Samsun’a örneğin neden çıktığı test edilemez. Çünkü böyle bir testin koşulları sağlamaz. En fazla Bandırma vapuruyla böyle bir yolculuğun yapılıp yapılamayacağı test edilebilir ve bilimsel yöntem de bununla sınırlı kalır ama bu çalışmayla da en fazla Bandırma vapurunun tarihine bir katkıda bulunulur, başka bir şey yazılamaz. Mustafa Kemal gibi bir insanın farklı koşullarda nasıl davranabileceği test edilemez; çünkü bu koşullar yaratılamaz ama bilimsel yöntemin uygulanacağı yer de tam da burasıdır. Fakat tarihsel çalışmanın kendi yöntemleriyle, çeşitli kaynaklara, belge ve olaylara başvurarak, hem kişinin kendi hayatından hem de başka insanların hayatlarından başka benzer olaylarla karşılaştırmalar yaparak bu konuyla ilgili bazı tahminlerde bulunulabilir, bazı varsayımlar öne sürülebilir ama bunlar hiçbir zaman test edilemeyeceklerinden bilimsel yönteme ve dolayısıyla da bilimsel araştırmaya geçilemez. Ama bu tarihte nispeten güvenilir ve kısmen doğrulanabilir bilginin üretilemeyeceği anlamına gelmez. Ama sırf bunu yapma kapasitesi var diye de bilimsel olduğu ileri sürülemez. Bilimsel olabilmesi için yukarıda işaret edilmiş şartları sağlaması gerekir ve tarih alanında bu şartlar sağlanamaz. &amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-4746992091985161250?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/4746992091985161250/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/12/bilimsel-tarih-taknts.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/4746992091985161250'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/4746992091985161250'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/12/bilimsel-tarih-taknts.html' title='Bilimsel Tarih Takıntısı'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-DH0ndfu7sL0/Tt4eIfcMH1I/AAAAAAAAAyE/2e_c4XX2skQ/s72-c/scientific.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-4724563330768242888</id><published>2011-11-19T06:57:00.001+02:00</published><updated>2011-11-19T06:58:55.901+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Genler ve Tarih'/><title type='text'>Genetik Verilerle Tarihsel Söylemlerin İlişkilendirilmesi</title><content type='html'>(Bu yazı şu yorum üzerine yazılmıştır: &lt;a href="http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/02/anadolu-tarihi-yazmnda-yunanhelen.html?showComment=1298130120023#c5081159545919730860"&gt;http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/02/anadolu-tarihi-yazmnda-yunanhelen.html?showComment=1298130120023#c5081159545919730860&amp;nbsp;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;(Onur 15 Kasım 2011 03:16)&lt;span class="comment-timestamp"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Genetik çalışmalar önemli adımlar atılmasını sağladı ama görünen o ki, eski kavramları yerinden edemedi. Aynı tartışma farklı verilerle sürüyor. Bugün Anadolu’da yaşayan insanlar genetik açıdan bakıldığında daha çok yöreye özgüdür ifadesi kanımca Anadolu Türkleri Anadoluludur ifadesinden epey farklı. Ve başka bir yerde de Anadolu Türklerinin Avrupalılara Ermenilerden daha yakın oldukları, çünkü Anadolu Türklerinin Ermeniden çok Anadolu Rumu kökenli oldukları ve dolayısıyla Anadolu’nun Ermenilere göre daha batısından olduklarını söylerken de eski zihniyetin ve bu zihniyetin kavramlarının hâlâ sürdüğünü görüyoruz. Burada Anadolu’dan kasıt ne oluyor? Günümüze dair sınırları belli bir toprak parçası mı, bir ülke mi, ya da daha farklı bir şey mi? Ama her ne olursa olsun Anadolu ibaresi daha ziyade Türklerle Rumlar için kullanılmış. Ermeniler Anadolu’nun dışında tutulmuş. Sınır tam olarak nerede sona eriyor? &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Diğer paragraftaysa Türki halkların anayurdunun Asya’nın doğu tarafında olduğu söyleniyor. Sanırım kastedilen kuzeydoğu, doğu-kuzeydoğu Asya veya Orta Asya’nın doğu ve doğu-kuzeydoğusu gibi bir şey. Bu durumda da soru, yersel sınıra ek olarak zamansal sınırın, daha doğrusu sürecin nasıl belirlendiği, genetik verilerin böyle bir bilgiye ulaşmayı sağlayacak şekilde nasıl konuşturulduğu oluyor. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Genetik veriler konuşturulmuyor elbette. Konuşan günümüzün tarihsel söylemleri. Genetik veriler konuşturulan tarihsel söylemi desteklemek için kullanılıyor. Seçenekler baştan belli. Genetik veriler de bunları desteklediğinde, hedef on ikiden vurulmuş oluyor. Ama genetik verilerin desteği dilsiz. Hiçbir şey söylemiyorlar. Çünkü ortada Türk veya Türki veya başka bir gruba, halka, ulusa ait bir gen veya genetik veriler yok. Genetik verilerin elbette isimleri var. Bu isimler genellikle bugünün topluluklarına, gruplarına gönderme yapıyor, bunları temsil ediyor ve bu da neredeyse her zaman coğrafi gruplar şeklinde yapılıyor (bazı son derece sınırlı etnik, kabilesel vb gruplar hariç). Yani Türk dendiğinde, eğer bazı gruplar, örneğin Kürtler gibi bariz şekilde ayrı gözükmüyorsa, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan insanlar kastediliyor. Dolayısıyla, birkaç adet insan kalıntısından numune alınmadıysa, geçmişe ait sonuç çıkarmalar genellikle kişisel varsayımlara dayanıyor: Belli bir numarası veya kodu olan genetik bir durumun tarihsel söylemlerin tanımladığı veya işaret ettiği bir gruba karşılık geldiği varsayılır. Yoksa söz konusu genetik duruma ait hiçbir şey onun bu tarihsel gruba karşılık geldiğini söylemez, eğer söz konusu numunelerin alındığı verilerin yanında başka arkeolojik veya tarihsel veriler yoksa. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Bir grubun anayurdundan bahsedildiğinde, genetik verilerin iletebileceği bilgi en fazla Q, P, R vb faktörlere göre belirlenmiş örneğin XY123 gen grubunun anayurdu olabilir ki, burada anayurdu ibaresi de genetik verilere ait değildir; bu veriler en fazla bu örnek gen grubunun yaklaşık Z zaman aralığında X ve Y koordinatlarında yaşadıklarını söyleyebilir. Biz bunu Türklerin anayurdu gibi bir ifadeye çeviriyoruz. Bu ikisi arasındaki bağlantıyı ne sağlamaktadır veya bu bağlantı neye dayanmaktadır? Bu ikisinin birbirine karşılık geldiğine dair bir varsayıma. Başka hiçbir şeye değil. Ama aynı çalışma günümüzde yapılacak olsa, örneğin bugünün Türkiye’sinde o zaman çok farklı bir durum söz konusu olacaktır. Çünkü gidip güneydoğu Türkiye’de yaşayan birilerinden örnek aldığımızda, bu örnekleri Orta Anadolu’da alınmış örneklerle karşılaştırma olanağı bulabilecek ve buradan yola çıkarak ikinci bölgede yaşayanların birinci bölgede yaşayanlardan geldiğini, “anayurtları”nın burası olduğunu ve en azından bir dönem kendilerini belli bir şekilde adlandırdıklarını söylememiz mümkün olacaktır. Tarihin derinliklerine doğru indikçe bu şansımız azalır, aynı kesinlikte ifadelerde bulamayız. En fazla bazı gen gruplarının nasıl yer değiştirdiklerini ve sonunda nerelere kadar gittiklerini söyleyebiliriz. Dolayısıyla bu veya şu etnik gruptan değil, bu veya şu yerden gelmiş insanlardan bahsedebiliriz. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-4724563330768242888?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/4724563330768242888/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/11/genetik-verilerle-tarihsel-soylemlerin.html#comment-form' title='45 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/4724563330768242888'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/4724563330768242888'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/11/genetik-verilerle-tarihsel-soylemlerin.html' title='Genetik Verilerle Tarihsel Söylemlerin İlişkilendirilmesi'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>45</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-1565573486852153842</id><published>2011-02-23T15:12:00.003+02:00</published><updated>2011-02-23T15:29:15.834+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='04Luviler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='03Minos Uygarlığı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Anadolu Tarihi'/><title type='text'>Luviler: Batı Anadolu'nun ve muhtemelen de Ege Denizi bölgesinin ilk sakinleri</title><content type='html'>For English version go to &lt;a href="http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/02/luwians-first-inhabitants-of-western.html"&gt;Luwians: the first inhabitants of western Anatolia and possibly the Aegean region&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Helenler elbette ne ilk Anadolulardı ne de bölgenin ilk topluluğuydu. Batı Anadolu kıyısı açısından baktığımızda bile, geldikleri ve daha sonra da yerleştikleri yerin boş olmadığı biliniyor. Nitekim Anadolular Helenlere karşı söylemine yol açmış olan da, bu durumun biliniyor olması. Son yıllarda bu toplulukların nasıl adlandırılması gerektiği de büyük ölçüde çözüldü. Genelde Luviler olarak adlandırılıyorlar. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Luvilerin Helenlerden çok daha önce bu topraklara yerleştikleri anlaşılıyor. Tabii hangi Helenler sorusunu da sormak gerekiyor. Sadece İonlar, Dorlar, Aeollar gibi çeşitli gruplardan mı bahsediyoruz, yoksa bizim Mikenler olarak adlandırdığımız tarihte karşımıza Ahhiyavalılar, Akalar ve Danaoiler gibi çeşitli adlarla çıkan ilk Yunanlılara kadar geriye mi gidiyoruz? Ama her iki durumda da Luviler olarak adlandırılan Hint-Avrupa dil ailesine mensup toplulukların bu topraklara daha önce yerleştikleri görülüyor. Üstelik Luviler tek de değil. Mensubu oldukları Hint Avrupa dil ailesinin Anadolu kolunun Pala, Hitit gibi diğer kolları da var. Palalar daha çok kuzey batı Anadolu bölgesini, Karadeniz’e yakın bölgeyi yer edinmiş. Hititler’se, bilindiği gibi, Orta Anadolu’dalar.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-0sYz4kIsPq8/TWUKY8rUSSI/AAAAAAAAAwY/k8Zie23eaV8/s1600/P1010008.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="246" src="http://4.bp.blogspot.com/-0sYz4kIsPq8/TWUKY8rUSSI/AAAAAAAAAwY/k8Zie23eaV8/s320/P1010008.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Luviler ve dildaşlarının öncesi hakkında hangi diller konuşuluyordu ve bunların hangi dil ailesinde değerlendirilmesi gerektiği bilinmiyor. Üstelik Hint Avrupa dil ailesinin en eski dalı, Proto-Hint-Avrupa dilinden ilk kopan dalı olduğundan, Anadolu dalından önce daha farklı dil ailelerinden geldiğini varsaydığımız bu dilleri bugünün yaygın ailelerinden birine yerleştirmek de zor olabilir. Ama şunu biliyoruz: Birileri bu topraklarda neredeyse palaeolitik, yani yontma taş ama bence eski taş döneminden beri yaşamaktaydı. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Luvilerin geliş tarihi için genelde 3000’lerle 2000’ler arasında çeşitli tarihler verildiğinden (ama bu arada bu toplulukları Eskişehir bölgesindeki Demircihöyük ile ilişkilendirenler de var ki, bunun tarihlendirilmesi MÖ 5000 yıllarına kadar gidebilir) ve neolitik veya cilalı taş ama bence yeni taş döneminin başlangıcı epey daha geriye gittiğinden, Anadolu’da başka birilerinin olduğunu söylemek zor değil; ama bunların hangi dilleri konuştuğunu söylemek zor. Örneğin, Hititlerden önce onlara bizim bugün kullandığımız terimi ad olarak vermiş Hattilerin olduğu biliniyor ve yine, üzerinde tartışmaların hâlâ sürdüğü argümana göre de, Çerkez dilleriyle aynı dil ailesine konan bir Kafkas dili konuşuyorlardı. Kimi araştırmacılara göre daha eski bir dil ailesi olmasından ötürü Kafkas dili argümanı mümkün gözüküyor ama artık geride hiç iz bırakmamış çok daha başka bir dil veya diller de söz konusu olabilir. Toparlayacak olursam, elde çok fazla bir şey olmadığından, bu konuyla ilgili kesin sonuçlara ulaşmak, en azından şu anda mümkün gözükmüyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Kendimizi şimdilik Batı Anadolu’yla sınırlayacak olursak, evet, ilk Yunanlılardan önce Luvilerin olduğunu görüyoruz bu bölgede. Ama tartışmayı derinleştirmeden önce Batı Anadolu bölgesinden ne kastettiğimizi veya bu terimin tek başına yeterli olup olmadığını izah etmemiz gerekiyor. Batı Anadolu’yu bugünkü haliyle tanımlarsak, geçmişi daha baştan çarpıtmış oluruz. Ya Batı Anadolu kavramından vazgeçip daha kapsayıcı bir kavram bulacağız, örneğin Ege gibi, ya da Batı Anadolu kavramını doğal uzantısıyla, yani Ege Deniziyle birlikte alacağız. Bugünün sınırlarını ve bugünün etnik coğrafyasını geçmişe tatbik edemeyiz; bu geçmişi çarpıtmak olacaktır. Dolayısıyla, batı Anadolu’nun tarihi o dönemdeki doğal siyasi ve kültürel uzantısıyla, yani Ege Denizi ve karşı kıyısıyla birlikte ele alınmalıdır. Çünkü bu konuya nasıl yaklaşırsak yaklaşalım, bu dönemde bu bölgede gayet karşılıklı bağlantılar şekilde oluşturulmuş bir dünya, bir ilişkiler ağı söz konusudur. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Tekrar konumuza geri dönecek olursak, ilk Yunanlılardan önce, Luvi dilleri konuşan topluluklar Ege bölgesinin en azından Batı Anadolu ve muhtemelen de Yunanistan tarafına yerleşmiş durumdadır. Daha başka diller konuşan toplulukların olması da mümkündür ama tarihsel kaynaklar bunlar hakkında hiçbir şey söylememektedir. Aynı kaynaklar Luviler hakkında bile son derece sınırlıdır aslında. Dolayısıyla, belli bir noktadan sonrası karanlık bizim için. Ama bu dönemde, her ne kadar ne dili konuştuklarını henüz bilmiyorsak da, önemli bir uygarlık vardır bu bölgede: Bugün Minoslular olarak adlandırdığımız uygarlık. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Minosluların nereden geldikleri konusu henüz tam olarak aydınlatılmamıştır. Ama en azından son zamanlarda Girit üzerine yayınlanmış bir genetik çalışmaya göre (Differential Y-chromosome Anatolian Influences on the Greek and Cretan Neolithic), Yunanistan’ın neolitik yerleşimlerinden alınan örnekler Balkanlara yakınlık gösterirken, Girit’ten alınanlar Anadolu’nun İç ve Akdeniz bölgelerine yakınlık göstermektedir. Yine bu çalışmaya göre, benzer bir ayrılma ekmek buğdayında da görülmektedir. &lt;i&gt;Triticum aestivum&lt;/i&gt; Neolitik Anadolu Girit ve güney İtalya’da gözükürken, Neolitik Yunanistan’da yoktur. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Minoslular, Yunanlılar gelene kadar Ege bölgesinin göze çarpan topluluklarındandır. Kurdukları uygarlık kesinlikle bu bölgenin 3. ve 2. binyıllarda öne çıkan tek uygarlığıdır. Batı Anadolu’da bir şeyler vardıysa da (örneğin Truva veya Troya gibi), bunlar Minos kadar parlak değildir. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Bu dönemin etnik coğrafyasını belirlemek, elde yeterli kaynaklar olmadan çok zordur. ‘Bu bizden şu onlardan veya bu Yunan kökenli şu Anadolu kökenli’ şeklinde bir yaklaşım son derece yanlış olacaktır. Her ne kadar etnik kimlikleri biyolojik bağlantılar üzerine inşa ederken binlerce yıl öncesine götürme eğilimindeysek de, etnik kimlikler veya köken söylemleri her zaman kendi dönemlerinde, kendi zamanlarında anlamlı olacak şekilde oluşturulmakta, inşa edilmektedir. Eğer bu dönemin gerçek etnik tablosuna ulaşmak istiyorsak veya bir gün böyle bir şans yakalarsak, muhtemelen bizim bugün basitleştirdiğimizden çok daha karmaşık bir görüntüyle karşılaşacağızdır. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Luviler ibaresi aslında daha ziyade bir dile atıfta bulunmaktadır. Yunanistan’dan neredeyse Suriye’ye kadar yayılmış bir dil Luvi dil bölgesinin söz konusu olduğu anlaşılmaktadır. Tabii ki bu Luvi dilleri bölgesinde herkes aynı dili, daha doğrusu diyalekti konuşmamış olabilir; ne de hepsinin kendisini aynı etnik gruptan görmüş olduklarını düşünmeliyiz. Üstelik Ege denizine ve hatta Yunanistan ile Girit’e yayıldıklarını da kabul edersek, o zaman bunları orijinal Anadolular olarak görmek de pek doğru değildir; ki kanımca bu dönemi de kapsayacak bir Anadolular söylemi icat etmek, daha çok bugünün arzu ve taleplerini yansıtan bu tarihsel kurguyu geçmişe yansıtmak, eldeki bulgular ışığında anlamsız olduğu kadar yanlıştır da. Ama Luvi dilleri konuşan topluluklar (ve ayrıca aynı dil ailesine ait olan Pala ve Hitit dilleri konuşanlar) bu bölgenin bilinen en eski gruplardır. Daha öncesi elbette vardır ama bunları ancak geride bıraktıkları maddi kültürel izlerden yola çıkarak sınıflandırabiliyoruz ki, bu da haliyle bizi Luvilerin durumundan bile daha belirsiz bir durumla karşı karşıya bırakmaktadır.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-1565573486852153842?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/1565573486852153842/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/02/luviler-bat-anadolunun-ve-muhtemelen-de.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/1565573486852153842'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/1565573486852153842'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/02/luviler-bat-anadolunun-ve-muhtemelen-de.html' title='Luviler: Batı Anadolu&apos;nun ve muhtemelen de Ege Denizi bölgesinin ilk sakinleri'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-0sYz4kIsPq8/TWUKY8rUSSI/AAAAAAAAAwY/k8Zie23eaV8/s72-c/P1010008.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-3867002764910324541</id><published>2011-02-22T09:57:00.005+02:00</published><updated>2011-02-23T15:29:00.129+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='001Luwians'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='001Turkish History'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='001Anatolian History'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='001Anatolia'/><title type='text'>Luwians: the first inhabitants of western Anatolia and possibly the Aegean region</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Türkçesi &lt;a href="http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/02/luviler-bat-anadolunun-ve-muhtemelen-de.html"&gt;Luviler. Batı Anadolu'nun ve muhtemelen Ege Denizi bölgesinin ilk sakinleri&lt;/a&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;The Hellenes were certainly neither the first Anatolians nor the first group in the region. Even when one limits the issue with the coast of western Anatolia, we know that the place they came to and settled down later was not empty. In fact, the discourse of Anatolians versus Hellenes owes its existence to this information. We also have an idea, to a certain extent, about how to name these groups that were in this region right before the Greeks. They go by the name Luwians.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;It seems that the Luwians had settled in this land, region, before the Greeks did. Of course, one needs to ask which Hellenes these were. Are we talking here about only the Ionians, Dorians and Aeolians or are we going as far back as the first Greeks, those who we today call Mycenaeans but they appear as Ahhiyawans, Argives, Achaeans and Danaois in history? However, in both cases, one comes across the Indo-European speaking groups as one of the oldest groups in this area; and the Luwians are not alone, either. The Anatolian branch to which they belonged has other branches named Palaic and Hittitian. The Palaians were in the northwestern section of Anatolia, close to the Black Sea, a region called Paphlagonia, whereas the Hittites were in Central  Anatolia. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-RvBQixNxua0/TWSr0js02KI/AAAAAAAAAwQ/xr_lUGatM5E/s1600/P1010008.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="246" src="http://2.bp.blogspot.com/-RvBQixNxua0/TWSr0js02KI/AAAAAAAAAwQ/xr_lUGatM5E/s320/P1010008.JPG" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;We do not know what languages were being spoken in Anatolia before the Luwians and their other linguistic relatives and in which language family this pre-Indo-European stratum should be considered. In fact, since the Anatolian is the first branch of the Indo-European language family separated from it, it may be difficult to place the Anatolian languages that preceded this sub-family within one of today’s widespread language families. However, we know this: there have been people living in this land since the Paleolithic. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;Since &lt;span lang="EN-US"&gt;various dates are given &lt;/span&gt;f&lt;span lang="EN-US"&gt;or the arrival time of the Luwians, usually between 3000s and 2000s (and there are also those who see a connection between these groups, the Indo-Europeans, and the site of Demircihöyük in northwestern Turkey) and since the beginning of the Neolithic in Anatolia goes back much further than this, it is not difficult to say there were others in Anatolia, but it is difficult to say what languages these ‘others’ living here were speaking. For example, we know that there were Hattians, those who gave their name to the Hittites, and according to an argument still debated, they spoke a language placed by today’s researchers within the language family of Caucasus, the same family that includes the present day Circassian languages. Since it is an older language family (according to some, though there are those who disagree), this argument seems plausible; but then there might have been some other language or languages that did not leave any trace and therefore we do not know anything about them. To sum it up, since we do not have much to go on with, reaching definite conclusions does not seem possible, at least for now. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&amp;nbsp; &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Restricting ourselves with the region of western Anatolia for now, yes, we do see the Luwians in this area before the arrival of Greeks. However, before losing ourselves in more details, we need to explain what we mean by the term western Anatolia, how we define it, and whether or not this term is sufficient by itself to help create an historical discourse that makes sense. If we define western Anatolia in terms of how it is understood today, we may be distorting, whether intentionally or not, the past of this particular region right from the beginning. We either need to discard the concept of western Anatolia and find another one more comprehensive for our purpose, such as the Aegean region, or we will handle this geographical area, the Western Anatolia, with its natural extension, that is, the Aegean Sea. We cannot apply today’s political borders and ethnic geography to the past; this would lead to the historical distortion mentioned above. Therefore, one needs to take up the history of the Western Anatolia with its natural extension that obviously politically and culturally existed at that time, namely, the Aegean Sea and its opposite coast, the Greek mainland. For, regardless of how we may approach this subject, a mutually formed world, a net of relations, connections, is obviously the case during this period.&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Now, if we return to our original subject, before the first Greeks, the groups speaking Luwian languages had already settled down in at least along the western section of the Aegean region and possibly the Greek mainland as well. It is possible that there were groups who spoke different languages, but the historical sources do not say anything about them. In fact, the same sources are very much silent with regard to the Luwians, too. Therefore, beyond a certain point, the past of this region is without ethnic identities. Nevertheless, there is an important civilization in this region during this time, even though we have no information on the language they spoke: the civilization we today call the Minoans.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;The issue of from where the Minoans came to Crete, a Greek island to the south of the Aegean Sea, has not been resolved yet. But at least according to a recent genetic study done on Crete (Differential Y-chromosome Anatolian Influences on the Greek and Cretan Neolithic), whereas the samples coming from the neolithic sites of the Greek mainland show genetic affinity with the Balkans, the Cretan ones show affinity with the Central and Mediterranean regions of Anatolia. Moreover, again according to this study, one observes a similar separation in the case of the bread wheat as well. While one sees Triticum aestivum in the Neolithic Anatolia, Crete and Southern Italia, the same is not the case in the Neolithic mainland Greece.&amp;nbsp;&amp;nbsp; &amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;The Minoans were one of the politically and perhaps culturally dominant groups of the Aegean region until the Greeks. The civilization they founded was definitely this region’s single most conspicuous civilization during the 3&lt;sup&gt;rd&lt;/sup&gt; and 2&lt;sup&gt;nd&lt;/sup&gt; millennia. If there was anything in the western Anatolia section (for example such as Troya), these were not as radiant as the Minoan civilization. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;It is very difficult to determine the ethnic geography of this period without sufficient resources. We may approach the issue as ‘those are from us, the others are from them or those are Greek descendants, and these are Anatolian’, but not without serious methodological problems. Although we tend to extend the ethnic identities with which we define ourselves today back thousands of years in the process of building them on certain biological connections that we consider correct, the ethnic identities or origin discourses are always formed in such a way as to make sense in their own times. If we want to get to the true ethnic picture of this period or if we ever get lucky enough one day to get to such a picture, we will most probably come across a much more complex and different sight than our presently too simplified version. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;The term Luwian actually refers to a language or rather a sub-branch, one that extended from Greece all the way to nearly Syria; perhaps a Luwian linguistic region would be an apt term for this area. This of course does not mean that everyone in this region spoke the same language or rather the dialect; nor should we assume that they all considered themselves in the same ethnic group. Furthermore, if we accept that the Luwian speakers spread out to the Aegean sea and even mainland Greece and Crete, then it would not be right to see them as the original Anatolians, either. In fact, I believe, inventing a discourse of Anatolians that will cover this period as well and extending this historical construction, which rather reflects today’s wishes and demands, to the past, is, judging from the present findings, absurd as well as wrong. Nevertheless, the Luwian speaking groups (and those Palaic- and Hittite-speaking groups from the same language family, too) are the oldest groups we know of from this region. There are of course those who came before them, whether or not they spoke Indo-European languages, but we can only talk about insofar as the material remains they left behind and this presents a situation even more ambiguous than that we encounter in the case of the Luwian speaking groups.&amp;nbsp;&amp;nbsp; &amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-3867002764910324541?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/3867002764910324541/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/02/luwians-first-inhabitants-of-western.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/3867002764910324541'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/3867002764910324541'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/02/luwians-first-inhabitants-of-western.html' title='Luwians: the first inhabitants of western Anatolia and possibly the Aegean region'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-RvBQixNxua0/TWSr0js02KI/AAAAAAAAAwQ/xr_lUGatM5E/s72-c/P1010008.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-761350766754732005</id><published>2011-02-04T17:43:00.002+02:00</published><updated>2011-02-04T17:47:41.731+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Anadolu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Anadoluculuk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Anadolu Tarihi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01 Yunan/Helen Sorunu'/><title type='text'>Anadolu Tarihi Yazımında Yunan/Helen Sorunu</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/TUwesntCvwI/AAAAAAAAAwM/31LRKbQie7Y/s1600/hoplite1qn6.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="258" src="http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/TUwesntCvwI/AAAAAAAAAwM/31LRKbQie7Y/s320/hoplite1qn6.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;For English version see &lt;a href="http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/02/greek-or-hellenic-problem-in-writing-of.html"&gt;Greek or Hellenic problem in writing an Anatolian history&lt;/a&gt;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhangi bir Anadolu tarihi projesinin karşısındaki en önemli engellerden biri, belki de en önemlisi, Anadolu’nun geçmişindeki toplulukların bugünkü topluluklarla, daha doğrusu etnik gruplarla olan bağlantılarıdır. Genelde bu bölgeye hâkim milliyetçi eğilim, bu bağlantıları nasıl değerlendirmesi gerektiğini açıkçası çözememektedir. Özellikle Türklerin Yunanlıları, Yunanlıların da Türkleri tarihlerine eklemeleri, tarihleriyle bütünleştirmeleri her iki tarafın da henüz başaramadığı bir konudur. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Anadolu tarihiyle ve daha doğrusu benim daha geniş bir perspektiften bakmaya çalıştığım bölgenin, kabaca Ege, Anadolu ve kuzey Mezopotamya bölgesinin tarihiyle uğraşan biri bu bölgenin en azından Ege tarafında Yunanlılarla ya da Helenlerle karşılaşmak ve yüzleşmek zorundadır. MÖ 1500’lerden itibaren bu bölgede görülür hale gelen Helen/Yunan dilleri konuşan toplulukların ve bunların ortaya çıkardığı veya paylaştığı çeşitli kültür ve medeniyetlerin bir şekilde bu bölgenin tarihine yerleştirilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde ortaya bugünün etnik sürtüşmelerini yansıtan çarpık bir tarih çıkacaktır. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Özellikle bir Türkiyelilik temeli üzerinde biçimlendirilmek isteniyorsa böyle bir tarihçilik, Türkiyeliler olarak adlandırılan, adlandırılmak istenen topluluğun tüm kültürel ve etnik köklerinin içermek gereklidir. Bu durumda günümüzde sıkça rastlanan soydaşlık söylemi de, Türk kökenlileri soydaş olarak gördüğü kadar, diğer kökenlileri de, bu durumda örneğin Yunanlıları da, soydaş olarak görmelidir; öyle ki, böylece Türkiyelilik ayakları yere basan bir söyleme dönüşsün, birleştiricilik işlevini yerine getirebilsin.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Oysa Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren, özellikle Halikarnas Balıkçısı ve Mavi Anadolucuların yazılarında net bir şekilde görüldüğü gibi, bunun tam tersi bir yol izlenmiş, bir Anadolular söylemi yerleştirilerek, Yunanlılar (diğerlerine ek olarak) Anadolu tarihinin dışına atılmış, Anadolu karşıtları olarak gösterilmiştir. Ama geçmişe gidildiğinde çok daha farklı bir durum söz konusudur. Batı Anadolu kıyıları belli ve uzun bir dönem boyunca Helen dilleri konuşan grupların baskın rolde olduğu kültürel bir yaşamın etkisi altında kalmıştır. Helenler gelene kadar burada yaşayan topluluklar, Helenlerin gelmesiyle birlikte çeşitli karşılıklı ilişkilere girerek var olan kültürel dokunun değişmesine, dönüşmesine yol açmıştır. Ortaya çıkan durum her ne kadar tamamen Helenlere atfedilemezse de, bunun tersi de doğru değildir; ne de bir Helen istilası. Helenler burada onlardan önce yaşayanlarla birlikte buranın yeni kültürel dokusunu oluşturmuş ve bu doku zaman içinde içindeki en baskın unsurun (bu baskınlık çeşitli koşullardan ötürü ortaya çıkabilir; siyasi, ekonomik, kültürel, dilsel vb) adıyla anılır olmuştur. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Diğer yandan, örneğin tunç çağı ve/veya antik çağ Helen, hatta Ege, kültürel dokusunu doğrudan bugün var olan ve aynı isimle anılan modern kültürel ve etnik dokuyla ilişkilendirmek veya ikinciyi birincinin değişmeden gelmiş sonucu olarak görmek de doğru değildir. Bu ikisi arasında büyük farklar vardır ki, daha önce belirttiğim gibi, bugünün Helenleri/Yunanlıları birçok açıdan bugünün Türklerine veya Türkiyelilerine, geçmişin Helenlerinden daha benzerdir; her ne kadar bu, iki tarafın da hoş karşılayacağı bir iddia değilse de. Ama bunun aksini söylemek de mümkün değildir. En azından dini inançlar bakımından bile bu ikisi geçmişteki topluluklara olan benzerliklerinden çok daha benzerdir birbirine. Bununla beraber her iki tarafın bugün üzerinde yaşadıkları toprakların, etnik bağlantı, söylem ve mitler bir yana, ortak geçmişini oluşturur bu eski Helenler … ve elbette eski Anadolular. &amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Sonuç olarak, geçmişe belli bir mesafeyle yaklaşmak gerekmektedir. Köken arayışı farklı geçmişlerin birbirinden ayrılmasını gerektirmektedir. Bundan birkaç bin, hatta birkaç yüzyıl önce yaşamış topluluklarla kurulması arzulanan bağlantıların, bugün insanların yakın akrabaları ve beraber yaşadıklarıyla (en fazla dört kuşaklık bir grup) kurduklarından çok farklı olmak zorundadır. Bu mesafe korunmadığı takdirde, geçmişin bu insanlarını bir anda bugünün insanlarına benzetmek kaçınılmazdır. Oysa bunlar farklı insanlardır ve belki de şu anda karşılaşsak, ilişkiye girmekten hoşlanmayacağımız kadar farklıdırlar. Mesafe koymanın burada devreye girmesi gerekiyor. Bu insanlar yaşadığımız toprakların geçmişini oluşturmaktadır; yoksa bizim şu anda yaşarken duygularımız aracılığıyla hissettiğimiz, kurduğumuz, varlığımızı devam ettirmek için ihtiyaç duyduğumuz geçmişi değil. Burada söylenmeye çalışılan elbette duyguların bir kenara bırakılması değildir. Sonuçta bizi bu çok eski geçmişe götüren de duygularımız, bir şeylere karşı bir şeyler hissetmemizdir ama burada bu bir şeylerin ne olduğunu ve bunlara karşı hissedilen duyguların daha farklı duygular olduklarını görmemiz gerekmektedir. Bulunduğumuz yerin bize hissettirdiklerinden yola çıkarak ortaya çıkardığımız geçmiş, belli bir kültürel ortamı paylaştığımız insanlarla birlikte yaşadığımız şimdinin hissettirdiklerinin yol açtığı geçmişten farklı olmak zorundadır. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-761350766754732005?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/761350766754732005/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/02/anadolu-tarihi-yazmnda-yunanhelen.html#comment-form' title='23 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/761350766754732005'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/761350766754732005'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/02/anadolu-tarihi-yazmnda-yunanhelen.html' title='Anadolu Tarihi Yazımında Yunan/Helen Sorunu'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/TUwesntCvwI/AAAAAAAAAwM/31LRKbQie7Y/s72-c/hoplite1qn6.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>23</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-2637886902697730726</id><published>2011-02-04T09:38:00.006+02:00</published><updated>2011-02-04T17:46:02.657+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='001Anatolian History'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='001Greek Problem'/><title type='text'>The Greek or Hellenic Problem in Writing an Anatolian History</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/TUut_cq6jiI/AAAAAAAAAwI/ZFa39-4WARM/s1600/hoplite1qn6.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="258" src="http://4.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/TUut_cq6jiI/AAAAAAAAAwI/ZFa39-4WARM/s320/hoplite1qn6.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Türkçe için &lt;a href="http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/02/anadolu-tarihi-yazmnda-yunanhelen.html"&gt;Anadolu tarihi yazımında Yunan/Helen sorunu&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;One of the most important obstacles facing any Anatolian history project, perhaps the most important one, is the connections the past Anatolian groups have with the present day Anatolian groups or rather ethnic groups. The nationalist perspective that seems to be controlling the general frame of mind in the area does not seem to have the ability to deal with these connections without favoring one ethnic group over another. Especially integrating the Greeks into the history of Turkey and the Turks into the history of Greece has not been achieved so far.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Anyone who works on the history of Anatolia or rather the combined regions of the Aegean, Anatolia and the northern Mesopotamia, which I believe makes more sense historically, will have to come across and face, at least in the Aegean side of this region, the Hellenes or Greeks. It is inevitable that one will have to deal with the task of placing the speakers of Hellenic or Greek languages who had started becoming visible in this area in 1500s BC, and the various cultures and civilizations they created or shared, into the history of the region. (By “the history of the region” I mean mainly the Turkish version of this history, since this post about how the Turkish side approaches this history.) Otherwise, what will appear cannot be anything other than some form of historical distortion reflecting today’s ethnic aspirations.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;It is especially true that when this kind of history is defined as the history of those from Turkey, then it is a must that it includes every cultural and ethnic group that is and was from Turkey. In this case, if the discourse of coming-from-the-same-racial-root (&lt;i&gt;soydaşlık&lt;/i&gt;), quite common especially in Turkey, is to have any validity, then it should include those from the other racial roots, for example Greeks, as much the “ethnic” Turks, since the concept of those-from-Turkey, &lt;i&gt;Türkiyeli&lt;/i&gt;, should include every cultural/ethnic/racial root Turkey contains.&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Be that as it may, the trend has been in the opposite direction since the first years of the Republic. For example, one can see in the writings of the Fisherman of Halicarnassus, Cevat Şakir Kabaağaçlı, and the Blue Anatolianists that a discourse of Anatolians was already established very early on. One of the most conspicuous, perhaps the leading theme, attributes of this historical discourse was the portrayal of the Greeks (in addition to the others) as anti-Anatolians and their exclusion from the Anatolian history. However, when one goes back in time a very different picture appears. There is a strong Hellenic presence along the western Anatolian shores for a long time both in linguistic and cultural terms. The groups who had been living here until the speakers of Hellenic languages arrived would enter various mutual relations with these new arrivals, and this would eventually lead to changes and transformations in the existing cultural fabric. Even though one cannot attribute what eventually appeared in this region only to the influence of the newcomers, claiming the opposite would not be correct, either; nor a Hellenic or Greek invasion. The newcomers would eventually interact with those who were already there before Greeks arrived and form a new cultural fabric together; and this fabric would in time be associated with the name of its most dominant element (this dominance can result from various conditions; political, economic, cultural, linguistic and etc.).&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;On the other hand, it would not be correct to link the Bronze Age or ancient Hellenic cultural fabric, or perhaps even or rather the Aegean one, directly to the modern cultural and ethnic entity that exists today with the same name, that is, to see the second one as the direct continuation of the first one. There are big differences between these two; in fact, as mentioned before, today’s Hellenes/Greeks are more similar to today’s Turks or those from Turkey in many ways than the Hellenes of the past. Although most on either side would not like this argument, nevertheless, making the opposite claim is not possible, either. For example, anyone would agree that at least in the area of religious beliefs, these two are much more similar to each other than to their assumed ancestors. Yet, these ancient Hellenes, and the ancient Anatolians for that matter, not taking into consideration the ethnic connections, discourses and myths attached to them, form the common past of this land that both sides share today.&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;In conclusion, one should approach the past by making sure that a certain distance is kept with it. The search for one’s roots should be carried by realizing that there are different forms of pasts one need to differentiate and kept apart from each other. The links one desires to form with the groups that lived a few thousands of years, in fact even as close as a few hundreds of years in some cases, need be very different from those formed with one’s close relatives and those one lives with (at most a four-generation deep group is the case here). If a certain distance is not kept then it will be inevitable that the people who lived in the past are treated not any different from those living today. But these two are actually very different from each other and in fact, if we were to meet them face to face now, it is very likely that we will really not enjoy their company. The task of keeping our distance needs to enter the picture right at this point. These people make up the deep or far past of the land on which we currently live; not the past that we feel and form &amp;nbsp;through our first-hand experiences and need in order to continue existing as we are right now. What is meant here is not really that we should give up our feelings. In fact, it is the very same feelings that bring us this very old past and let us have experiences that eventually lead to forming historical discourses through which we give meaning to our places. However, here we also need to see what this not directly experienced past is and what one feels towards it is based on different kind of feelings. The past we create through interaction with the place where we currently live needs be different from the past that we collectively create through interaction with a certain cultural setting that we now share with the people with whom we live together.&amp;nbsp; &amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-2637886902697730726?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/2637886902697730726/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/02/greek-or-hellenic-problem-in-writing-of.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/2637886902697730726'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/2637886902697730726'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/02/greek-or-hellenic-problem-in-writing-of.html' title='The Greek or Hellenic Problem in Writing an Anatolian History'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/TUut_cq6jiI/AAAAAAAAAwI/ZFa39-4WARM/s72-c/hoplite1qn6.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-1951266085276720192</id><published>2011-01-23T11:05:00.001+02:00</published><updated>2011-01-23T11:09:59.463+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Postmodern Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Anadoluculuk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Tarih Kuramı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Genler ve Tarih'/><title type='text'>Yakın ama uzak, benzer ama farklı Anadolu geçmişleri</title><content type='html'>For English go to&amp;nbsp;&lt;a href="http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/01/close-but-far-similar-but-different.html"&gt;Close but far, similar but different Anatolian pasts&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Anadolu’nun geçmişine birden fazla koldan girmek mümkün. Bir önceki yazıda da belirttiğim gibi, farklı geçmişler seçme özgürlüğü gibi bir şey düşünmeliyiz; özellikle milliyetçiliğin tekrar ve en azından öncekiler kadar güçlü şekilde yayılmaya başladığı bu dönemde bunun önemli bir özgürlük adayı olduğu düşünülebilir. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Her şeyden önce Anadolu’nun ne olduğunun belirsizliği (ki sonuçta bu da bir seçim veya tercih) seçimler yapmayı zaten daha baştan dayatıyor. Ama ortada bir belirsizlik olmadığı düşünülse bile, geçmişin kendisi, farklı çizgilerinden ötürü birden fazla yaklaşımın belirmesine yol açabiliyor; en eski Anadolu’yu veya eski Anadoluları tek bir bölge olarak incelemek, bölgeler arasındaki kopukluklardan ötürü pek kolay değil. Çok rahat bir şekilde Anadolu’yu Batı, Orta ve Doğu olarak üçe ayırmak mümkün ki, belki doğu için iki ayrı parça bile düşünülebilir. Belki de daha farklı bir yaklaşım içine girerek, Ege, Anadolu, Kafkasya ve Mezopotamya şeklinde dört ayrı parça da düşünülebilir. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Parçalar ne olursa olsun, sonuç olarak Anadolu olarak adlandırdığımız bölgenin eski dönemlerde tek bir bölge olarak düşünülemeyeceğini kabul etmek gerekiyor. Herhalde en iyi çözüm o dönemin isimlerine sadık kalmak ama bugünün okuyucusunun bu isimler arasında kaybolacağını hesaba katarak yeni terimlerle de bağlantı kurmak gerekiyor. Fakat tüm bu sürecin, günümüzde insanlara ne kadar anlamlı gelirse gelsin, bir Anadolu halkı söylemine hapsedilmemesi gerekiyor. Çünkü ne tür bağlantılar kurulursa kurulsun, son tahlilde farklı gruplardan, topluluklardan bahsediyoruz. Bundan iki veya üç bin yıl önce yaşamış birisiyle bugün yaşayan birisi arasında bir genetik bağlantı kurmak mümkün olsa da veya böyle bir bağlantı kurulsa bile, sonuç olarak bu iki insan birbirlerinden farklıdırlar. Aynı halka, topluluğa veya gruba ait değildirler; aralarında sadece bir genetik bağ mevcuttur ki, aynı bağlantı herhangi başka bir yerde bir zamanlar yaşamış başkası veya başkalarıyla da kurulabilir. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Her insan aynı zamanda tarihseldir ve belli bir döneme aittir; bunu unutmamak gerekiyor. Aynı zamanda belli bir kültüre ve toplumsal örgütlenmeye ve yaşam tarzı şeklinde de aittir. Bunlar insanları birbirlerinden farklı kılan özelliklerdir ve genel kanının aksinin insanların farklılıkları ortak noktalarından daha fazladır. Benim bütün farklılıklarım, beni başka bir insana benzer kılacak şekilde ayıklandığında, artık ben olmaktan çıkarım. Ortada başka bir şey belirir. Aynı şey kültürler için de söz konusudur. Sırf dil veya gen akrabalığından ötürü iki kültür birbirine akraba kılınamaz. Bugün yaşayan kültürlerin en yakın akrabaları, bana göre, bugün bu dünyayı beraber paylaştıkları kültürlerdir (buradaki bugün terimini tek bir gün şeklinde düşünmemek gerekir; muhtemelen en fazla dört kuşaklık bir aralık uygundur). Bu zaman aralığının dışındaki kültürlere, aramızda ne tür biyolojik veya dilsel bağlantılar olursa olsun, bugünkülerden daha uzağızdır; bağlantı kurmamız çok daha zor olacaktır. Çünkü kabul edelim veya etmeyelim, değerlerimiz, söylemlerimiz ve pratiklerimiz bu kısa görünen zaman aralığında epey değişmiştir; özellikle modern çağ kültürlerinin durumunda. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Dolayısıyla, kuracağımız tüm bağlantılara rağmen, eski Anadoluların veya eski dünyaların aynı zamanda çok da farklı olduklarını unutmamamız gerekir;&amp;nbsp; ama eğer seçenekler şu anda üzerinde yaşadığımız coğrafyanın eski dünyasıyla tamamen farklı başka bir coğrafyanın eski dünyasıysa, elbette kendi eski dünyamıza, bir önceki yazımda belirttiğim gibi, sırf aynı coğrafyada yaşıyor olmaktan ötürü daha yakın olacağızdır. Bununla beraber, modern tarihler, özellikle milliyetçi versiyonları, genelde benzerlikler kurma üzerinde yoğunlaştıklarından, konunun bu boyutu gözden kaçmaktadır. Oysa her bir benzerliğe karşılık muhtemelen on farklılıkla karşılaşmak mümkündür ki, benzerlikler de çoğu kez epey zorlanmış benzerliklerdir. Bu yüzden bu noktayı göz önüne alarak geçmişe bakmak gerekmektedir; önümüzdeki günlerde Anadolu’nun eski geçmişleriyle ilgili olarak yayınlamayı düşündüğüm yazılarımda özellikle bu noktayı dikkate alarak hareket edeceğim: Yakın ama uzak, benzer ama farklı geçmişler. &amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-1951266085276720192?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/1951266085276720192/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/01/yakn-ama-uzak-benzer-ama-farkl-anadolu.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/1951266085276720192'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/1951266085276720192'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/01/yakn-ama-uzak-benzer-ama-farkl-anadolu.html' title='Yakın ama uzak, benzer ama farklı Anadolu geçmişleri'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-2822142185455462382</id><published>2011-01-23T10:55:00.001+02:00</published><updated>2011-01-23T11:08:02.834+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='002Nationalism'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='001Turkish History'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='001Anatolian History'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='001Theory Of History'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='001Anatolia'/><title type='text'>Close but far, similar but different Anatolian pasts</title><content type='html'>Türkçesi için &lt;a href="http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/01/yakn-ama-uzak-benzer-ama-farkl-anadolu.html"&gt;Yakın ama uzak, benzer ama farklı Anadolu geçmişleri&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;It is possible to approach the past of Anatolia from various directions. As I mentioned it in my previous blog-post, we should try to think in terms of a freedom that enables us to choose from among different pasts; and in fact, in this period when all kinds of nationalisms are spreading again and at least as strong as the previous ones, this seems to be an important potential freedom or right to be placed under legal protection.&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;First of all, the ambiguity surrounding the term Anatolia (in fact, this is rather a choice or preference in itself) imposes the obligation to make a choice right from the very beginning. But, even if one thinks that there is no ambiguity, the past itself, because it can be traced back through more than one line, pathway, leads one to more than one approach regarding how and from where to start; therefore, because of the discontinuities between regions, it is not easy to study the oldest Anatolia or older Anatolia as one great undivided or homogeneous region. Anatolia can be easily divided into three pieces as the western, central and eastern sections; perhaps the eastern section can be further divided into two other regions. Or, one may take another approach and divide it into four different sections named as Anatolia, the Aegean, the Caucasus, and the Mesopotamia.&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;However the pieces may be defined, in conclusion, one should accept that the region that is called Anatolia cannot be thought of, in the older periods, as one single region. The best solution is probably to stick to the place names of whatever period one is studying. But considering that the present-day reader may be lost in these terms, there is need to connect them with the new ones used today. However, this process should not be confined into a discourse of one never changing Anatolian People, regardless how meaningful this may sound. For, whatever connections may be formed, in the last analysis one is actually talking about different groups, peoples. Even though it is possible to form a genetic connection between someone who lived two or three thousand years ago and one who is living today, in the end, one is really talking about two very different individuals. They do not really belong to the same people or group; this genetic connection would be all there is between them, and such genetic connections can actually be formed with others who lived in different places and times, though each would be different from the other one.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;One should not forget that every person is also an historical being, belonging to a particular time period and participating in a particular culture, social organization and life style. These are what make people different from each other and, contrary to the general opinion, the differences people have are more than their similarities with others. When all my differences are eliminated in order to make or find me similar to someone else, then I am no more who I am; I would be someone else, better yet, something else. The same is the case for cultures as well. Two cultures cannot be declared relatives, just because of some genetic and linguistic similarities. The closest relatives of the present-day cultures are actually those with which they share the same world, the same time period (by the same time period or the term today I mean at most four generations). It would be very difficult to form a connection with those cultures that are outside of this range, regardless of whatever biological and linguistic links there may be between us and them, since we are actually much further away from these others that I define as them than those cultures I include within the four-generation wide us. For, whether or not we accept it, our values, discourses and practices will have changed considerably during this seemingly short time to make those outside of this range nearly complete strangers; especially in the case of modern cultures. &amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Thus, one should not forget that in spite of all the connections we will or may form, the older Anatolias or older worlds will be very different. But if the choice to be made is between an older world of where we exist currently and an older world of completely different place than our own region, then we will perhaps, as I have already explained in my previous post, be closer to the one from our own region just because we share the same geographical area. Since modern histories, especially their nationalistic versions, concentrate more on finding similarities than differences, this dimension of the subject that I am discussing is usually missed. In fact, there are probably at least ten differences for every one similarity found, and these similarities are usually the result of too much trying. Therefore, one should look at the past taking into consideration this, in my opinion very important, point. I will keep this in mind in the small essays I will be posting soon about the past of Anatolia: Close but far, similar but different pasts. &amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-2822142185455462382?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/2822142185455462382/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/01/close-but-far-similar-but-different.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/2822142185455462382'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/2822142185455462382'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2011/01/close-but-far-similar-but-different.html' title='Close but far, similar but different Anatolian pasts'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-3477754644300683521</id><published>2010-12-30T12:44:00.002+02:00</published><updated>2011-01-16T21:38:22.729+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='001Turkish History'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='001Anatolian History'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='001Theory Of History'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='001Anatolia'/><title type='text'>Freedom to Identify with Different Anatolian Histories</title><content type='html'>Türkçesi için &lt;a href="http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/12/farkl-anadolu-tarihleriyle-ozdeslesme.html"&gt;Farklı Anadolu Tarihleriyle Özdeşleşme Özgürlüğü&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;When one starts to speak about the past, that is, the history or histories, of the present-day Turkey, or &lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;the present-day Anatolia,&lt;/span&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt; to use the usual but geographically wrong expression,&amp;nbsp; then various, sometimes rather unpleasant, discussions may generally ensue. The source of these clashes is almost always that someone sees, wants to see, a genetic, biological, relationship between those who live here today and those who lived here in the past. A connection between these two is usually not wanted by most and therefore, a claim is usually put forward that those who were here before were replaced entirely by those who are here now; in other words, there was no mixing. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Present-day genetic studies indicate the opposite is true. More or less some mixing seems to have taken place. But, everything aside, let us assume, for a second, that the hypothesis put forward is correct; that is, when some people were entering Anatolia from one side in 1071, some others, those who were living here at the time, were leaving from the other side and therefore nobody mixed with nobody. Would this bring us to the conclusion that we should not concern ourselves with or not enjoy the past of this land where we currently live? Does there have to be a “blood” or genetic connection for us to concern ourselves with the different pasts of this land, with the pre-1071? And does there have to be, once more, a biological connection for us to identify ourselves, just because we live on the same land, with the things these people did, built.&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;My personal opinion is that it does not have to be. The only means of forming a connection does not have to be blood, genetics or biology. It can be through our feelings and thoughts as well. In fact, since we all belong to the same species we do have a biological connection with the peoples of these pasts anyway. We could think about this matter in the much larger context of all humans, rather than this or that ethnic group or nation, and its past. Unfortunately, we are unable to do this. We are not raised as such. We are not encouraged to think in such terms. We automatically jump to the divisions that separate us, to discrimination. For example, we are unable to identify ourselves with the past of an English person. If there were creatures from other planets similar to us, then we could probably manage to feel closer to our own kind, but at the moment, we are unable to do this. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;However, to repeat one more time what mentioned above, even if we assume that there are no genetic connections (but the current research indicates otherwise), there can still be connections of different sort. We are able to form various connections through our feelings and thoughts, but there are also other factors that assist in this matter. First of all, we live in the same environment with those who came before us; we are part of the same world with regard to the climatic and geographic conditions, though our world seems to be warming up lately. Therefore, we produce a similar culture, but, on the other hand, even if we assume that we all came from the Central Asia or that direction, this arrival was into a culture that was similar to the one we are currently producing. At our arrival with a different culture, we encountered what can be called the Anatolian cultural environment, and since the environment we are in is still Anatolia, we are living and producing more or less a similar culture. This cultural connection or the connections naturally lead us to forming relations, through our feelings and thoughts, through what we feel and think, with those who lived here before us, even if we assume that these people had left upon “our arrival” and we never had a chance to mix with them. We see ourselves as part of them; we tend to do this.&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;But in our case there is more; for not only we eat the same types of fish, but we have the same names for them as well. Therefore, there was an encounter, an exchange, a mixing. Yet, even if we assume this has never been the case, just being on the same land, under the same climatic conditions and similar factors put us in a similar cultural process and thus, we feel closer to this past; we find, see, many common points between ourselves and this past. This naturally pushes us towards interacting with and writing about this past, without thinking whether or not there we have a blood connection with them, on the one hand, but as if there is one, on the other hand.&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span lang="EN-US"&gt;Therefore, I conclude, those who currently live on this land can go after various histories; they may identify themselves with various histories, various pasts. They may either adopt all of them by equally embracing each of them. Or they may identify with them through a certain hierarchy, adopting some of them more than others. All in all, this relationship does essentially have to be, contrary to the claims of the modern discourse and its state, of personal kind. There should not be an authority between the individual and the past with which this individual wants to identify (even construct). In other words, I claim that the domineering attitude of ‘this is your past’ is wrong. It needs to be and it is about what kind of relationship a person sees between him/herself and the world he/she is in; this relationship cannot and should not be imposed.&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-3477754644300683521?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/3477754644300683521/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/12/freedom-to-identify-with-different.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/3477754644300683521'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/3477754644300683521'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/12/freedom-to-identify-with-different.html' title='Freedom to Identify with Different Anatolian Histories'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-7153049233406545120</id><published>2010-12-29T22:03:00.002+02:00</published><updated>2010-12-30T12:47:50.330+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Postmodern Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Anadoluculuk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Tarih Kuramı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Genler ve Tarih'/><title type='text'>Farklı Anadolu Tarihleriyle Özdeşleşme Özgürlüğü</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;For English version, see&amp;nbsp;&lt;a href="http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/12/freedom-to-identify-with-different.html"&gt;Freedom to Identify with Different Anatolian Histories&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle günümüz Türkiye’sinin, veya alışıldık ama coğrafi açıdan tam doğru olmayan şekilde söyleyecek olursak, günümüz Anadolu’sunun geçmişinden, yani tarihinden veya tarihlerinden bahsedilmeye başlandığında, genellikle çeşitli tartışmalar belirebiliyor. Çatışmaların kaynağı neredeyse her zaman bugün burada yaşayanlarla geçmişte yaşamış olanlar arasında genetik, biyolojik ilişki kurulmasından kaynaklanıyor. Bu ikisi arasında bağlantı kurulması istenmiyor ve dolayısıyla da şimdikilerin öncekilerin yerini aldığı, yani bir karışma olmadığı iddia ediliyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Günümüz genetik çalışmaları bunun aksinin doğru olduğunu gösteriyor. Az veya çok bir karışma söz konusu. Ama her şey bir yana, bir an için bu ileri sürülen varsayımın doğru olduğunu, yani 1071 yılında bir taraftan birileri gelirken, diğer taraftan da burada yaşayanların çıktığını, bu toprakları terk ettiğini ve dolayısıyla hiç kimsenin birbiriyle karışmadığını farz edelim. Bu üzerinde şu anda yaşadığımız toprakların geçmişiyle ilgilenmemeyi, bu geçmişten zevk almamayı gerektirir mi? İllâ kansal, yani genetik bir bağlantı mı olması gerekiyor bu toprakların daha farklı geçmişleriyle, 1071 öncesiyle ilgilenmek için? Ve yine illâ biyolojik bir bağlantı mı olması gerekiyor, bu insanların yaptıklarıyla kendimizi, aynı topraklar üzerinde yaşıyor olmaktan dolayı özdeşleştirmek için. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Benim şahsi görüşüm olması gerekmediği yönünde. Bağlantı kurmanın tek yolunun kansal genetik veya biyolojik olması icap etmiyor. Duygusal veya düşünsel biçimde de olabilir. Ama aynı türden geliyor olmaktan ötürü burada yaşamış olanlarla biyolojik bir bağlantımız zaten var. Meseleyi şu veya bu etnik grup veya ulus ve bunun geçmişi şeklinde düşünmek yerine, daha geniş bir bağlamda, tüm insanlar olarak da düşünebiliriz. Maalesef bunu yapamıyoruz. Böyle yetiştirilmemişiz. Böyle düşünmemiz teşvik edilmemiş. Otomatikman ayırımlara, ayrımcılığa gidiyoruz. Örneğin bir İngiliz’in kendisini özdeşleştirdiği geçmişiyle biz özdeşleşemiyoruz. Belki başka gezegenlerde bize benzer canlılar olsaydı, bunu başarabilirdik ama şu durumda yapamıyoruz. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Ama, bir kez daha yinelemem gerekirse, genetik bağlantıların olmadığını varsaysak bile (mevcut çalışmalar tersini söylüyor) farklı bağlantılar olabiliyor. Duygu ve düşüncelerimize başvurarak çeşitli bağlantılar kurabiliyoruz ama bu konuda yardımcı olan başka faktörler de var. Bir kere aynı çevrede yaşıyoruz; iklim ve coğrafi koşullar açısından aynı dünyanın parçasıyız, her ne kadar bizimki şu anda bir parça ısınma eğilimindeyse de. Dolayısıyla yakın bir kültür üretiyoruz ama diğer yandan, eğer hepimizin Orta Asya’dan veya o yönden geldiğini varsayarsak veya varsaysak bile, kendimizi bir de ürettiğimize benzer bir kültürün içinde bulmuşuz. Farklı bir kültürle gelerek Anadolu kültürel ortamıyla tanışmışız ve içinde bulunduğumuz çevre hâlâ Anadolu olduğundan dolayı da, beş aşağı beş yukarı aynı kültürü yaşıyor ve üretiyoruz. Bu kültürel bağlantı veya bağlantılar da haliyle burada, bu topraklarda daha önce yaşamış olanlarla duygu ve düşüncelerimiz aracılığıyla ilişki kurmamıza yol açıyor, bu insanların tamamen gittiğini ve onlarla hiçbir şekilde karışmadığımızı, karşılaşmadığımızı varsaysak bile. Kendimizi onlardan görüyoruz; bu yönde bir eğilimimiz oluyor, olabiliyor. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Ama tabii bizim durumumuzda biraz daha fazlası söz konusu. Çünkü sadece aynı balıkları yemiyoruz, bu balıklar için aynı adları da kullanıyoruz. Dolayısıyla bir karşılaşma, bir alış veriş veya belki de bir karışma olmuş. Ama bunun olmadığını varsaysak bile diyorum, sırf aynı topraklar üzerinde olmak, aynı iklim koşullarının etkisi altında kalmak ve benzeri dış etkenler, kendimizi benzer bir kültürel sürecin içinde bulmamızı sağlıyor ve bu yüzden de kendimizi daha yakın hissediyoruz bu geçmişe; çeşitli ortak noktalar buluyor, görüyoruz kendimizle bu geçmiş arasında. Bu da haliyle bu geçmişle de etkileşime girmeyi, bu geçmiş hakkında da yazıp çizmeyi gerektiriyor, aramızda herhangi bir kan bağı olup olmadığını düşünmeden ama sanki varmış gibi. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Dolayısıyla, bu topraklarda yaşayan insanlar çeşitli tarihlerin peşinden gidebilir, kendilerini çeşitli tarihlerle, geçmişlerle özdeşleştirebilir. Ya da hepsine eşit şekilde yaklaşarak hepsini birden benimser. Ya da kendisini belli bir hiyerarşik yapı içinde bu tarihlerle özdeşleştirir; yani kimisini diğerlerinden daha çok benimser. Neticede bu ilişki aslında modern söylemin ve de devletinin iddialarının aksine, bireysel bir ilişki olmak zorundadır. Birey ve özdeşleşmek (hatta kurgulamak) istediği geçmiş arasında bir otorite olmamalıdır. Yani “senin geçmişin bu” yaklaşımı kanımca yanlış bir tavırdır. Bu, kişinin kendisini yaşadığı dünyayla nasıl bir ilişki içinde gördüğüyle ilgili bir durumdur; herhangi bir şekilde dayatılamaz, dayatılmaması gerekir.&amp;nbsp; &amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-7153049233406545120?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/7153049233406545120/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/12/farkl-anadolu-tarihleriyle-ozdeslesme.html#comment-form' title='131 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/7153049233406545120'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/7153049233406545120'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/12/farkl-anadolu-tarihleriyle-ozdeslesme.html' title='Farklı Anadolu Tarihleriyle Özdeşleşme Özgürlüğü'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>131</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-3953443875724225373</id><published>2010-11-09T09:45:00.001+02:00</published><updated>2010-11-09T09:48:14.464+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Anadolunun Müslümanlaşması'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Anadolunun Türkleşmesi ve Türkçeleşmesi'/><title type='text'>Anadolu'nun Türkleşmesi Tartışmasında Bir Başka Yoruma Cevap</title><content type='html'>&lt;a href="http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/11/anadolunun-turklesmesi-tartsmasnda.html?showComment=1289056888047#c3756791181291457119"&gt;Söz konusu yorum...&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Adsız, &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Burası siyasi bir platform değil. Sanırım bazen kendini tutamayıp farklı yönlere kayıyorsun ama burada birilerinin Avrupalılaşmasından veya bunu istemesinden bahsetmiyoruz; biraz daha dikkatli olup argümanlarını konuyla sınırlı tutmanı rica edeceğim.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Argümanlarına gelince, daha az sayıda bir grubun, bir topluluğun kendisinden sayıca fazla ve hatta bu blogda benim tanımladığım şekliyle kültürel açıdan daha karmaşık, birçok durumda da daha medenileşmiş grupları kontrol altına almasının birçok örneği mevcut geçmişte. Bunlara, modern çağa kadar, Çin’den Batı Avrupa’ya kadar rastlamak mümkün. Araştırmanı biraz daha derinleştirmen gerekiyor. Özellikle on sekizinci yüzyıla kadar göçebeler her zaman medeni ve kültürel açıdan daha gelişkin toplulukların başına dert oldular, çoğu kez bunların kurmuş oldukları sistemleri darmadağın ettiler. Sömürge çağında da küçük gruplar tarafından kontrol edilenler her zaman “ilkel” olarak adlandırdığın topluluklar olmadı. Hindistan ve Çin de sömürgeleştirildiler. Dolayısıyla bu argümanın geçersiz. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Burada bahsedilen konu, bir tarafın şiddet de içeren fiziksel güç yoluyla bir sistemi, düzeni bozması, darmadağın ederek ortadan kaldırması. Bunun için çok ileri düzeyde bir kültürleşme şart değil. Orta Asya’dan (ve daha önce Arap yarımadasından) gelen göçebeler ve/veya kitleler de tam bunu yapmıştır. Çok da ileri düzeyde bir kültürel gelişim düzeyinde olmayan Araplar hem Sasanileri hem de Bizans’ı (Roma) çökertmiş veya ciddi derecede hasara uğratmıştır. Ardından Çinlilere bile meydan okumuşlardır. Bu örnekleri geriye doğru çoğaltmak da mümkün. Tunç Çağında Deniz halkları denilen gruplar çok kısa sürede birbiri ardı sıra çok daha gelişkin tunç çağı medeniyetlerine büyük zararlar vermiş, bir kısmının sonunu getirmiştir. Germen kabileleri neredeyse Roma’yı ortadan kaldırmıştır. İskender Pers İmparatorluğunu bir anda ortadan kaldırmış ve bu bölgede Helen kültürünün hiç de küçümsenmeyecek düzeyde yeni bir kültürel evre başlatmasını sağlamıştır. Helen dili süratle yayılmıştır. Bu süreç sırasında milyonlarca Helen doğuya göç etmemiştir. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Konuyu dine getirdiğimizde de durum pek değişmiyor. Ne Türklerin Müslümanlığı kabulü sırasında milyonlarca Arap ve İranlı Orta Asya’ya, ne de Budizm yayılırken milyonlarca Hintli Çin’e, Japonya’ya ve Güneydoğu Asya’ya yerleşmiştir. Ya da Germen kabilelerinin Hıristiyanlığı kabul etmesi. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Dil konusuna gelince, daha önce de belirttim (hatta birkaç kez), bu uzun bir süreçte gerçekleşmiştir. Dolayısıyla, uzun bir süreçte baskın dil ve dinin (ama bu durumda önce dinin) kazançlı çıkması gayet normaldir. Her ikisi de avantajdır ve insanların bu tür avantajları tercih etmeleri gayet normaldir. Bunun kültürel gelişmişlikle bir ilgisi yoktur. Türkiye’de Amerikalılar yaşamıyor ama dilleri ve kısmen de kültürleri hiç de küçümsenmeyecek bir süratle yayılıyor. Bu mantığa göre, milyonlarca Amerikalının gelip yerleştiğini mi kabul etmemiz gerekecek? Ya da herhalde daha sofistike bir kültür olduklarını mı söyleyeceğiz? İlgisi yok. Bu dili konuşmak avantaj sağlamaktadır ve bu yüzden de insanlar İngilizce öğreniyorlar. Yoksa çok muhteşem bir dille karşılaşmış olduklarından değil. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Bu tartışmanın başından beri hep aynı hata yapılıyor. Sanki 1100 yıllarından itibaren Anadolu’nun büyük kısmı Türkçe konuşmuş gibi tartışılıyor, her ne kadar sürecin uzun sürmüş olduğu kabul edilse bile. Ne zaman avantajlı olmuşsa, o zaman öğrenilmiş ve olmamaya başladığı veya daha avantajlı bir şeyler belirdiği zaman da terk edilmiş. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Orta Asya’dan gelenler bir şeyi gayet iyi yapıyor. Karşılaştıkları sistemin can damarlarını ele geçirerek çökertiyorlar. Bunu da fiziksel güç kullanarak yapıyorlar. Bu durumda söz konusu yerlilerin zaman içinde taraf değiştirmeleri gayet normal ve bunun örnekleri dolu. Ama on birinci yüzyılda gerçekleşmiş bir şeyin sürekli gerçekleşmesi de gerekmiyor. Bazı yerlerde çok etkili olmuş bir süreç diğer yerlerde pek etkili olmayabiliyor. Zaten Osmanlı’nın son dönemlerinde hem Müslüman olmanın hem de Türkçe konuşmanın getirdiği avantajlar yavaş yavaş ortadan kalkıyor. Bunu sonunda ikinci bir fiziksel güç kullanma dalgası izliyor. Kendi haline bırakılsaydı, yani bu bahsettiğim iki unsurun ardında belli bir fiziksel güç potansiyeli olmasaydı, ya da diğerleri aynı şekilde fiziksel güce başvursaydı veya başvuranlar bunu daha fazla devam ettirebilselerdi (burada tabii ki keşke böyle olsaydı demeye çalışmıyorum, sadece bir varsayımdan bahsediyorum), bugün hem dilsel hem de dinsel coğrafya daha farklı olabilirdi. Zaten hem Balkanlar hem de Karadeniz çevresinde bu süreç tersine dönerek hem Türkçenin hem de Müslümanlığın aleyhine olacak şekilde işlemiştir. &amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Tüm bu yazdıklarımı duygusal şekilde okumaya gerek yok. Bu bahsettiklerim sadece bu ülkeye özgü değil. Dünyanın birçok yerinde tekrarlanmış ve hatta hâlâ tekrarlanan bir süreç. İnsanlar fiziksel güce başvuruyor ve bu da söz konusu kültürel ortamda avantajlı unsurları değiştirebiliyor. Bunun olabilmesi için çok sayıda insanın göç etmesi gerekmiyor ama muhtemelen çok az sayıda insanla gerçekleşen bir süreç de değil.&amp;nbsp; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-3953443875724225373?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/3953443875724225373/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/11/anadolunun-turklesmesi-tartsmasnda-bir.html#comment-form' title='83 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/3953443875724225373'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/3953443875724225373'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/11/anadolunun-turklesmesi-tartsmasnda-bir.html' title='Anadolu&apos;nun Türkleşmesi Tartışmasında Bir Başka Yoruma Cevap'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>83</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-2062387415359094222</id><published>2010-11-07T08:25:00.001+02:00</published><updated>2010-11-09T09:46:34.433+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Anadolunun Müslümanlaşması'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Anadolunun Türkleşmesi ve Türkçeleşmesi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Anadoluda İran/Fars Etkisi'/><title type='text'>Anadolu'nun Türkleşmesi Tartışmasında Bir Yoruma Cevap</title><content type='html'>&lt;blockquote&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Timuçin, dille kültürün geri kalanı arasında yaptığın ayrım yerinde ve tarihte de birçok örneği var. Peki dini kültürün içinde nereye koyuyorsun? Anadolu'da bir tek dil değişmemiş, din de değişmiş. Sen tarihçi olduğun için iyi bilirsin, Britanya'nın Anglo-Saksonlaşmasında Hristiyan ve Kelt dilleri veya Latince konuşuyor olan Britanya yerlileri dilde Anglo-Saksoncaya geçerken dinlerini de Anglo-Saksonların dini olan Anglo-Sakson paganizmine mi çevirdiler yoksa Hristiyan mı kaldılar (mesela, Slavlar Balkanlar'da dillerini Balkanların o zamanlar Hristiyan ve çoğunlukla Latince veya Yunanca konuşuyor olan yerli halkları arasında yayarken kendi dinleri olan Slav paganizmini de yaymışlar, acaba Anglo-Saksonların durumunda da mı böyle oldu?)? Anglo-Saksonların Britanya istilalarından nisbeten kısa bir süre sonra Hristiyanlaştığını biliyoruz. Bunda Britanya yerlilerinin zaten Hristiyan olmasının etkisi olmuş mudur, yoksa bu daha çok Kıta Avrupası'ndan gelen Hristiyan misyonerlerin faaliyetlerine mi bağlanmalı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de "Anadolu'da kültürün değişmiş olduğunu gösteren pek fazla kanıt yok. Aksine Anadolulular kendi kültürlerini benimsetmişler gibi gözüküyor" derken kastettiğin kültür tam olarak nedir? Örneklerle ve detaylandırarak açıklarsan sevinirim.&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Onur, &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Daha önce belirttiğim gibi, başka konulara girmeyeceğim. İngiltere’nin öyküsü hem bizi konudan uzaklaştıracaktır hem de alanım değil. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Ama dinin etkisinden bahsediyorsak, kanımca zaten en önemli faktör dindi. Türkleşmeden önce bir Muslümanlaşma söz konusuydu. Türkleşme de daha çok dilin yavaş bir süratle Türkçeleşmesinden ibaretti kanımca. Asıl Türkleşme çok daha sonra, Cumhuriyetten hemen önce geldi. Eğer Türkleşmekten kastımız Müslüman kültürü benimsemekse, bu olmuştur ve zaten terimsel olarak da bunun çeşitli örnekleri vardır. Osmanlı zamanında Türk oldu dendiğinde anlaşılan, Müslüman olmakmış. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Son paragrafa gelince, uzun açıklamalara girecek değilim. Bu sorunun cevabını kendin görebiliyor olmalısın. &amp;nbsp;Ortalıkta at koşturan göçebeler görüyor musun? Göçebe yaşam biçimi ne kadar yaygın? Eğer tartışmayı sadece Orta Asya kökenli göçebelerle sınırlayacaksak, zaten Anadolular için çok yetersiz bir kültürden bahsediyoruz. Neyse, yeme, içme, giyim, deyimler, öyküler, günlük yaşam vs’ye bak. Sorunun cevabını kendin de bulacaksın. Günlük kültürden bahsediyorum burada. Yoksa yüce, hiç kimsenin tanımlamadığı bir kültürden değil. Gelenler nasıl yaşıyorlardı ve bu yaşam nerede? Elbette göçebelerin Anadolu’da uzun süre var oldukları söylenebilir ve oldular da, ama kültürel etkileşim ne yönde oldu? Göçebe kültüre kayış gerçekleşti mi? Yoksa göçebeler yok olana kadar kendi hallerinde mi yaşadılar ve hatta yerleşik Anadolu kültürüne insan mı kaybettiler sürekli? &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;Diğer yandan, sadece göçebelerden bahsetmek haksızlık olacaktır. Gelen yerleşik bireyler de vardı ve ben bunları daha çok İran kültürünün etkisindeki yerleşikler olarak görüyorum. Burada İran kültürü ibaresini epey geniş anlamda kullanıyorum. Bu açıdan bakıldığında Anadolu’nun yerlilerinin değişmiş olduğu ileri sürülebilir. Ama İran kültürü her ne kadar gelenlerin bir kısmının kültürü olmuşsa da, kastedilen bir göçebe kültürü değildir. Medeni kültüre rakip ancak medeni kültür olabilir veya medeni kültürün varlık koşullarının ortadan kalkması gerekiyor. Zaten İran kültürünün Anadolu üzerindeki, özellikle Fırat’ın doğusunda çok daha önceden başlamıştı. Bırakalım Anadolu yerlilerini, İran’ın yerlileri de göçebeleşmiş değildir. Oğuz kavimleri veya grupları buraları da Oğuzlaştıramamıştır. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-2062387415359094222?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/2062387415359094222/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/11/anadolunun-turklesmesi-tarsmasnda.html#comment-form' title='21 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/2062387415359094222'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/2062387415359094222'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/11/anadolunun-turklesmesi-tarsmasnda.html' title='Anadolu&apos;nun Türkleşmesi Tartışmasında Bir Yoruma Cevap'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>21</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-2088284044101910155</id><published>2010-11-04T09:36:00.001+02:00</published><updated>2010-11-04T09:42:07.287+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='07Türkçülük'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='07Çokkültürlülük'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Türk Kimliği'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Anadolunun Türkleşmesi ve Türkçeleşmesi'/><title type='text'>Anadolu'nun Türkleşmesi Tartışmasında Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar II</title><content type='html'>&lt;a href="http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/10/anadolunun-turklesmesi-tartsmasna-dair.html"&gt;Bir öncekinden devam...&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Tartışmalar ya da daha doğru bir deyişle yorumlarda nasıl çok ufak bir grubun veya bir grup göçebenin &lt;a href="http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/08/orta-asyadan-goc-hint-avrupalasmak.html?showComment=1287182223882#comment-c1114754287257202018"&gt;Anadolu’yu Türkleştirebilmesinin mümkün olduğu soruldu&lt;/a&gt;. Daha doğrusu, başka yerlerde (Gazneliler ve Memlükler) bu görülmediği için, bunun olamayacağı öne sürüldü. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Burada da çok fazla sorgulamada bulunmamam sorunuyla karşılaşıyoruz. Söylenenler veya okunanlar kafamıza yatıyorsa, daha fazla kurcalamıyoruz. Eğer bu sayılan yerlere (Gaznelilerin durumunda günümüz Afganistan/Pakistan bölgesi, Memlükler durumunda Mısır) giden topluluk veya grubun nüfusu eşit veya yakınsa, yani her bir bölgeye biner adet Oğuz, Memlük ve Gazneli gitmişse ve geldikleri yerlerin koşulları da (nüfus, kültürel ve ekonomik gelişmişlik, siyasi durum vb) aynıysa, o zaman bu karşılaştırma yapılabilir ve bu sonuca ulaşılabilir. Aksi takdirde, her bir durumun ayrıntılı bir şekilde incelenmesi gerekecektir. Bir yerde ailelerin rolü daha fazla olmuş olabilir. Diğer yerdeyse, hiç aile bile olmamış olabilir. Nitekim hem Memlük hem de Gazne durumlarında ailelerden bahsetmek Anadolu’da olduğu kadar anlamlı değil. Eldeki verilere göre, ağırlık tek erkekler.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&amp;nbsp;Bir yerde karşılıklı kültürel alışveriş veya siyasi işbirlikleri daha fazla olmuş olabilir. Bir yere bin kişi gelirken diğer yere yüz bin gelmiş olabilir ve bu yüz bin her ne kadar hâlâ ufak bir rakamsa da, gerekli siyasi-demografik eşiğin aşılmasını sağlamış olabilir. Bir yerde daha kapalı bir grup söz konusuyken, diğer yanda daha açık bir grup söz konusu olmuş olabilir. Bir yerde mevcut nüfusu hemen sindiren, ürküten veya çeşitli şekillerde teşvik eden ciddi bir şiddet söz konusuyken, diğer tarafta bu olmamış olabilir. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Daha çok neden ileri sürülebilir ama sanırım bu kadar örnek yeter. Ama maalesef bu konular tartışılmadan garip sonuçlara atlanıyor. Örneğin, eğer yüz binler gelmişse, bu gelişin ne kadar bir sürede olduğu, eğer tek bir göç şeklinde olduğu iddia ediliyorsa, bunun lojistik olarak ne kadar mümkün olduğu sorulmuyor. Örneğin bir milyon göçebenin tek bir göç halinde gelip yerleştiği bir yerde (hayvanlarını da hesaba katarsak) ciddi bir tarımsal çöküşün yaşanması gerekir. Yok, gelenler göçebe değilse, bu da ayrı bir sorun tabii. Çünkü kent isimleri pek değişmemiş. Bu bile insanın düşünmesine yol açıyor. Neden bir önceki kültürün isimleri tutulsun, tercih edilsin. Neden Türkleşme olduğunu varsayarken, bu noktayı atlıyoruz.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Cumhuriyet döneminde ve ondan hemen önce bir Türkleşme yaşandı bu topraklarda. Başka yerlerde de başka –leşmeler yaşandı. Örneğin Balkanlar. Genellikle ya da aslında her zaman ilk hedef isimler oluyor. Ama Anadolu’nun Türkleşmesinde, Anadolu kelimesi de dahil, bu yaşanmıyor. Nasıl bir Türkleşmeden bahsediyoruz burada? Belli ki modern bir Türkleşme değil söz konusu olan? O zaman nasıl bir Türkleşme bu? Sadece birilerinin ikinci ve zamanla ana dil olarak Türkçe konuşmaya başlamalarını mı kastediyoruz? Eğer kastedilen buysa, burada kültürel bir etkilenme söz konusu mudur? Söz konusuysa, nasıl bir etkilenmedir bu? Ana dil olarak Türkçe konuşan bir Ermeni kültürel anlamda Türkleşmiş midir? &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Tabii burada asıl sorulması gereken, kültürel anlamda Türkleşmenin ne olduğudur? Çünkü nedense henüz hiç kimse açıklamamış ya da tanımlamamıştır bu fenomeni. Yani kültürel anlamda Türkleşmiş biri, bir birey ne tür davranışlar göstermeye başlar, yaşamının hangi yanları değişir? Evet, Türkçe konuşur ama bu nasıl bir Türkçe olacaktır? Cumhuriyet döneminde ciddi bir yeni sözcükler yaratma süreci yaşandı. Böyle bir sürecin olmadığı koşullarda ortaya çıkan Türkçenin konuşma eylemleri nasıl olacaktır, bunun üzerine de düşünmek gerekir. Türkçe konuşmaya başlayan farklı dil ortamına ait biri kendi ortamından birçok kelime, ibare, deyim, atasözü, argo vs’de getirebilir. Bu durumda söz konusu Türkçeleşmenin de değişim yaşandığından bahsedilebilir. Bazı durumlarda da aksi olacak, koşullar dışarıdan, yani yeni dilden birçok kelimenin alınmasını, yerli kelimelerin terk edilmesini getirecektir. İki farklı durum olduğuna göre, Türkçeleşmeye de farklı yerlerde farklı şekillerde ortaya çıkmış bir süreç olarak bakmamız gerekiyor. Nitekim üçüncü yol da Cumhuriyet döneminde gördüğümüz çok daha dayatmacı modern süreçtir diyebiliriz. Ama birkaç satır önceki kültürel Türkleşmenin ne olduğu sorusuna geri dönecek olursak, Türkçenin nasıl konuşulmaya başlamış olması kültürel Türkleşmeyi de epey farklı şekillerde etkilemiş olabilir. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Bir de şöyle bir durum var. Farklı ortama gelenler (bu iklimsel, kültürel, toplumsal veya siyasi olabilir), yani göçmenler, genelde bulundukları ortamın kelimelerini tercih etme eğilimindedir. Çünkü bu farklı ortam (farklı kelimesini vurgulamak istiyorum, çünkü yeni gelinen her ortam farklı olmak zorunda değildir) bu yeni gelenlerin hiç bilmedikleri yeni birçok şeyle karşılaşmalarına yol açtığından farklıdır. Şunu sormak gerekiyor. Gelenler bu durum karşısında yeni kelime üretimine mi geçerler, yoksa karşılaştıkları kelimeleri kullanmayı mı tercih ederler? Sanırım bu sorunun yanıtı bazı koşullara bağlı olmak zorunda. Gelenler ne kadar kalabalık, ne kadar hoşgörülü veya yıkıcı, ne kadar kapalı veya açık, kültürel üretim düzeyleri hangi noktada, yani entelektüellerin oranı nedir (bu elbette kelime üretiminin sadece entelektüellerin işi olduğu anlamına gelmemeli ama din, ahlak, felsefe, hatta siyaset vb dallara dair ağır kelimeleri onlar üretir). &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Anadolu coğrafyasına ve Türkçenin bu topraklara geldikten sonra gösterdiği gelişime bakınca bazı sonuçlara ulaşmak mümkün. Yalnız tabii burada iki noktaya dikkat etmek gerekiyor. Birincisi, Cumhuriyet döneminin Türkçeyi dayatma siyasetinin etkilerini dikkate almalıyız. Bizim ulaşmaya çalıştığımız, bu dönemden önceki Türkçeleşme. İkincisi de, bir yerde herhangi bir kelimenin, kelimelerin değiştirilmemiş olmasının iki şekilde açıklanabileceğini unutmamalıyız: Ya gelenler karşılaştıkları kelimeleri olduğu gibi aldılar, ya da yerliler Türkçe konuşmaya başlarken kendi kelimelerini de taşıdılar. Şunu da hesaba katmak gerekiyor. Türkçe konuşmaya başlayan bir yerlinin yerli kelimeleri tercih etme eğilimi, zaten Türkçe konuşandan daha yüksek olacaktır. Anadili Türkçe olan birey bu karşılaştığı kelimeleri kendi dil dünyasına uydurmaya çalışacaktır, eğer bu kelime bir şekilde başka kelimeleri çağrıştırıyorsa. &amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Hemen bazı sonuçlara atlamadan önce bu konuların iyice irdelenmesi gerekiyor. Ufak bir grubun bir Türkleşmeye yol açması elbette mümkündür ve bu sadece Türklerin durumunda da görülmemektedir. Kanımca Britanya adalarına yerleşmiş germen kabilelerin durumu da pek farklı değildir. Anadolu’da yaşayanlar niye göçebelerin kültürünü tercih etsin gibi sorular sorarken de ne dediğimize dikkat etmemiz gerekiyor. Anadolu’da yaşayanlar gerçekten farklı bir kültürü mü kabul ediyorlar, yoksa gelenlerin dilini mi? Bir kültür kendisini birçok dilde üretebilir. Dilin değişmesi otomatikman kültürün de değiştiği sonucuna götürmemeli bizi. Kanımca kültürün değişmiş olduğunu gösteren pek fazla kanıt yok. Aksine Anadolular kendi kültürlerini benimsetmişler gibi gözüküyor. Küçük bir grup da rahatlıkla kendi dilini konuşturabilir. Neticede bir yanda bir milyon, diğer yanda dokuz yüz bin kişi varsa, ikinci küçük gruptur. Dolayısıyla küçük gruptan ne kastettiğimizi de belirtmemiz gerekiyor. Bence Anadolu’ya gelenler bazı değişiklikleri gerçekleştirebilecek kadar kalabalıktılar ama yine de, genetik açıdan bakıldığında, pek o kadar da büyük bir grup değildirler. Genetik büyüklükle, dil değişimi ve/veya kültür değişimi yapabilecek grupların büyüklüklerinin birbirinden farklı olacağını unutmamak gerekiyor. Burada en ufak grup dil değişimi yapacak gruptur. Kültür değişimi daha büyük bir grubu gerektirecek ve genetik değişim içinse çok daha büyük bir grubun göç etmesi icap edecektir. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-2088284044101910155?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/2088284044101910155/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/11/anadolunun-turklesmesi-tartsmasnda.html#comment-form' title='46 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/2088284044101910155'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/2088284044101910155'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/11/anadolunun-turklesmesi-tartsmasnda.html' title='Anadolu&apos;nun Türkleşmesi Tartışmasında Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar II'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>46</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-2902726295102274435</id><published>2010-10-11T07:35:00.001+03:00</published><updated>2010-10-11T07:35:44.038+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Anadolunun Müslümanlaşması'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='07Türkçülük'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='07Çokkültürlülük'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Türk Kimliği'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Anadolunun Türkleşmesi ve Türkçeleşmesi'/><title type='text'>Anadolu'nun Türkleşmesi Tartışmasında Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Türklerin, Oğuzların veya Türkmenlerin Anadolu’ya ya da Rum diyarına, Roma ülkesine gelmeleri, ilk önce çeşitli kısımlarını ve daha sonra tamamını ele geçirmeleri ve yurt edinmeleri genelde ayrıntıları çok iyi bilinen bir konu değil. Sanırım bilinmeyenlerin bilinenlerden çok fazla olduğunu kabul ederek başlamak gerekiyor tartışmaya. Üç noktaya özellikle çok dikkat edilmesi gerekiyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Birincisi tutarlı olmak gerekiyor. “Batılı” tarihçilerin bir konuda söylediklerini, bu söylediklerinin doğruluğunu veya geçerliliğini çok fazla araştırmadan kabul ederken, aynı tavrı diğer konularda da sürdürmek gerekiyor. Örneğin gelenler çok kalabalıktı veya yüz bin çadır kurdular ibaresini neredeyse hiç sorgulamadan kabul ediyorsak, diğer konularda da aynı şekilde davranmalı, yani bu aynı “Batılı” tarihçilerin diğer söylediklerini de hiç sorgusuz sualsiz kabul etmeliyiz ki, kendimizle, uyguladığımız yaklaşımla tutarlı olalım. Aksi takdirde, her şeyden önce, etik olmamış oluyoruz. Ya da doğrusunu yapalım. Her söyleneni sıkı bir eleştiri süzgecinden geçirelim. O zaman bir yığın tutarsızlık olduğunu, aslında pek de net bir ortamda olmadığımızı veya yere sağlam basmadığımızı göreceğiz. Daha da önemlisi bu geçmişte yaşamış tarihçileri tekrar insan statüsüne getirmiş olacağız; yani onların da abartabildiğini, gerçekleri saptırabildiğini, yaranmak için yazabildiğini, en önemlisi de kendi fikirleri olduğunu kabul etmiş olacağız. &amp;nbsp;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;İkincisi, tarihe, tarihçiliğe, tarih disiplinine, kesin doğrular veya gerçekler sunan bir dal ve daha da kötüsü bir bilim olarak yaklaşmamalıyız. Tarihin bununla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Tarih, günün koşullarına göre var olan dünyayı anlamlandırma çabasıdır ve bunu da karşısına çıkan geçmişten gelen izler için en anlamlı öykü veya açıklamaları üreterek yapar. Bu öykü ve açıklamalar, yeni izler veya yeni izlerin değişik şekillerde okunması veya farklı açıdan değişik şekilde görülmesi karşısında zaman içinde değişime uğrayabilir ve nitekim her zaman da uğrar. Ayrıca aynı duruma farklı açılardan bakanlar veya aynı durumu farklı şekillerde okuyanlar olacağından ve her zaman olacağından, bu öykü ve açıklamalar da hiçbir zaman tek değil, çeşitlidir. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;Üçüncü noktaysa, mevcut kimliklerin tarih tartışmalarına bağlanması sırasında (ki bundan kaçış yoktur, tarih büyük çapta mevcut kimliklerin anlamlandırılmasıdır) dikkatli olunması gerektiğidir. Bu doğrultuda kullanılan araçları seçerken epey hassas davranmalıyız. Örneğin eğer herhangi bir kimlik ırk temelli oluşturuluyorsa ve buna uygun bir tarih anlatısı geliştirilmek isteniyorsa, burada manevra alanı epey dardır. İş sonuçta kan söylemine bağlandığında, söz konusu kanın karışmış olması ihtimali bile o kimliği zedeleyecek, sorunlu bir konuma sokacaktır. Bu noktada ben kendimi böyle görüyorum demek de yetmeyecektir. Çünkü o zaman neden diğerleri için aynı durumu kabul etmiyorsun gibi sorular söz konusu olabilecektir. Diğer yandan, kimliğin çeşitli taraflar arasında ve koşullar altında kısmen dayatılmış bir tercih olarak görülmesi, bu manevra alanını genişletecek ve tarihsel anlatı seçeneklerini arttıracak ve çeşitlendirecektir. Kimlik bir tercih meselesi olarak görüldüğünde, geçmişe bakmak, geçmişi anlamaya çalışmak da daha az kutuplaşmaya, biz ve onlar dayatmalarından daha fazla uzak durabilmeye olanak sağlayacaktır. Bu da ayrı bir avantajdır. Diğer yandan, kimlik oluşturmayı farklı şekillerde anlayanlar bir araya geldiğinde, yani doğuştan gelen bir özellik olarak görenler bir yanda ve bir tercih olarak görenler diğer yanda, konu bu kimlik araçlarının veya yöntemlerinin tartışılmasına indirgenmediği sürece, pek de bir yere ulaşılamayacaktır. Sonuç olarak meselenin bu boyutuna da epey kafa yormak gerekiyor. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-2902726295102274435?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/2902726295102274435/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/10/anadolunun-turklesmesi-tartsmasna-dair.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/2902726295102274435'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/2902726295102274435'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/10/anadolunun-turklesmesi-tartsmasna-dair.html' title='Anadolu&apos;nun Türkleşmesi Tartışmasında Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-4750392938865785479</id><published>2010-09-04T12:49:00.004+03:00</published><updated>2010-09-04T13:24:55.355+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='02Kültürün Kültürelliği'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='02Kültür'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='02Kültür Saplantısı'/><title type='text'>KÜLTÜR II: Kültür Saplantısı</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İnsanlar birbirlerinden farklı yaşam tarzları olduğunun her zaman farkında mıydı ya da hatta her zaman farkında mıdır? Modern çağdan önceki yaşamı düşünelim. Ufak bir köy farklılık olarak neyi bilir? Komşu köyleri ki, sonuçta aslında çok da farklı değildir bunlar. Ancak bunların da ötesindeki köylerle alışveriş yapan gezici bir tüccar çok daha fazlasını bilir. Aynı şekilde daha da uzak yerlerle ticaret yapan tacirlerin ve bunların mallarını taşıyan denizcilerle kervancıların çok daha geniş bir farklılık algısı olabilir; yani farklılığa ve dolayısıyla da harekete geçirdiği duygu ve tepkilere daha aşinadırlar.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/TIId5jQLtgI/AAAAAAAAAsE/6JksqI6eDWY/s1600/-cultural-diversity.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/TIId5jQLtgI/AAAAAAAAAsE/6JksqI6eDWY/s320/-cultural-diversity.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ama modern çağa kadar insanların büyük çoğunluğunun dünyası aslında çok dar bir alanla sınırlıydı. Böyle bir alanda farklılığı hissetmeleri muhtemelen epey zor olmuştur. Bazı durumlarda bunun hâlâ böyle olduğu düşünülebilir. Her türlü teknolojiye rağmen ne görmek istediğimizi, neyle karşılaşmak istediğimizi seçiyor olduğumuzdan, hâlâ farklılıktan elden geldiğinde uzak durmaya çalıştığımızı söyleyebiliriz. Dolayısıyla, eğer farklı insanlar görmüyorsak veya kendi aramızdaki bazı insanlar farklı bir şeyler yapmıyorsa, o zaman parçası olduğumuz yaşam tarzının veya bugünün deyişiyle kültürün pek, hatta hiç önemi olmayabilir. Yani bugünün kültürlerine sımsıkı yapışmış insanlarına, kendilerini bu şekilde tanımlayan insanlarına, geçmişte aynı sıklıkta rastlamayabiliriz. Bu da, aslında, kültür denen şeyin, yani bugünün modern yaşamında kültür olarak tanımlanan şeyin ortaya çıktığı bir tarihin olması gerektiği sonucuna getiriyor bizi. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt; line-height: 150%;"&gt;Bu nokta hafif kafa karıştırıcı olabilir. Antropolojik açıdan kültürler her zaman vardı ama bunun bilgisi, insanların bunun farkında olması, yani birilerinin diğerlerinden farklı olduğunun bilgisi ve daha da önemlisi bunun üzerinden kendilerini tanımlama pratiği her zaman yoktu. Denizin içinde yüzüp denizin ne olduğunu bilmeyen balıklar gibi, insanların da birbirlerinden farklı olduklarını hiç bilmedikleri dönemler olmuş olması gerek. Bir de tabii bunu bilip de sorun çıkartmadan mutlu mutlu yaşanılan dönem veya dönemler var. Çünkü kültürel farklılığına sımsıkı sahip çıkarak biz sizden farklıyız veya hatta daha iyiyiz ya da ileriyiz yaygarasında bulunmak çok farklı bir duruma, sorun çıkartılan veya sorunların çıktığı bir ortamda sert tepkilerde bulunmaya işaret eder. Sonuçta kültürüne her şeyinle sahip çıkmak ya da bunu her şeyin önüne almak düşünüldüğü kadar normal ve sağlıklı bir durum da olmayabilir; ya da illa ki böyle algılanmak zorunda kabul edilmemeli. Eğer insanlar bir dönem diğerlerinden farklı olduklarını bilmeden kendi kültürleri içinde bugünün kültür saplantısına düşmeden yaşamışlarsa, bu seçeneğin, farklılıkların bilindiği bir dünyada da hayata geçirilip geçirilemeyeceği veya nasıl geçirilmesi gerektiği üzerinde düşünmek &amp;nbsp;gerekir. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt; line-height: 150%;"&gt;Burada ve bu dizi boyunca iki farklı kültür tanımından bahsedeceğim. Herhalde bunu sık sık da tekrarlayacağım. Çünkü açıkçası bu farklılığın gözden kaçırılmasını istemiyorum. Birincisi tarihin belli bir döneminde ortaya çıkan insan ürünü bir söylem ve pratik olarak kültür. Diğeriyse, insan evriminin sonucunda insan varlığının bir parçasına dönüşmüş, ama dönüştüğü gibi kaybolması da mümkün, bir şeyleri yapma şekli olarak kültür. Her ikisinin de var olmadıkları dönemlerin olmadığı düşünülebilir. Birinci kültür modern çağın üründür. Ondan önce ne söylem ne de pratik olarak kültüre rastlamıyoruz ama antikçağda bile insanların birbirlerinden farklı olduklarını bildiklerini görüyoruz. Bununla beraber, bu insanlar bugünküne benzer bir kültür söylemi üretimi içinde değiller ya da böyle bir üretimin, dolayısıyla sürecin parçası değiller. İkinci kültürün başlangıcıysa çok gerilere gidebilir; hatta Homo sapiensten bile daha eski olabilir; ya da belki de Homo sapiensi ortaya çıkaran büyük dönüşümün kültürellik sayesinde mümkün olduğunu düşünebiliriz. Eğer kültürellik evrimsel bir özellikse, o zaman kültürel olmayan insanların da var olmuş olduğunu kabul etmemiz gerekecektir. Hatta bugün için bile daha az kültürel insanların var olduğunu söyleyebiiriz, eğer evrimsel bir özellikten bahsediyorsak. &amp;nbsp;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="line-height: 150%; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 11pt; line-height: 150%;"&gt;Neyse şimdilik bu kadar. Devam edecek…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-4750392938865785479?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/4750392938865785479/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/09/kultur-saplants.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/4750392938865785479'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/4750392938865785479'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/09/kultur-saplants.html' title='KÜLTÜR II: Kültür Saplantısı'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/TIId5jQLtgI/AAAAAAAAAsE/6JksqI6eDWY/s72-c/-cultural-diversity.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-5724214723153682682</id><published>2010-09-03T12:06:00.000+03:00</published><updated>2010-09-03T12:06:04.288+03:00</updated><title type='text'>Yorum problemi</title><content type='html'>Yorum kontrolünü yanlışlıkla değiştirmiş olduğumdan sanırım son on beş gündür hiçbir yorumun farkına varmamışım. Yeni fark ettim ve gerekli düzeltmeyi yaptım ama okuyup cevaplamam için biraz zamana ihtiyacım olacak.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-5724214723153682682?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/5724214723153682682/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/09/yorum-problemi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/5724214723153682682'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/5724214723153682682'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/09/yorum-problemi.html' title='Yorum problemi'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-6379488197236124451</id><published>2010-08-30T09:07:00.005+03:00</published><updated>2010-09-04T12:50:57.942+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='02Kültürün Kültürelliği'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='02Kültür'/><title type='text'>KÜLTÜR I: Kültürün Kültürelliği</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Kültür kültürel bir kavramdır, kendisi kültüreldir diyerek başlarsam acaba bu konuya ilişkin az da olsa bir soru işareti yaratabilir miyim kafalarda? Çünkü en azından bu topraklarda, kültür garip bir şeye dönüşmüş durumda. Her şeyden önce bir kimlik durumunu ifade ediyor. Ben kimim sorusunu yanıtladığı, yanıtlattırması bir yana, bir de bunu çok sert bir “biz-onlar” şeklinde yapıyor, yapılması isteniyor, yapılmaya zorlanıyor. Bu yaklaşımın, kültür dediğimiz fenomene ait olduğunu söyleyebilir miyiz? Ya da bunu kültürün farklı bir kültür altında, içinde ifade edilmesinin, belli bir kültürün kültür kavramına farklı yaklaşımının sonucu olduğunu söylemek daha mı yerinde olacaktır? &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/THtMVg2s21I/AAAAAAAAArU/kaQQk0jUyrY/s1600/Cross+Culture.jpg.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/THtMVg2s21I/AAAAAAAAArU/kaQQk0jUyrY/s320/Cross+Culture.jpg.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Her şeyden önce iki şeyi birbirinden ayırmak gerekiyor. İnsanların birlikte yaşamasından ötürü birbirlerine benzemesini, benzeşmesini ve insanların bu tür bir ortamda doğmasını ve bir insana dönüşmesini insanın kültürelliği olarak adlandırıyoruz; yani alışıldık olanın, gelenek, göreneklerin belirlediği bir yaşam tarzının her şeye hâkim olmasından bahsediyoruz burada. Diğer yandan bir de insanlık tarihinin belli bir evresindeki gelişimiyle, yeni bir evreye geçmesiyle ilgili bir kavramdır; sadece bu döneme (adını koyacak olursak kısaca modern diyebiliriz) ilişkin bir süreci anlatır.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Her ne kadar antropoloji gibi alanlarda kültür, verdiğimiz ilk tanıma ya da buna yakın bir şekle dönüşmüşse de (ama bu her zaman böyle değildi), popüler kavrayıştaki durum ikincisiyle ilgilidir ve kültürün, kültür kavramının kültürelliği de burada ortaya çıkmaktadır. Ve bu topraklara geç Osmanlı dünyası zamanındaki girişi daha çok ikinciyle ilgili bir durumdur. Bu şekliyle çeşitli ülkelerde belirmiş veya buralara girmiş, transfer olmuştur; ama bu ülkelerdeki gelişimini belirleyen bu ülkelerde var olan kültürler, zihniyetler, yaklaşım tarzları, yani mevcut kültürler olmuştur. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tekrar bu ayrıma dönecek olursak, modern dönemde karşımıza çıkanı bir insan icadı olarak görmemiz gerekiyor diyebiliriz. Diğeriyse, insanın doğasının parçasıdır ama her zaman yüzde yüz geçerli bir parçası değildir. Çok farklı çevre koşulları bu adaptasyon biçiminden tamamen vazgeçilmesini getirebilir. Bu iki fenomen aynı sözcükle ifade edilmektedir ve bu da bu iki kavrama ilişkin zorlukların neredeyse tek kaynağıdır. Farklı sözcükler muhtemelen ayrımı kolaylaştıracaktı ama diğer yandan bu iki sözcüğün insan yaşamına girişleri tarihsel olarak birbirleriyle ilişkili olduğundan, sanırım aynı sorun yine de karşılaşacaktı. Bugünün antropolojik kültürüne ulaşmanın başlangıcında modern bir süreç olarak kültürün insanlar tarafından icat edilmesi vardır.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Neyse bu yazı dizinde bu ikisini tartışmayı planlıyorum. Kanımca, son zamanlarda gelinen durum veya durumlardan ötürü, kültürün ne olduğunun tartışılması, hem de epey tartışılması gerekiyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-6379488197236124451?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/6379488197236124451/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/08/kulturun-kulturelligi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/6379488197236124451'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/6379488197236124451'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/08/kulturun-kulturelligi.html' title='KÜLTÜR I: Kültürün Kültürelliği'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/THtMVg2s21I/AAAAAAAAArU/kaQQk0jUyrY/s72-c/Cross+Culture.jpg.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-4294864631529321809</id><published>2010-08-18T06:57:00.001+03:00</published><updated>2010-08-18T07:37:18.738+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='05Köktürkler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='03HintAvrupalılaşmak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Anadolunun Türkleşmesi ve Türkçeleşmesi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='05Orta Asya Türkleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='05Orta Asya Göçü'/><title type='text'>Orta Asya Göçü, Hint-Avrupalılaşmak, Türkleşmek, Türkleşmiş Ermeniler ve Rumlar, Türk Kültür ve Dilini Benimsetmek</title><content type='html'>Bugün bundan birkaç hafta önce yorumlardan birinde Adsız'ın veya Adıszlardan birinin yönelttiği sorulara kısaca değineceğim. Bir parça tekrar olabilir. Çünkü sanırım bir kısmını daha önce farklı yerlerde yanıtladım.&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Sayın Timuçin Binder,belki konunuzla alakalı değil;ama şunu çok merak ediyorum.Orta Asya'dan buralara gelen insanların genetik verilere göre çok az sayıda olduklarını söylüyorsunuz.Mesela Oğuz(Türkmen) boylarının çok azı Asya'dan buralara gelmişler diyelim.Nasıl oluyorda,azınlıkta olan etnik Türkler,batının tabiriyle -bu çoban sürüsü-kendilerinden çok sayıdaki yerli halklara Türk dilini ve kültürünü vermiş olabilir?Üstelik kimileri Eski Türkler'in Mongoloid ırktan,çekik gözlü Moğol tipinde insanlar olduğunu iddia ediyor.Niye hristiyan yerliler kendilerinden tamamen farklı olan küçük bir kitlenin ana dili olan Türkçe'yi benimsesinler,varsayalım azınlıkta olan bir kitlenin dili ve kültürü nasıl bu kadar yayılabiliyor?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sanırım ilk önce bazı varsayımlarımızı sorgulamamız gerekiyor. Birilerinin az sayıda olması onların dil ve kültür alanlarında daha kalabalık bir grubu etkileyemeyecekleri anlamına gelmiyor. Az sayıdaki grup o kadar başarılı faaliyetlerde bulunabilir ki (buna şiddet de dahil), kısa sürede kalabalık grubu sindirebilir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İkincisi, dili anladım da bu yeni gelenlerin topyekûn kendi kültürlerini benimsettikleri sonucunu nereden çıkartıyoruz ki, dil bile, eğer şu anda konuştuğumuz dilden bahsetmiyorsak, bu konuda çeşitli sorular uyandırıyor. İlk önce bir Orta Asya kültürel etkisinin ne kadar geçerli olduğunu göstermemiz gerekiyor. Bence kültürel açıdan büyük bir Orta Asyalaşma veya Oğuzlaşma (bu arada bu ikisini birbirinden farklı gördüğümü belirteyim) söz konusu değil. Dolayısıyla nasıl oldu da bu küçük grup kültürünü benimsetti sorusunu soramayız. Kanımca tam tersi olmuştur. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Üçüncü varsayımsa, her ne kadar bunu defalarca tekrarladıysam, dilin bir anda değiştiği görüşü. Yani 1071’de Malazgirt oldu ve 1171’de herkes Türkçe konuşmaya başladı. Böyle bir şey olduğunu gösteren işaretler yok. Cumhuriyet’ten hemen önce bile hâlâ çok dilli bir Anadolu var. Ama belli bölgelerde Türkçe kendisini kabul ettirmiş. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Gelelim bu kabul ettirmenin nasıl olduğuna veya olabileceğine. Dünya nüfusuyla karşılaştırıldığında Fransızların sayısı fazla değil. Hatta Fransızca konuşanların daha da azdı bir dönem. Ama tarihin belli bir döneminde herkes Fransızca konuşmaya hevesliydi ve buna Osmanlı da dâhildi. Neden? Elbette ilk akla gelen şey çıkar; söz konusu dil önemli bir çıkar aracına dönüştüğü için ona yönelik talep artmıştır. Türkçenin de bir dönem bu bölgede aynı konuma ulaştığını düşünebiliriz. Bu arada gelenlerin bir yığın bilim adamı, sanatçı, entelektüel olması gerekmiyor dillerinin kabul edilmesi için. Ekonomik, siyasi ve kültürel güç odaklarını ele geçiren bir grup göçebe de aynı sonuca yol açabilir. Türkçenin yayılmasına bu açıdan bakmak gerekiyor. Ne kadar kalabalık olurlarsa olsunlar, sonunda kazanan iktidarın dilidir. Bu dili konuşmak herkesin avantajınadır. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;1071'de göçün Anadolu'ya az mı olduğunu mu söylüyorsunuz;yoksa göç edenlerin Türk'ün kendisinden çok Türkleşmiş hint-avrupa kökenli halklar olduğunu mu?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Veyahut bizim,Türkleşmiş Ermeniler ve Rumlar olduğumuz iddiası ne kadar gerçekçi?1915'e geldiğimizde;Anadolu'da 2 milyon Ermeni,bir o kadar da Rum var,bunlar niye Türkleşmemiş madem?Osmanlı'nın sadece 1800'lü yıllarda nüfusunun toplam 22 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Anadolu’nun bugünkü genetik durumuna bakıldığında, eldeki verilerin, bu topraklarda yaşayanların küçük bir kısmının Orta Asya kökenli olduğunu gösterdiğini söylüyorum. 1071 konusunda bir şey söyleyemem. Çünkü o günün genetik yapısını bilmiyoruz. Ayrıca sadece genlere bakara gelenlerin kimliği hakkında da bir şey söyleyemeyiz. Üstelik bu verilerin içinde bir de Osmanlı’nın son dönemindeki nüfus değişimleri de var. O yüzden on birinci yüzyılda Anadolu’ya gelmiş Orta Asyalıların sayısı daha da az olmuş olabilir. Tabii bir de Orta Asya’yı nasıl veya nerede tanımladığımız da önemli. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Evet Türkleşmiş Ermeniler veya Rumlar olabilir bu ülkede yaşayanların bir kısmı; ama unutmamak gerekiyor ki, bu Ermeniler ve Rumlar da bir zamanlar başka kimlikleri olan insanlardı. Yani Anadolu’da yaşayan başkaları da bir zamanlar ya Rumlaştılar ya Ermenileştiler ya da başka bir şeyleştiler. Yani tartışmayı Rum muyum, Türk müyüm’e getirmemek gerekiyor; maalesef birçoğumuz burada saplanıp kalıyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Türkleşmiş Hint-Avrupa kökenli olmak da aslında saçma bir şey. Hint-Avrupa adı verilen diller var; bu dilleri konuşanlar epey farklı etnik/kültürel ve genetik kaynaklardan gelebilir. Neticede Hint-Avrupalı olmak diye bir şey olmamıştır hiçbir zaman. Ne olabilir ki bu? &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kimisi Türkleşmemiş, bunda şaşıracak bir şey yok. Zaten Türkleşmek dediğimiz şey de daha çok dilsel ve dinsel dönüşüm. Modern kimliklere benzer kimliklerden bahsetmiyoruz. Dolayısıyla birilerinin din değiştirmemiş olması çok da şaşırtıcı değil.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Son soru olarak;bizde J2 ve R1a genleri çoğunlukta.Ama günümüz Orta Asya'daki Türki halklarda da bu gene rastlanıyor.Hem de önemli ölçüde.Peki bu ne anlama geliyor olabilir?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Genler abartılıyor. Hiç bu konuya girmeden (ki sanırım yeterince tartışıldı) şunu söylemekle yetineyim, ben genlere bakarak insanların etnik kimlikleri hakkında bir şey söylemedim ve söylemiyorum. Sadece gelmiş olabilecekleri veya geldikleri yer veya bulundukları yerler hakkında eldeki verilere bağlı olarak bir görüş öne sürdüm. J2’ler budur, R1’ler şudur demedim ve açıkçası bu tür yaklaşımların yanlış olduğunu düşünüyorum. Orta Asya’daki Türki halkların ne kadar Türki oldukları nereden biliniyor? Türki dediğimizde ne kastediyoruz? Bundan yaklaşık 1500 yıl önceki nüfus hareketlerinden ne kadar eminiz ki, bu kişilerin bugüne kadar kimseyle karışmadan geldiklerini varsayıyoruz. Eğer bir şekilde bu iddia doğruysa, o zaman bu sadece bu iki grup arasında bir ilişki olduğunu gösterir. Birilerinin Türk veya Türki olduğunu göstermez. Ben de zaten bu yüzden genelde Orta Asyalılar ya da daha doğrusu bu bölgeden gelmiş olanlar ifadesini kullanıyorum. Bugün birilerinin kendilerini Türk olarak görüyor olması, geçmişte de aynı durumun söz konusu olduğunu göstermez. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Köktürkler,çok çeşitli ırkların biraya gelmesiyle oluşan bir konfederasyon olduğuna göre ve Türk adına(Török ya da Türük)ilk kez bu devlette rastlandığı göz önüne alındığında Oğuzlar'ın da Köktürkler zamanında Türk kimliğini kazanmış,farklı etnik grupların biraraya gelmesiyle oluşmuş bir boy olma ihtimali var mıdır?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İhtimal her zaman var ama ilk önce bu dönemde Türk kimliği deyince ne anlaşılmış olduğunu tespit etmemiz gerekiyor ve bu da neredeyse olanaksız. Bunu yapamadığımız sürece de bu tür tartışmalara girmek anlamsız oluyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-4294864631529321809?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/4294864631529321809/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/08/orta-asyadan-goc-hint-avrupalasmak.html#comment-form' title='361 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/4294864631529321809'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/4294864631529321809'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/08/orta-asyadan-goc-hint-avrupalasmak.html' title='Orta Asya Göçü, Hint-Avrupalılaşmak, Türkleşmek, Türkleşmiş Ermeniler ve Rumlar, Türk Kültür ve Dilini Benimsetmek'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>361</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-2626341431714220153</id><published>2010-08-09T12:07:00.000+03:00</published><updated>2010-08-09T12:07:25.864+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Anadolu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Anadoluculuk'/><title type='text'>Anadolu Tarihçiliğine Dair Sorular III:  Anadolu terimiyle yüzleşilme zorunluluğu, eğer farklı bir tarih isteniyorsa...</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bugünkü Anadolu’yu ortaya çıkaran süreçleri anlamaya çalışabiliriz ama bu bizi çok fazla geriye götürmeyecektir. Eğer bugünkü Anadolu’dan yola çıkarsak, hangi argümana dayanarak geçmiş medeniyetleri böyle bir geçmişin parçası yapabiliriz? Örneğin Romalılar ya da İyonlarla bugünün Anadolu’su arasında, bunları övünme sebeplerine dönüştürme dışında nasıl bir ilişki kurulabilir? “Biz bu insanların torunlarıyız” demenin, bu genetik açıdan doğru bile olsa, anlamı nedir? Acaba İyonlar bizi torunları olarak kabul ederler miydi? Böyle bir ilişki kurulmak zorunda mı? &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Muhtemelen çok daha günlük yaşam unsurları açısından bakıldığında bir süreklilik görülebilir ama buna ek olarak, büyük süreklilikler dışında, büyük kopmalar daha etkili olmuş da olabilir. Bazı tarihçiler bu tür bir ilişki kurmanın tehlikeli olduğunu, tarihi bu tür duygulardan arındırmamız gerektiğini de söyleyebilir. Nitekim söylenmiş ve hâlâ da söyleniyor. Ama diğer yandan, geçmişe bakarken insanların duygulandıklarını, duygularını da kullandıklarını görüyoruz ki, insanın, çevresiyle ilişki kurmak için buna ihtiyacı olduğunu söyleyen araştırmacılar da var. Bir orta nokta bulmak herhalde mümkün. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ulusalcı yaklaşım daha çok ırk üzerinden giden bir yaklaşım; önemli alan genellikle belli bir insan topluluğunun devam ettiğini göstermek. Bu açıdan yaklaşıldığında, geçmişte çok büyük kopmaların olduğunu ve dolayısıyla böyle bir ilişki kurmanın neredeyse olanaksız olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu büyük kopmalara rağmen, bugün benimsemiş olduğumuz kimliklerin başlangıçlarının bir şekilde geçmişte olduğunu da söyleyebiliriz. Çünkü büyük veya küçük kopmalar açısından baktığımızda bile, bu kopmaları yaratan koşulların öykülerini anlamak ve yazmak için geçmişe bakmamız gerekmektedir. Yani bugünkü durumumuz bir süreklilikten çok aslında bir kopmalar, kopuşlar zincirinin sonucudur ve bunun öyküsü, eğer bu öyküyü veya öyküleri anlamaya ihtiyaç duyuyorsak, geçmiştedir. Sanırım tarih, kopmalar şeklinde de yazılabilir. Örneğin tek tanrılı dinlerin ortaya çıkış ve yayılması büyük bir kopuştur. Bunun anlamak istiyorsak, o zaman geçmişi eşeleyeceğiz. Ya da medeni yaşam tarzına niye geçtiğimizi anlamak istiyorsak, o zaman da geçmişi eşeleyeceğiz. Ya da dillerin nasıl değiştiklerini görmek istiyorsak, o zaman da geçmişe bakacağız. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tüm bunlar iyi de, bunun çerçevesi ne olacak? Yani bu tür kültürel değişimlerin sınırlarını nasıl belirleyeceğiz. Bölgemizi nasıl seçeceğiz? Sonuçta bugünün Anadolu’sundan yola çıkmak zorundayız. Çünkü biz burada yaşıyoruz ve ilk önce bu bölgenin geçmişini eşelemek istiyoruz. Ama bu bölgenin illâki Türkiye’yle sınırlı olması gerekmiyor ki, zaten olmaz da. Eğer Ege medeniyetini anlamak istiyorsak, bunu ikiye bölemeyiz. Aynı şekilde Güneydoğu Anadolu’da iki parçaya bölünemez. Aksi takdirde, garip bir geçmiş belirecektir önümüzde. Muhtemelen gidebileceğimiz en eski döneme gidip ilk kültürel habitatları belirlemeye çalışacağız ve buradan günümüze doğru gelmeye çalışacağız. Tabii burada bu ilk noktanın ne olacağı sorusuyla karşılaşabiliriz. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ne kadar geriye gidersek gidelim, seçeceğimiz nokta eninde sonunda öznel bir tercihe dayanacak. Bundan kurtulmamız mümkün değil. Palaeolitik, yani Yontma Taş Çağı’na kadar geriye gidebiliriz. Ya da belki Buzul Çağı’nın sonunu başlangıç noktası olarak tercih edebiliriz. Yazının başlangıcını tarihin de başlangıcı kabul edecek olursak, epey şey kaçırabiliriz. O yüzden bence bu iyi bir tercih değil. Arkeologların üst palaeolitik olarak kurguladıkları dönem nispeten uygun gözüküyor böyle bir tercih için. Ya da başlangıç genetik verilere dayanabilir. Anadolu’daki ilk insan gruplarını bu şekilde tercih edebiliriz. Paleolitik Anadolu da zengin bir geçmiş sunmuyor; elimizdeki veriler, en azından şimdilik, bu dönemin Anadolu’da zayıf geçtiğini gösteriyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Buzul çağının sona ermesiyle bu durum değişmeye başlıyor. İlk yerleşik kültürlerin belirdiği bu dönemde, artık bazı sınırlar da çizmeye başlayabiliyoruz. Örneğin güneydoğu Anadolu ve Orta Anadolu’da yavaş yavaş yerleşik insan grupları görmeye başlıyoruz. Bir süre sonra kuzeydoğu Anadolu ve Kafkasya şeklinde bir kültürel bölge daha beliriyor. Ardından tabii Batı Anadolu ve Marmara geliyor. Bu ilk habitatların hepsi bugünkü Anadolu’nun sınırlarının dışına taşıyor. Dolayısıyla, “bizim” geçmişimizin öyküsü de bu sınırların dışına taşmak zorunda. Neredeyse hep Anadolu’nun içinde kalmış tek bir kültürel bölge var: İç Anadolu. Bunun dışında böyle başka bir bölge neredeyse yok. Bu yüzden Anadolu’nun geçmişini herhalde boyutları değişen bir ilişkiler ağı şeklinde düşünmek daha uygun. Tek bir Anadolu yerine, bu ilişkiler ağının belli bir noktası şeklinde bir Anadolu düşünmek daha yerinde olabilir. Böylece bağlamların tarih boyunca nasıl değiştikleri daha net bir şekilde görülebilir. Tabii böylece Anadolu insanı kavramı da yerini çeşitli Anadolu insanlarına bırakacaktır. Ama zaten Anadolu insanı kavramı da, bu veya şu etnik grubun insanı kavramından pek farklı bir şey değil. Kendisini böyle gören bir gruptan bahsedilebilir ama geçmişi diğerleri kadar kurgusal böyle bir insan tipi üzerinden anlatmak bence ulusalcılığın başka bir şekli. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-2626341431714220153?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/2626341431714220153/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/08/anadolu-tarihciligine-dair-sorular-iii.html#comment-form' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/2626341431714220153'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/2626341431714220153'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/08/anadolu-tarihciligine-dair-sorular-iii.html' title='Anadolu Tarihçiliğine Dair Sorular III: &lt;br&gt; Anadolu terimiyle yüzleşilme zorunluluğu, eğer farklı bir tarih isteniyorsa...'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-9150236548767916970</id><published>2010-08-03T08:55:00.001+03:00</published><updated>2010-08-03T08:57:13.370+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='07BilimVeBilimselYöntem'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Tarih Kuramı'/><title type='text'>Tarihin Bilimselliği veya Tarih Bilimi?</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir önceki yazımda bilimin ne olduğu konusunda yeterince net olmamışım, tekrar deneyeyim. Yaptığım veya yapmaya çalıştığım ayırım, bir insan doğa ayırımı değil, insanın doğanın parçası olarak incelenmesiyle insanın insanla iletişiminin parçası veya konusu insan iletişimi olan disiplinler, alanlar. “Social Sciences,” yani toplum bilimleri olarak adlandırılan disiplinlerin hepsi insanı doğanın bir parçası olarak mercek altına alan uğraşlar; psikoloji, sosyoloji, biyoloji vb (ekonomi üzerine düşünmek gerek). &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/TFevIY6YYRI/AAAAAAAAAns/IglU0CAjK_E/s1600/Bilim.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; cssfloat: right; cssfloat: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" bx="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/TFevIY6YYRI/AAAAAAAAAns/IglU0CAjK_E/s320/Bilim.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tarihiyse kesinlikle bu alana dahil etmiyorum. Tarih en genel veya kaba tabirle öykü yazıcılığıdır. Bilimsel yöntemler elbette uygulanabilir. Bilimsel yöntemler şiir yazarken de uygulanabilir, şiir yazıcılığı da mı bilim olacak o zaman? Bilimsel yöntemin uygulanabilmesi herhangi bir disiplini veya alanı otomatikman bilim yapmaz. Bilimsel yöntemin uygulanmadığı dönemlerde fizik, kimya, tıp gibi disiplinler bilim değil miydi? Üstelik tarihe bilimsel yöntemin nasıl uygulanabileceği de pek açık değil. Belgelere dayanarak araştırma yapmak yetmiyor bir araştırmanın bilimsel olması için. Sadece Aristo’nun yazdıklarına dayanarak fizik yapılabilir mi? Deney denen şey yoksa o zaman bilimsel yöntem büyük ölçüde devre dışıdır bence. Tarihte varsayımlar oluşturulur ama bunlar deneylerle sınanamaz, eğer bilimsel yöntemi kabaca deneye indirgeyeceksek. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Geçmişin incelenmesi veya geçmişe dair öyküler yazılması bir bilim olamaz, bir bilime dönüştürülemez, her ne kadar bazı tarihçiler ve bazı tarihçilik akımları böyle bir şey olabileceğine inansa da. Tarih, insanların aralarındaki iletişim için geliştirdikleri ve bu iletişimin belli koşullar altında “dayattığı” bir alandır. Bu arada ufak bir not olarak ekleyeyim: Yukarıda saydığım toplum bilimlerin de neredeyse tamamı aslında ikili bir yaşam sürüyor gibidir; çünkü her biri insan iletişimin parçası yapılabilir veya tarih gibi olabilir. Örneğin bu konuda arkeoloji iyi bir örnek olabilir. Kısmen bilimdir ama kısmen de tarih gibi insan iletişimin yarattığı ve büyük ölçüde buna hizmet eden bir disiplindir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tanımımda ısrarcıyım. Bilim doğayla (burada fiziksel gerçeklik demek daha netleştirebilir söylemek istediğimi) doğayı anlamaya, kavramaya çalışan ve bunu belli bir şekilde yapmaya çalışan, yani bu tür bir uğraşa ilişkin belli bir bakış açısıdır (çünkü doğayı anlamaya çalışan her faaliyet bilim değildir). Bilimsel yöntemin esası kabul edilen deneye, deney yapmaya başvurması, bilimi bilim yapan yegâne şart değildir. Varsayım, deney, sonuç herhangi bir disiplini otomatikman bilimselleştirmez. Doğayı anlamaya çalışmak bence çok daha önemli bir unsurudur bilim dediğimiz uğraşın. Ama buna elbette bir yandan da bu uğraşın daha bir kendi içinden, daha bağımsız kaygılarla yapılmasını da eklemek gerekir diye düşünüyorum. Her ne kadar bir bilim insanı rahatlıkla dindar olabilirse de, bilimle uğraşırken kanımca dini kaygı ve amaçlardan, daha doğrusu araştırmanın bir sonucu olarak çıkmayan önceden kabul edilmiş açıklamalardan kopmuş olmak da gerekiyor; ama geçmişte yaşamış ve bilimle uğraşmış bazı şahıslara baktığımızda bunun her zaman doğru olmadığını görüyoruz. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İngilizce iki alıntıyla noktalayayım bu yazıyı (maalesef çeviremeyeceğim, bir üçüncü çeviriyle herhangi bir müdahale olmaması için): &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;“This explains why most physicists are troubled by Bohr’s conclusion in the orthodox Copenhagen Interpretation that the truths of science are not, as the architects of classical physics believed, “revealed” truths. They are subjetively based constructs that are useful to the extent that they help us coordinate greater ranges of experience with physical reality. But this does not mean, as some have supposed, that Bohr took the position that the truths of science in physical theory are, in any sense arbitrary. It is quite clear, as he often pointed out, that they coordinate our experience with physical reality beautifully and with great precision” (31)&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;“”The Notion of an ultimate subject as well as conceptions of realism and idealism,” wrote Bohr, “find no place in objective description as we have defined it.” This means that physical laws and theories do not have, as the architects of classical physics supposed, an idenpendent existence from ourselves. They are human products with a human history useful to the extent that they help us coordinate a greater range of experience with nature. “It is wrong,” sad Bohr, “&lt;strong&gt;to think that the task of physics is to find out how nature is. Physics concerns what we can say about nature&lt;/strong&gt;”” (79).&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her iki alıntı da M. Kafatos ve R. Nadeau, The Conscious Universe adlı kitaptan.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-9150236548767916970?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/9150236548767916970/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/08/tarihin-bilimselligi-veya-tarih-bilimi.html#comment-form' title='25 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/9150236548767916970'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/9150236548767916970'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/08/tarihin-bilimselligi-veya-tarih-bilimi.html' title='Tarihin Bilimselliği veya Tarih Bilimi?'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/TFevIY6YYRI/AAAAAAAAAns/IglU0CAjK_E/s72-c/Bilim.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>25</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-3146222509153708082</id><published>2010-08-01T09:41:00.000+03:00</published><updated>2010-08-01T09:41:53.333+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='07Tarafsızlık'/><title type='text'>Tarafsızlıkla Nesnelliğin Farkı</title><content type='html'>&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;"mutlak" tarafsızlık ile "görelisi" arasında bir fark var mı, bilmiyorum?!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;ama nesnellik diye bir şey "mümkün": subjektif olduğunu, -ya da daha da kalın söylemek gerekirse,- tarafsız olamayacağını bilmek, nesnel olmaktır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;özetle, dürüst ve gerçekçi olmak, vicdanını gölgelememek nesnelliktir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;bunlar "fazla" manevi ya da etik vurgular yapıyorsa da politik bir norm yahut format filan değiller! pekâlâ test edilebilir durumlar... &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;dolayısıyla, tarafsızlık ve nesnellik yan yana gelecek veya karşılaştırılacak konular değiller sanki! &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;sadece günlük kullanımda birbirinin yerine geçiyorlar o kadar!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;fenerbahçeli olabilirsiniz! 90-0 yenilseniz de fenerbahçeli kalabilirsiniz! ama takımın kötü ya da iyi oynadığını "bilirsiniz"!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;bilmemeye çalışmak, objektif olmamak veya mitoman yahut takıntılı olmaktır!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;mesela:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;fenerbahçenin asla iyi olmayacağını veya dünyanın en iyisi olacağını kimse bilemez!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;ama bilemediğini "iman" noktasında değerlendirmek, nesnel olmamaktır!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;bilemediğin şeyi "inanç" (ihtimal) düzeyinde akılda tutmak ise taraflılıktır olsa olsa! bunun da dürüstlükle veya aynı anlamda gerçekçilikle veya yine aynı anlamda nesnellikle hiçbir karşıtlığı yoktur!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;yanılıyor muyum?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;mesela:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;taraflı insan hiç kırıcı olmayabilir;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;ama nesnel bir insan çok kırıcı olabilir...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;üstelik bunların tam tersi de mümkünken! (Cihan'ın yorumu)&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Hoşuma gitti. Nesnelliğin bu şekilde tanımlanabileceğini düşünmemiştim. Yalnız bir şey dikkatimi çekti. Nasıl ifade edeceğimi bilemiyorum ama her iki örnek de, daha doğrusu insan tarafsız olamayacağını bilmesi ve Fenerbahçeli olmak, grup içi iletişimle ilgili. Yani söz konusu bilgi ya da iletişimin konusu olan bilgi grup üyelerinin kendileriyle ilgili; yani nesne kendileri. Bu yüzden de söz konusu bilginin aracısız bilinmesi ve ifade edilmesi mümkün. Örneğin Fenerbahçelinin Galatasaraylılarla ilgili bir bilgiyi ifade edebilmesi ne kadar nesnel olabilir. Takımın performansı konusunda nesnel davranabilirler. Ama örneğin Galatasaraylı olmanın ne anlama geldiğini bilme konusunda tıkanacaklardır. Belki aynı durum Fenerbahçelinin ne olduğu konusunda da belirecektir. Aslında takımın iyi veya kötü oynadığını belirlenebilmesi büyük ölçüde fiziksel olduğundan belki başka örneklere de bakmak gerek, bu nesnellik tanımının geçerliliğini sınamak için. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir başka açıdan yaklaşacak olursam, sübjektif, yani öznel olduğunu bilmek, en azından insan ilişkileri alanında nesnel olmakla ilişkilendirilebilirse de, nesnel tarih gibi bir şeyden bahsediyorsak, daha doğrusu insanın öznel tercihlerinden bağımsız tarih anlatısı beklentisi içindeysek, tarihçinin tarafsız olmadığını bilmesi böyle bir tarih bekleyen birisi açısından pek bir işe yaramıyor. Bu arada benim böyle bir beklentim olmadığını, yani nesnel tarihle ilgilenmediğimi belirteyim. Tarih özneldir ve öznel olmak zorundadır. Nesnel tarih tarih değildir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Aksi takdirde, bu nesnellik tanımı hoşuma gitti. Tek sorun, nesnel bilgi peşinde olanlara o yönde bir kapı açmıyor olması; yani yine aynı yerdeyiz: Nesnel tarih mümkün olamaz. Tarafsız olamayacağımızı bilmemiz nesnellikse de, bu aynı zamanda nesnel bilginin de sonu anlamına geliyor. Dolayısıyla bu duruma nesnel açıdan bakarsak dediğimizde aslında böyle bir şey yapılamayacağını bildiğimizi ifade ediyor, yani taraf tutarak baktığımızda demiş oluyoruz. En azından ben böyle anladım. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-3146222509153708082?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/3146222509153708082/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/08/tarafszlkla-nesnelligin-fark.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/3146222509153708082'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/3146222509153708082'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/08/tarafszlkla-nesnelligin-fark.html' title='Tarafsızlıkla Nesnelliğin Farkı'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-3351704591345542975</id><published>2010-08-01T09:03:00.002+03:00</published><updated>2011-01-12T08:54:34.583+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='07Tarafsızlık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Tarih Kuramı'/><title type='text'>Tarafsızlık, Nesnellik, Tarihin Bilim Olabilmesi</title><content type='html'>&lt;blockquote&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Mutlak tarafsızlık diye bir şey tarihte söz konusu olmaz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Mutlak tarafsızlık ve objektivite nerelerde mümkün o zaman? İngilizce tabirle daha hard olan bilim veya disiplinlerde mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Bir de mutlak tarafsızlıktan ve objektiviteden ne anladığını açıklarsan daha çok sevinirim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Bir de sence tarihte ve diğer disiplinlerde (en hard olan bilimler dahil) ideolojilerden mutlak manada arınmak mümkün müdür?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Madem dürüstlükten bahsettin, sence tarihte ve diğer bilim ve disiplinlerde mutlak manada dürüst olmak mümkün müdür?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Son olarak, tarih disiplini bilim midir ve hangi disiplinler bilimdir hangileri değildir (diğer bir deyişle, bilim nedir?)? (Onur'un yorumu)&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Herhangi bir insan insanlığı üzerine kafa yorarsa, yani beni insan yapan nedir sorusunu sorarsa (gerçi bu soru çeşitli şekillerde sorulabilir, ben bir tür olarak insandan bahsediyorum), bir süre sonra insanın sırf insan olduğundan aynı zamanda taraf da olduğunun farkına varması gerekir. İnsan toplumsal bir yaratıktır ama bu toplumsallık pasif değil, son derece aktif bir toplumsallıktır, yani bireyin bireyselliğinin içinde var olduğu toplumsallık aracılığıyla açığa çıktığı, bunun içindeki mücadelelerle şekillendiği bir toplumsallık. İnsan bireyi kişiliğini, mevcudiyetini belli bir toplum içinde var olmaya borçludur ama bu sonuçta içinde bulunduğu toplumda sürekli kavga etmesini, kendine taraftar toplamasını, dostu düşmandan ayırmasını, kendisiyle, diğerleriyle ve genelde içinde bulunduğu yaşamla ilgili öyküler yaratmasını gereken bir toplumsallıktır. İnsan yaşadığı toplumun boyutları ne olursa olsun, sürekli pozisyon almak zorunda bir yaratıktır; yani hiçbir zaman tüm toplumu kapsayan bir birey değildir. Ya da şöyle diyeyim. Grup kurmak, gruplar içinde yaşamak zorunda olan her yaratık aynı zamanda taraf tutmak zorundadır. Taraf tutarak bireyselliğini kazanmış, ona kişiliğini vermiş biri hiçbir zaman tarafsız olamaz. Sıfır noktasına dönüp baştan başlaması mümkün değildir ama bu durumda bile bu sefer de başka bir taraf olacaktır. İnsan, eğer biri soracak olursa, budur ve bu durumdaki bir yaratığın tarafsız olması, onu o yapan durumun, koşulların, yapının doğasından ötürü mümkün değildir. İnsan doğası itibarıyla tarafsız olamaz. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Peki, tarafsızlığa yaklaşabilir mi? Bu da gideceği yeri bilmemesine rağmen oraya yaklaştığını düşünen insanın durumundan farksızdır. Yani mantıksız bir önermedir. Gideceğin yeri bilmiyorsan ne kadar yaklaştığını da bilmezsin. Ama eldeki verilerle bir yerlere yaklaşıldığı sezilebilir ama bu durumda da yerel, sadece o anki koşullara özgü bir tarafsızlık ortaya çıkacaktır ki, bu durumda da kişisel seçimlerin ağırlığı hiç de az olmayacaktır. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Nesnellik de pek farklı değil. Burada benim kastettiğim kendi seçim ve tercihlerimizden bağımsız bilgiye ulaşmak. Bilgi dediğimiz şeyi üreten de, ifade eden de biz olduğumuz sürece nesnel bilgi denen bir şey söz konusu olamaz. Ancak öznel bir faaliyetin sınırları içinde bir nesnellikten bahsedebiliriz. Daha bilim kabul edilen dallarda belki; ama burada bile bir yığın varsayımda bulunmak gerekir. Örneğin benim pergelle çizdiğim daire her canlı için yoktur ki, muhtemelen birçok insan veya Homo türü de bunu yapabilecek kapasitede değildi. Yani bilimin kendisi bile, sadece ortaya çıkış nedenlerini düşündüğümüzde bile, epey öznel bir faaliyet. Ama doğa yasaları…kendi dışımıza çıkarak bunların doğruluğunu , daha doğrusunu mevcudiyetini göstermemiz mümkün mü? Bu elbette olmadıkları anlamına gelmiyor ama biz görebiliyoruz diye var oldukları anlamına da gelmiyor. Bir şeyin kendi başına, bizim müdahalemiz veya rolümüz olmadan var olduğunu görmemiz mümkün olmadığından bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Dolayısıyla doğa yasaları var mı yok mu sorusu da anlamsız oluyor. Ancak bizim gördüğümüz veya bizim bakış açımıza göre kendini gösteren doğanın yasalarından bahsedebiliriz. Ancak yasa görmek isteyen bakış böyle bir doğa görebilir. Ve bu “düzenli doğa”nın illa bir yaratıcısı olması gerektiğini düşünen beyin de buna bir tanrı yaratır. Her neyse bunun konuyla ilgisi yok. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Mutlak dürüstlük tabii ki mümkün değil. Sonuçta benim kendimi dürüst bulduğum yerde bir başkası beni sahtekârlıkla suçlayabilir ama ben zaten mutlak anlamda dürüstlükten bahsetmedim. Herhangi bir sosyal bilimcinin kendisine, yaptığı işe karşı dürüst olmasından, karşısına çıkan verileri sırf onun istediği şekle gelmeleri için fazla eğip bükmemesinden bahsettim. Yani bir noktada ben yanılmışım veya yanlış düşünmüşüm diyebilen, diyebilecek araştırmacıyı kastettim. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tarih bence kesinlikle bir bilim değildir. Bilim bana göre doğa üzerine bir şeyler söylemek, doğa üzerine yaklaşım üretmekle ilgili bir uğraş. İnsan da doğanın parçası olduğu için dolaylı olarak bir bilimin söz konusu olduğu iddia edilebilirse de, tarih doğayla ilgili değil, insanın insanla iletişimi, insanların bir arada yaşamasıyla ilgilidir. Bu yüzden de bir bilim olduğunu düşünmüyorum; alanı son derece farklıdır. Ama tarihe bilimsel yöntem uygulanabilir mi, sanırım bu sorulabilir ve muhtemelen mümkündür ama bunun tarihi bir bilim haline getirdiğini düşünmemeliyiz. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-3351704591345542975?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/3351704591345542975/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/08/tarafszlk-nesnellik-tarihin-bilim.html#comment-form' title='17 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/3351704591345542975'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/3351704591345542975'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/08/tarafszlk-nesnellik-tarihin-bilim.html' title='Tarafsızlık, Nesnellik, Tarihin Bilim Olabilmesi'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>17</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-7648469218749121457</id><published>2010-07-29T17:09:00.001+03:00</published><updated>2010-07-30T07:29:11.794+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Anadolu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Anadoluculuk'/><title type='text'>Anadolu Tarihçiliğine Dair Sorular II:  Anadolu terimiyle yüzleşilme zorunluluğu, eğer farklı bir tarih isteniyorsa...</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Anadolu tarihi genelde belli bir toprak parçasının şimdiki sınırlarından geriye doğru gidilerek başlatılıyor. Yani ilk önce Anadolu denen bir yerin varlığını kabul ediyoruz ve daha sonra bu coğrafi yeri alıp tarihin başlangıcına ve hatta bazı durumlarda tarih öncesine götürüyoruz. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlk bakışta bir sorun yok ve ulusal tarihçilik açısından hiç bir sorun yok. Oysa eğer amaç ulusal tarihçiliğin karşısına yeni bir şey koymaksa, o zaman bu tarihçiliğin yöntemlerinin de gözden geçirilmesi gerekiyor. Toprak parçasına bağlılık veya belli bir yerin yerlisi olmayı öne çıkarmak, bunlar bana göre ulusalcı tarihçiliğin temel unsurları. Bu tür kavramların geliştirilmiş olmasının ardındaki temel neden, toprak ile sözüm ona bu tarihin yüzyıllardır veya binlerce yıldır sahibi konumunda görülen ve yine sözüm ona homojen bir grup arasında, her zaman olmasa da sık sık neredeyse kutsal olan bir ilişki kurmak. Oysa geçmiş daha farklı bir öykü sunuyor. Sürekli değişen insan topluluklarının olduğunu, homojenliğin çok da rastlanan bir özellik olmadığını gösteriyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Burada tabii şuna dikkat etmek gerekiyor. Fiziksel koşullar uzun bir süre boyunca belli bir yaşam tarzını ve dolayısıyla kültürü dayatabilir. Ama bu durumda bile, fiziksel koşulların doğrudan etkisi altında olmayan kültürel katmanlar söz konusudur ve homojenlik iddiası da bu noktada çökmektedir. Çünkü örneğin iki din arasında seçim yapmak veya herhangi bir dilin konuşulmaya başlaması gibi durumların fiziksel koşullarla bir ilişkisi yoktur. Bazı dinlerin belli bölgelerde daha çok ortaya çıktığı, ya da farklı yaşam tarzlarının farklı inanç biçimlerine yol açtığı ileri sürülebilir. Fakat bu inanç biçimleri kendi içlerinde muazzam bir çeşitlilik gösterebilir ve bunun fiziksel koşullarla ilgisi yoktur. Bu yüzden Anadolu insanı ve Anadolu toprağı kavramları aslında sorunlu kavramlardır; bir homojenlik fikri dayatmaya çalışmaktadırlar. Hâlbuki Anadolu denen yerin kendisi, eğer fiziksel koşullar açısından bakacak olursak, birden fazla farklı iklim bölgesine ayrılabilir ki, bazı araştırmacılara göre, bitki örtüsü, İskenderun’dan Rize’ye doğru giden bir diyagonali geçtiğimizde farklılaşmaktadır. Eğer kendimizi fiziksel dünyanın yaşam tarzını etkilemesi şeklinde bir kuramla sınırlayacaksak, o zaman tek bir Anadolu fikri aslında bir mit ve muhtemelen modern bir mittir. Tabii eğer homojen Anadolu toprağı kavramı çöküyorsa, bu, Anadolu insanı kavramının da çökmesi anlamına gelir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Anadolu insanı şeklinde bir kavramlaştırma günümüzde geçerli olabilir. En azından böyle bir kavramın üretildiğini ve epey taraftar topladığını söyleyebiliriz. Fakat geçmişe bakarken kullanabileceğimiz bir araç olarak yararı pek söz konusu değildir. Örneğin tarihöncesi çağlarda böyle bir çerçeve bulmak mümkün değildir. O zaman ne yapacağız? Anadolu tarihi nereden başlayacak? &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-7648469218749121457?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/7648469218749121457/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/07/anadolu-tarihine-dair-sorular-ii.html#comment-form' title='24 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/7648469218749121457'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/7648469218749121457'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/07/anadolu-tarihine-dair-sorular-ii.html' title='Anadolu Tarihçiliğine Dair Sorular II: &lt;br&gt; Anadolu terimiyle yüzleşilme zorunluluğu, eğer farklı bir tarih isteniyorsa...'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>24</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-3524036767455088634</id><published>2010-05-25T09:01:00.004+03:00</published><updated>2010-05-25T15:42:41.909+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Anadolu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Anadoluculuk'/><title type='text'>Anadolu Tarihçiliğine Dair Sorular I:  Anadolu terimiyle yüzleşme zorunluluğu, eğer farklı bir tarih isteniyorsa...</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Anadolu, Anadoluculuk ve Anadolu tarihinin nasıl yazılabileceği üzerine karaladığım bazı notları, kafama takılan bazı soruları sunuyorum:&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Anadolu teriminin kendisi önemli bir sorun içeriyor. Her ne kadar geçmişi yüzyıllar öncesine giden bir terimse de, modern çağda, özellikle Osmanlı’nın son döneminde ve Cumhuriyet başında bugünün Doğu Anadolu’sunu da kapsayacak şekilde genişletilmiş olması, aslında bir isim değişikliğidir. Tercih edilmeyen bir şimdi’nin, geçmişiyle birlikte silinmesi girişimidir. Dolayısıyla, bir Anadolu tarihi yazma projesi, her şeyden önce bununla yüzleşmelidir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu yüzleşme nasıl gerçekleşecek veya bu sorun nasıl aşılacaktır. Burada sorun, hem Doğu Anadolu hem de Anadolu’nun farklı adlarla başka ulusal tarihlerin de sahiplenmeye çalıştığı alanlar olmalarıdır. Doğu Anadolu’da bu çatışma Türk, Ermeni ve Kürt ulusal tarihleri arasındadır. Batı Anadolu veya asıl Anadolu bölgesinde de, Türk ve Yunan ulusal tarihleri arasındadır. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu sorunu aşmanın yolu, ulusal tarih anlayışından vazgeçilmesidir. Yalnız eğer ulus devletin kendisinden vazgeçilmeyecekse (ki bu uzun süre gerçekleşmeyecek gibi gözükmektedir), o zaman gayri ulusal bir tarih gereken ilgiyi görmeyebilir ki, tarih dediğimiz şeyin her şeyden önce işe yaraması, işe yarayacak bir geçmiş üretmesi gerekmektedir. Tabii bu işe yarayan geçmiş sadece kendi halinde bir geçmiş olarak değil, bugün yaşayanların ilişkiye geçebildiği bir geçmiş olmak zorunda. Bu yapılmadığı sürece, bu yeni geçmişin benimsenme ihtimali olmayacaktır ki, bu yapıldığı takdirde benimseneceği anlamına da gelmemektedir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Haliyle farklı grupları ortak bir geçmişte buluşturmaya çalışacak olan bu tarih, ilk adım olarak her türlü ulusal tarihçiliği reddetmek zorundadır. Yani Türk ulusal tarihçiliği reddedilirken, diğerlerinin kabul edilmesi söz konusu olamaz. Anadolu teriminin kullanılması, herhalde ancak bu terimin içinin gerçekten farklı ve olumlu bir şekilde doldurulmasıyla mümkün olabilecektir. Dolayısıyla kesinlikle bu toprak parçasının tarihi coğrafyasına ait bir çalışmanın yapılması gerekmektedir. Yani bu toprağın, geçmişi boyunca hangi terimler kullanılarak adlandırıldığı net bir şekilde anlatılmalı ve sonunda da Anadolu teriminin sorunlu yanı ve bunun nasıl aşılacağı ortaya konmalıdır. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-3524036767455088634?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/3524036767455088634/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/05/anadolu-tarihine-dair-sorular-anadolu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/3524036767455088634'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/3524036767455088634'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/05/anadolu-tarihine-dair-sorular-anadolu.html' title='Anadolu Tarihçiliğine Dair Sorular I: &lt;br&gt; Anadolu terimiyle yüzleşme zorunluluğu, eğer farklı bir tarih isteniyorsa...'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-7324739402941807456</id><published>2010-05-19T16:04:00.000+03:00</published><updated>2010-05-19T16:04:30.502+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='07Milliyetçilik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='07Çokkültürlülük'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='07Kültürel Ayrımcılık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='02Kültürel Evrim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='02Kültür ve İletişim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='07Etnisite'/><title type='text'>Kültür ve Yenilik: Kültürel Ayırımcılık ve Milliyetçilik - Ne Kadar Farklılar?</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu topraklara “dışarı”dan gelen “yabancı” katkılara daha geniş bir çerçeveden bakınca, modern çağla birlikte milliyetçilik gibi, bugün olumlu kabul edilen birçok başka akım, faaliyet ve unsurun da geldiği, bu topraklara girdiği görülüyor. Durum böyle olunca, seçici bir yabancılık suçlaması sorun çıkartıyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/S_PhvKco56I/AAAAAAAAAm4/u5VOJECIGxo/s1600/culturalchange.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/S_PhvKco56I/AAAAAAAAAm4/u5VOJECIGxo/s320/culturalchange.jpg" wt="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Son yıllarda etnisite kavramının yerini kültür almaya başladı. Etnik olmak istemeyenler kültürcü ya da yerel kültürcü oluyor ama bu hamleyle milliyetçilikten uzaklaşmış olmuyorlar. Aynı yabancı düşmanlığına, aynı “bu bize ait değil” yaklaşımına yerelcilerin, yerel kültürcülerin arasında da rastlanıyor. Nedir kültürün karşıtı, ya da kültürün doğasına aykırı olan? Yenilik. Hem bir öğrenme süreci hem de çevreyi, yaşamı, etkileşimleri anlama ve anlamlandırma aracı olarak kültür pek yenilikçi değildir. Sürekli yeniliğin, yani değişimin olduğu yerde kültürün bu iki unsuru da olamaz. Ama yenilik yine de olmak zorundadır. Çünkü dünya değişir, yaşam değişir, dolayısıyla kültürün de değişmesi gerekir. Yoksa dış dünyayla olan bağ kopar. Kültürle yenilik arasındaki bu etkileşim çoğu kez fark edilmez bile ama bazı durumlarda, özellikle de yenilik hızının arttığı durumlarda ve bu yenilikler sadece maddi unsurlarla sınırlı kalmadığında bu etkileşim iyice göze batar olur ve söz konusu kültüre ait bireylerin bir kısmı bundan rahatsızlık duymaya başlayabilir. Bu noktada bir yerel kültür hayranlığı, kültürcülük ve çoğu kez de abartılı bir şekilde başlar. Aslında süreç kendi haline bırakılmalıdır. Eğer o kültür o yeniliği durduramıyorsa, insanlar o yeniliği benimsiyorsa, zaten o yeniliğe karşı toplumda bir talep vardır. Elbette tüm yenilikler bu şekilde barışçıl kitlesel benimsenmeyle gelmez. Bir kısmı “tepeden inme”dir. Ama tepeden inmede bile söz konusu olan yine o kültürün direnememesidir. Söz konusu olan yine bir çatışmadır ve tepeden inmeyle gelen bu çatışmaya dair bir çözümdür. Farklı kültürlerden insanlar arasında çatışma vardır ve bu da sonuçta gayet doğaldır. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Çokkültürlülük veya diğer kültürlerin de bu tür çatışmalarda yok olma ihtimalinde bile varlıklarını sürdürmesine izin verilmesi tercih edilebilir ama sonuçta bu bir tercihtir. Yararı da elbette vardır. O sırada yararı olmayan ama ileride yararı olabilecek veya yararlı pratiklere yol açabilecek kültürel unsurların korunması sağlanmış olur. Ama diğeri de, yani kültürlerin yok olması yaşamın kendisinin getirdiği bir sonuç ya da ortaya çıkardığı bir süreçtir ve gayet doğaldır. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu arada bu söz konusu tepeden inme değişimler bir süre sonra tepesine indirilenlerin doğal kültürü haline gelir ve hiç kimse hatırlamaz örneğin bu topraklara hem Hıristiyanlığın hem de Müslümanlığın da (ikincisi daha da fazla tepeden inmeydi) milliyetçilikten pek farklı bir şekilde gelmediklerini. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sonuçta geçmişimiz olarak adlandırılan Osmanlı’nın geçmişi de daha az tepeden inme bir geçmiş değildir. Özellikle on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı dünyasını dikkate aldığımızda, yani Osmanlı’nın daha önceki evreleriyle karşılaştırdığımızda hangi geçmiş veya hangi kültür(ler) dememek mümkün değil. On yedinci yüzyıl Osmanlısı mı, yoksa on dokuzuncu yüzyıl Osmanlısı mı geçmişimiz oluyor? &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tabii daha da ilginci, “kendi doğal kültürümüz” söylemini bu topraklara benimseten romantik dönemin şekil verdiği milliyetçilik akımı olmasıdır. O güne kadar bu topraklarda yaşayanların kendi kültürlerine bu şekilde yaklaşmaları gerektiğinden haberleri bile yoktu. Birileri çıkıp bir yerin doğal kültürel gelişiminden bahsedebiliyorsa, bu milliyetçilik dediğimiz akımın sayesinde olmuştur. Dolayısıyla geri dönüp milliyetçiliği eleştirmek ve bunu yaparken de kültürcü olmak aslında ciddi bir çelişkidir. Eğer gerçekten doğal olunacaksa (tabii bundan kastedilen ancak milliyetçilikten önceki dönem olabilir; çünkü sonuçta hiçbir şey tam anlamıyla doğal değildir), yani doğal, yerel ya da bu toprakların kültürüne sadık kalınacaksa, bu kültürcülüğü öne çıkaran, yerel kültür ya da “bu topraklar” gibi söylem ve ifadeleri de reddetmek gerekiyor. Çünkü hem milliyetçilik hem de kültürcülük sonuçta aynı kaynaktan gelmektedir. İkisi de bu topraklara “yabancı”dır, eğer amacımız “yabancı” unsurları tespit etmekse. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tekrar başa dönecek olursak, aslında doğal olan, yani doğal kültürel gelişim, her şeyden önce “bu topraklar” türünden kısıtlayıcı yaklaşımlardan kurtulmaktır. Çünkü eğer kültür içinde bulunduğu çevreyle girilen iletişimin sonucu ve aracıysa, bu çevre büyüdükçe, örneğin bir köy, ardından bir kent ve sırasıyla ülke, bölge ve en sonunda da tüm dünya olacak şekilde genişledikçe, bu her bir birimi temsil eden veya taşıyan kültürün de uygun şekilde genişlemesi, daha geniş bir alana karşılık gelmesi gerekecektir, gerekmektedir. Bu yüzden de bu genişlemenin diğer unsurlarıyla, yani diğer kültürlerle etkileşime ve haliyle çatışmaya geçecektir. Bir yandan bir yere kadar bir melezleşme söz konusu olacaktır ama diğer yandan ve aynı anda, bir kültür çoğu kez diğerlerine baskın çıkacaktır ve bu yerel kültürlere rağmen olacaktır. Bu süreçte yerel kültürler tamamen farklı şeylere de dönüşebilirler ya da bu kaybolmayı durdurmak için yerel kültürcü söylem ve pratikler ve kültürcülük ile milliyetçilik belirebilir. Bence bunların hepsi normaldir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Elbette birileri kendi kültürlerini korumak ve kollamak için sadece söz konusu kültürün kendi kaynaklarına bağlı gelişimini ifade eden doğal kültürel gelişimden bahsedecektir. Milliyetçilik aslında insanların kendi kültürlerini korumak için ürettikleri bir şeydir. Yerel kültürü öne çıkaran, “bu toprakların” kültürüne atıfta bulunarak birilerinin veya bir şeylerin yabancı olduğunu ileri süren söylem milliyetçiliğin bir başka türüdür. Bir süre sonra tıkanmasına yol açan da tam budur. Kültürünü benimsemek kadar kültürünü bırakabilmek de önemlidir. Aksi takdirde o kültüre müdahale edilmiş ve kendisini kurtarmasını, geliştirmesini sağlayan kanalların önü kapatılmış olur. Kültür sonuçta bir araçtır, sevgi nesnesi değildir. İşe yarar. İşe yaramadığı yerde de bırakılır, yerine başkası konur. Kültürle sevgi ilişkisine girildiği, romantik bir bağ oluşturulmaya başladığı andan itibaren adı ne olursa olsun milliyetçiliğin dünyasına adım atılmıştır. Milliyetçilik kötü müdür, iyi midir, bu ayrı bir tartışma konusudur; ama yerel kültürcülük yapıp dışarıdan gelen veya yabancı unsurlardan bahsedilerek milliyetçilik karşıtı olunamaz. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kültürler dünyasında doğal kültürel gelişim ancak tecrit edilmişlik durumunda söz konusu olabilir. Bunun dışındaki durumlarda kültür yenilikle iletişim halindedir ki, ilginç bir soru yeniliğin daha da hız kazandığı bir dünyada kültür denen şeyin ayakta kalıp kalamayacağı ve bu durumda insanların öğrenme süreci ve anlamlandırma aracı olarak kültürün yerine ne koyacağıdır. Elbette kültür tamamen yok olmayabilir ama sonuçta yenilik/değişim süratine ve yer değiştirmeye bağlı olan kültürün bunlardan etkilenmemesi kaçınılmaz olacaktır. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-7324739402941807456?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/7324739402941807456/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/05/kultur-ve-yenilik-kulturel-ayrmclk-ve.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/7324739402941807456'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/7324739402941807456'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/05/kultur-ve-yenilik-kulturel-ayrmclk-ve.html' title='Kültür ve Yenilik: Kültürel Ayırımcılık ve Milliyetçilik - Ne Kadar Farklılar?'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/S_PhvKco56I/AAAAAAAAAm4/u5VOJECIGxo/s72-c/culturalchange.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-6518243673733579459</id><published>2010-05-12T09:15:00.004+03:00</published><updated>2011-12-28T09:59:02.056+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Anadolu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='04HintAvrupalılar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='04Luviler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Anadolu Dilleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Anadoluculuk'/><title type='text'>Anadolu'nun Dilleri ve Hint-Avrupalıları </title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/S-pICQZj5BI/AAAAAAAAAmQ/_VewjKw36c0/s1600/AnadoluDilleriSmall.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/S-pICQZj5BI/AAAAAAAAAmQ/_VewjKw36c0/s320/AnadoluDilleriSmall.jpg" wt="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;R.D. Woodard, The Ancient Languages of Asia Minor, Map 1&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;(İtalikler MÖ 1. binyıl ve sonrasında beliren diller)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Anadolu tarihinde (eğer ortaçağdan öncekini de aynı isim altında inceler ve tartışırsak, ya da tanımlarsak, her neyse) uzun bir Hint-Avrupa dönemi olduğu görülüyor; yani Hint-Avrupa dillerinin konuşulduğu ve hatta uzun süre bu coğrafyanın dilsel yapısına baskın oldukları bir dönem. Ardından on birinci yüzyılda Altay dilleri konuşan topluluklar belirmeye başlıyor ve bunların arasında en baskın grup da Türk dilleri kouşanlar. Türk dilleri Anadolu’nun dilsel durumuna hemen hâkim olmuyor. Sanırım tam egemenlik yirminci yüzyılın başından itibaren geliyor. Hint-Avrupa dilleri konuşanlarla Altay dilleri (ya da Türk dilleri de diyebiliriz) konuşanlar uzun süre birlikte var oluyor. Aslında bunun bugün de devam ettiği söylenebilir, eğer Kürtçenin bir Hint-Avrupa dili olduğunu anımsarsak. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu arada Hint-Avrupa dillerinin öncesi de var; en azından ne Hint-Avrupa ne de Altay olan diller var. Bunların başında herhalde Hititlere de isimlerini vermiş Hattilerin dili geliyor. Ayrıca Hurriler ve Urartular var. Sanırım bir de Gürcüce ve Lazcanın dâhil oldu Kartvelyan dil ailesini de saymak gerekiyor. Hatti, Hurri ve Urartu dillerini Kafkas dilleriyle de ilişkilendirenler var ama bu hâlâ kesinlik kazanmış değil; Kafkas bağlantısı kabul edilmese bile, bu diller tamamen farklı bir gruptan geliyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Böylece Anadolu’da en azından dilsel üç dönemin varlığından bahsedilebilir. Hint-Avrupa, Altay/Türk ve her ikisinden önce de belki Kafkas, belki başka bir dil ailesi. Altay/Türk yaklaşık bin yıldır bu topraklarda. Hint-Avrupa’ysa muhtemelen dört bin yıldır bu topraklarda. Bu arada Hint-Avrupa’yı da iki farklı dönem şeklinde görmek mümkün. Hint-Avrupa’nın Anadolu dalının (Hitit, Luvi, Pala, Lidya ve ardından Karya, Likya ve diğerleri) var olduğu dönem ve bunu takip eden Balkan ve İran tarafından gelen Hint-Avrupa dilleri; sanırım Balkan üzerinden gelenler (Frigya, Yunanca, Ermenice?) daha baskın. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hint-Avrupa öncesi dönemin ne kadar sürdüğüyse bilinmiyor. Acaba bir dört bin yıl da bu dönem için düşünebilir miyiz? Tabii eğer tek bir dil ailesi vardıysa. Dört bin yıl geriye bizi neredeyse MÖ altı binlere götürecektir. Dilsel terra incognita. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hint-Avrupa dilleri konuşanlar dışarıdan gelmişler (ama bir teoriye göre de Hint-Avrupa dillerinin kökeni Anadolu). Aynı şekilde Altay/Türk dilleri konuşanlar da dışarıdan gelmiş. Ama burada yaşayanların olduğunu biliyoruz ve işte bu insanların ilk Anadoluları oluşturdukları ileri sürülüyor. Yani terra incognita’nın, bilinmeyen toprakların veya bilinmeyenin insanları. Bilinenlerden veya bilinebileceklerden kaçıp kimliği bilinmeyene bağlamak, dışarılı olmaktan ne kadar farklı bir yaklaşım? Ama tabii bir de şu var. Bu ilk Anadoluların bir kısmı bir süre sonra bu saydığım dilleri konuşuyor, kendilerini bu dillerin sunduklarıyla tanımlıyor. Benim anlamakta zorlandığım nokta, Anadoluları kullandıkları dillerden ayırmak nasıl mümkün olabiliyor? Ya da dışarıdan gelmiş bir Frig dili Anadolu’ya ait olmayabiliyor ama bir Anadolulu bu dili benimseyebiliyor. O benimsediğinde bu dilde Anadolulu olmuş olmuyor mu? Anadolu’nun yarısı Frigçe konuşunca hâlâ yabancı bir dilden mi bahsetmiş oluyoruz? Dolayısıyla, Türkler de Yunanlılar da dışarıdan geldi, biz hep buradaydık demek mi doğru, yoksa Türkler de Yunanlılar da ve diğerleri de Anadolulu demek mi doğru? Yani ayrımcılığı bir kenara bırakıp yerlileşme denen bir sürecin varlığını kabul etmek daha makul değil mi? &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-6518243673733579459?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/6518243673733579459/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/05/anadolunun-dilleri-ve-hint-avrupallar.html#comment-form' title='28 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/6518243673733579459'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/6518243673733579459'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/05/anadolunun-dilleri-ve-hint-avrupallar.html' title='Anadolu&apos;nun Dilleri ve Hint-Avrupalıları &lt;br&gt;&lt;br&gt;'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/S-pICQZj5BI/AAAAAAAAAmQ/_VewjKw36c0/s72-c/AnadoluDilleriSmall.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>28</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-5930895548949490575</id><published>2010-05-09T07:01:00.006+03:00</published><updated>2010-05-24T08:40:18.775+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Anadolu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Anadoluculuk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Anadolunun Türkleşmesi ve Türkçeleşmesi'/><title type='text'>Anadoluluk Söylemi ve Yerlilik</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/S-Y054ZyK4I/AAAAAAAAAmI/SSS0pgKZYNE/s1600/Antique_Map_Blaeu_AnatoliaMedium.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="307" src="http://2.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/S-Y054ZyK4I/AAAAAAAAAmI/SSS0pgKZYNE/s400/Antique_Map_Blaeu_AnatoliaMedium.jpg" tt="true" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://www.helmink.com/Antique_Map_Blaeu_Anatolia/"&gt;&lt;span style="font-size: xx-small;"&gt;www.helmink.com/Antique_Map_Blaeu_Anatolia/&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Nedense Orta Asya Türklerine takıldık kaldık. Bu topraklarda başka kültürler de bulunmuş. Bunları ne yapacağız? Bunlar hakkında da bir şeyler söylemek gerekmez mi? Yine Adsız’ın yorumlarından birine dönecek olursak, “Velhâsıl, anadoluya ordan burdan azınlıklar gelmiş zaman zaman, her gelen kendi "dil"ini benimsetmiş, olay bu, yoksa anadolu ne Türk'tür ne Yunan ne Ermeni... Anadolu, Anadolu'dur... ... Heredot meselâ, Ermenilerin anadoluya m.ö. 7. yy'da geldiklerini yazar, sonradan bölgeye dillerini benimsettiklerini anlatır... Anadoluda, Yunan nüfusu hiçbir zaman %1'i bile bulmamıştır, ancak anadolunun %75'i Yunanca konuşmaktaydı... Sadece "dil"i benimseme söz konusu, bunu iyi anlamak lazım, Anadolu'nun Yunanlılığı, Ermeniliği, Türklüğü kadardır...”&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Adsız’ın Anadoluluktan kastettiği genetik bir grup, çok büyük değişikliklere uğramadan binlerce yıldır varlığını sürdüren bir grup, bir topluluk. Ama genler bir topluluğu topluluk yapan unsurlar değil; yani ona “ruhunu” ya da karakterini kazandırmıyor. Belli bir çevreden bulunmak ve bu çevreye uyum sağlamak için geliştirilmiş veya bu çevrede yaşarken ortaya çıkmış, evrilmiş kültürler yapıyor bunu. Dolayısıyla, Anadoluluyuz derken bunu genetik boyutun dışında bir yerlere taşımak, Anadolulunun kültürü veya kültürleri üzerine de konuşmak gerekiyor. Bunun da yolu, bence, orijinal sayıları ne olmuş olursa olsun, geçmiş kültürler hakkında konuşmaktan, onları da benimsemekten, bu Anadolu’nun hiçbir zaman tamamı Yunanlı, Ermeni, Türk vb olmadıysa da, dönem dönem ve parça parça böyle Anadolular var olduğunu kabul etmekten geçiyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Aslında projenin özünde, Adsız’ın yaptığı gibi, “Biz Anadoluluyuz, bu kadar basit, zâten burdaydık, hâlâ buradayız ve burada olmaya devam edeceğiz, bize "sonradan geldiniz" diyenin de alnını karışlarız :)” şeklinde de ifade edilebilecek olan buralı olma arzusu var. Resmi tarihin Orta Asya söylemi, günümüz Türklerinin bu topraklara Orta Asya’dan geldiklerini, aslında oralı olduklarını ifade eden söylem, en basit tabirle artık yetersiz kalıyor. Kendisini buralı hissedenlere yeterli gelmiyor ki, resmi söylemi kabul ettiğimiz takdirde bile, bin yıl önce göç etmiş olanları artık yerli yapmak gerekiyor. Resmi söylemin en zayıf noktası da zaten burada beliriyor: Yerlileştirmiyor, sürekli dışarıda tutuyor, her ne kadar insanlar çoktan yerlileşmişlerse de. Bu eksikliğin yerini Anadoluluk diyeceğimiz söylem doldurmaya çalışıyor ama maalesef o da çok düzgün başaramıyor bu işi. Yerliliği yerleştirmeye çalışırken, bu sefer de daha önceki yerlilere cephe alıyor, Anadoluluğu bu şekliyle garip bir şeylere dönüştürüyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sanırım ilk yapılması gereken, Anadoluluk denen söylemin hangi sorunları çözmeye çalıştığı konusu üzerinde düşünmek olmalı. Bu söylem her şeyden önce bugün Türkiye Cumhuriyeti olarak adlandırılan topraklara bir kimlik, bir kişilik oluşturmak istiyor. Yani Anadolu dediğimiz yer aslında kabaca bugünün Türkiye Cumhuriyetine karşılık geliyor. Oysa aynı terim Orta Çağ’daki başlangıcından itibaren biraz daha farklı coğrafyalara karşılık gelmiş. İkincisi bu söylem yerlilik sorunuyla uğraşıyor; bu bahsettiğimiz ülkenin kendisini Türkler olarak adlandıran, böyle tanımlayan insanlarını yerlileştirmeye, buralı yapmaya çalışıyor. Üçüncüsüyse, bu aslında pek bir sorun değil, ya da artık olmamalı, ama ilk belirdiği tarihlerde içinde bulunduğu, muhtemelen aşağılık kompleksi olarak adlandırabileceğimiz bir nedenden ötürü, kendi başına, yani bu toprakların diğer kültürlerini dışlayarak, Türk-Müslüman kesimi batılılaştırmaya çalışıyor. Bu sonuncusunun artık günümüzde çok önemli olmadığı söylenebilir; bu doğru da olabilir. Ama Anadoluluk söylemi bu toprakları sadece kendisine mal etme, yani paylaşmama arzusundan bir türlü kurtulamıyor. Orta Asyalı halleriyle Türklerin bu toprakları kendilerine mal edemeyecek olmasına karşı geliştirilmiş bir çözüm olarak beliriyor Anadoluluk. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-5930895548949490575?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/5930895548949490575/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/05/anadoluluk-soylemi-ve-yerlilik.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/5930895548949490575'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/5930895548949490575'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/05/anadoluluk-soylemi-ve-yerlilik.html' title='&lt;center&gt;Anadoluluk Söylemi ve Yerlilik&lt;/center&gt;'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/S-Y054ZyK4I/AAAAAAAAAmI/SSS0pgKZYNE/s72-c/Antique_Map_Blaeu_AnatoliaMedium.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-7094092320009594312</id><published>2010-05-08T09:02:00.000+03:00</published><updated>2010-05-08T09:02:08.605+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='05Türkçenin Doğuşu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='05Türklüğün Doğuşu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='05Eski Türkler'/><title type='text'>Türkçe, Türklük ve Türkler</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kısa (veya uzun bilemeyeceğim) bir aradan sonra tekrar merhaba. Özel meseleler bir süre meşgul tuttu beni. Bir de sanırım bir süre hiçbir şey yazmak istemedim. Neyse. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yine Türklük, Türkçe ve Türk kavramlarıyla ilgili yoğun bir yorum trafiği olmuş. Sayın Adsız şöyle diyor. “Çuvaşlar Pre-Turkic” konuşmuş olabilir ama bu Türk olduklarını göstermez diyor  Viking olduklarını mı gösterir?” Biraz demagoji yapmış Adsız. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şöyle yazmışım: “Çuvaşlar ilk Türkçeyi konuşmuş ve hâlâ konuşuyor olabilir. Ama bu onların Türk olduklarını göstermiyor. Sanırım bu ayrımı kavramak epey zor geliyor. Bir dili konuşmak, bu dili adlandırmak ve bu dille bir toplumsal/siyasi/kültürel kimlik arasında ilişki kurmak birbirinden farklı süreçler. Birinin varlığını tespit etmemiz veya bir yerde bir dilin konuşuluyor olduğunu saptamamız diğer iki sürecin de çözüldüğü anlamına gelmiyor.”&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Evet, bu ayrımı anlamak zor geliyor çoğumuz için. Adsız’ın cevabıyla bunu bir kez daha görmüş olduk. Türkçeye dair bazı izler yakaladığımızda otomatikman Türklüğe dair de bazı izler yakaladığımızı düşünüyoruz. Bir türlü bu ikisini birbirinden ayıramıyoruz ya da ayrılabileceklerini düşünemiyoruz. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Adsız, “anlayamadığımız” meselenin Türkün bir etnik ad değil, 700’lü yıllarda ortaya çıkmış ve zamanla bir özel ada dönüşmüş bir sıfat olduğunu söylüyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Adsızın argümanı ilginç ama tamamen inandırıcı değil; en azından bu haliyle. Bu sıfat olduğunu ileri sürdüğü kelimenin bir de metin içinde ve ayrıca mümkünse söz konusu tarihsel bağlam içinde bu şekilde kullanıldığını göstermesi gerekiyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Elbette Türk kelimesi etnik bir ad olmamış olabilir. Ama tarihsel kaynaklar sonuçta birilerini tanımlamak için kullanılmış bir özel ada dönüştüğünü gösteriyor. Başlangıcı konusunda elimizde hiçbir şey yok. Dolayısıyla bu durumda söylediklerimiz makul varsayımlar olmanın ilerisine geçemiyor. Etimolojik tartışmalar da maalesef bu durumu değiştirmiyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yukarıdaki Viking meselesine dönecek olursak, benim üzerinde durmaya çalıştığım nokta bu konuya ilişkin genel yaklaşımdaki gariplik. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Çok fena şekilde dile takmış durumdayız. Oysa herhangi bir dilin belli bir dönemde var olduğunun gösterilmesi, o dili konuşanların kendilerine ne dediklerinin, kendilerini nasıl tanımladıklarının bilgisine ulaştırmıyor bizi. Şu anda bile İngilizce veya İspanyolca konuşan birden fazla topluluk var ve her biri farklı adlarla tanımlıyor kendisini.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Herhangi bir dilin konuşuluyor olması belli bir genetik yeteneğe veya özelliğe de işaret etmiyor ama nedense dille kimlik arasındaki ilişki genelde böyle tanımlanıyor. Herhangi biri Türkçe konuşabilir. Bu onu Türk yapar mı? Ancak kendisini bir Türk olarak görmeye başladığı andan itibaren bu kişiye Türk denebilir. Bu da çok farklı bir sürecin ortaya çıkmasını gerektiriyor. Hiç kimseye ana dilini neden konuşması gerektiği öğretilmez veya bu süreç herhangi bir dolduruş süreciyle birlikte gelmez. Ama ben kimim sorusu veya daha doğrusu diğerlerine göre ben kimim sorusu çok daha farklı bir sürece yol açar. Ve bu ikisinin arasında uzun bir süre olabilir. Birini istesek de istemesek de iki, üç yaşlarında edinmeye başlayabiliyoruz. Diğeri hiçbir zaman ortaya çıkmayabilir de. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Eğer bundan bir veya iki bin yıl önce birileri kendilerine Türk demişse veya birileri bazı insanları bu şekilde tanımlamışsa, Türk kelimesi etnik kimlik olsun olmasın veya etimolojik kariyerine böğürtlen anlamına gelen bir kelime olarak başlamış olsa bile, bu noktadan itibaren bir kimlik tanımlamak için kullanılan bir kelime olmuştur. Türk kelimesinin bugün bizim anladığımız anlamda bir etnik terim olarak yaşamına başlamamış olması pek de önemli bir nokta değil. Bir boy adı olarak da başlamış olabilir. Ya da bir konfederasyon. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir diğer önemli nokta da, bu terimin bu sürece, Türkçeyle veya Türkçe konuşulmasıyla bizim düşündüğümüz kadar güçlü bir ilişki içinde olmadan girmiş olma ihtimali. Bu ihtimalin kesinlikle söz konusu olmadığı gösterilemediği sürece, diğer tüm yaklaşımlar birer varsayım olarak kalacaktır.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu arada Adsız’a göre, “Günümüze ulaşabilmiş, en eski Türkic dilli yazıt, Altaylarda bulundu diye, Türklerin ve Türkçenin merkezi burası denemez...” &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Türkçenin merkezi burası olamayabilir ama Türklerin merkezinin burası olmuş olabileceği ileri sürülebilir. Türkçe ilk kez herhangi başka bir yerde konuşulmuş olabilir ama diğer yandan ilk kez çok farklı bir coğrafyada yazılmış olabilir ki, bu bize Türkçe yazan veya yazmak isteyen birilerinin ilk kez burada belirdiğini gösterecektir. Bu Türkçe yazıcılar ile genelde Türkçe konuşanlar arasında hiçbir farklılık görmeden aralarında özsel veya organik bir ilişki kurduğumuzda, bütün süreci bugünün etnik kalıplarına indirgemiş oluruz; oysa burada önemli bir değişiklik söz konusudur. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Türkçe ilk kez bu bölgede (yazıtların belirdiği coğrafyada) yazılmaya başlamıştır (en azından aksi gösterilene kadar). Birileri konuştukları dili veya konuştukları dillerden birini farklı bir boyuta taşımıştır. Bu ne anlama gelmektedir? Nasıl bir toplumsal ve kültürel değişime karşılık gelmektedir? Türklerin ortaya çıkışı bununla yakından ilgili midir? O güne kadar kendilerini bu şekilde tanımlama ihtiyacı bulmayan bir topluluk içinde bulunduğu koşulların etkisiyle böyle bir tanımlamaya ilk kez burada varmış olamaz mı? Ne de olsa kimlik dediğimiz şey kendi başımıza huzur içinde yaşarken ortaya çıkmıyor. Eğer bu huzursuzluk ortamı ilk kez belli bir bölgede ortaya çıkmış ve Türkçe konuşan bazı grupların kendilerini korumaya çalışmalarına yol açmışsa ve sonuçta yazıya da ilk kez bu amaçla başvurulmuşsa, burada farklı bir süreç vardır ve evet, Türkler ilk kez burada ortaya çıkmış olabilir. Çünkü o güne kadar böyle bir tanıma ihtiyaç duymamış olanlara Türk denemez. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Biz bugünden geriye bakarak bu insanları nasıl tanımlarsak tanımlayalım, önemli olan onların kendilerini nasıl gördükleridir. Eğer kendilerini böyle tanımlamadılarsa, onlara Türk diyemeyiz. En fazla daha sonra kendilerini Türk olarak tanımlayacakların ataları olabilirler. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-7094092320009594312?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/7094092320009594312/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/05/turkce-turkluk-ve-turkler.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/7094092320009594312'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/7094092320009594312'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/05/turkce-turkluk-ve-turkler.html' title='Türkçe, Türklük ve Türkler'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-8033343180097197311</id><published>2010-03-26T21:57:00.002+02:00</published><updated>2010-03-27T06:19:44.908+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='05Türklüğün Doğuşu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='05Türkleşme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Anadolunun Türkleşmesi ve Türkçeleşmesi'/><title type='text'>Türklük Değil Türkleşme</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu konuyla ilgili &lt;a href="http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/03/turkcenin-ilk-kez-konusulmas-ve.html"&gt;daha önceki yazımda&lt;/a&gt; Türkleşme adını verdiğim bir süreçten bahsettim. Birkaç şey daha söylemek istiyorum bu konuya ilişkin. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Konuşulan diller arasında görülen benzerlik zaman içinde, özellikle daha farklı bir dil konuşan bir düşmanın veya hasmın belirdiği durumlarda daha üst bir kimlik düşüncesine yol açabilir ve bu nokta bir ortak dilleşme sürecine girilebilir. Farklı Türkçeler de zamanla ve/veya zaman zaman Türkleşmelere yol açmış olabilir. Tabii bu arada başka dilleşmeler de söz konusu olmuş olabilir. Örneğin Türkmenleşme gibi bir süreçten de bahsedilebilir ama burada bir noktaya dikkat etmek gerekiyor. Her ne kadar her durumda son nokta yeni bir üst kimliğin ortaya çıkmasıysa da, sürecin başlatan koşullar farklı olabilir. İlla ki bir çatışma durumunun belirmesi gerekiyor ama bu belirdikten sonra birleştirici unsur dilsel benzerlik olabileceği gibi, kültürel veya dinsel ya da benzeri başka bir şey de olabilir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlk başta böyle bir Türkleşme var mı kesin bir şey söylemek zor. Türkler herhangi bir budun, yani boylar topluluğu olmuş olabilir. Ama Orhun Yazıtlarında, eğer Türklerle Oğuzları iki farklı grup kabul edeceksek, bu ikisini ortak bir kimlik altında bir araya getirme çabalarının olduğu görülüyor. Fakat bir süre sonra bunun tekrar ortadan kalktığı düşünülebilir. Bunun yerini daha farklı üst kimlik arayışlarının aldığını da söyleyebiliriz. Yani bu dönemde Türkleşmenin çok veya en azından birden fazla sayıdaki üst kimlik yaratılması süreçlerinden biri olduğunu söylemek daha uygun olabilir. Daha farklı bir süreç baskın çıkarak bugün Türkler yerine Oğuzlardan bahsediliyor da olabilirdi. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-8033343180097197311?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/8033343180097197311/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/03/turklesme-ust-kimlik-yaratma-sureci.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/8033343180097197311'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/8033343180097197311'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/03/turklesme-ust-kimlik-yaratma-sureci.html' title='Türklük Değil Türkleşme'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-3891135742888503016</id><published>2010-03-16T12:29:00.002+02:00</published><updated>2010-03-16T12:30:46.825+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='03Cilalı Taş Devri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='03Göbeklitepe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='03Neolitik'/><title type='text'>Göbeklitepe: Urfa'da Tarihöncesi (Radikal Gazetesi, 16.03.2010</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;İnsanoğlunun mağaralarda vahşi bir hayat sürdüğü sanılan yıllarda Harran'da yaşayanlar muhteşem bir tapınak inşa etti&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MEHMET ÖZDOĞAN &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;ŞANLIURFA- Göbeklitepe’de küçük bir arazisi olan Şavah amca, 1986 senesinde arazisini sürmeye başladığında, arkeoloji tarihinde bilinen her şeyi alt üst edeceğini bilmiyordu. O gün küçük bir heykel buldu. Bir süre elinde tutuktan sonra, Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’ne götürdü. Heykelin milattan önce 6-7 binlere ait olduğu belirlendi. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Aradan yıllar geçti. 1995 yılında Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Harald Hauptmann tarafından, Şanlıurfa Müze Müdürlüğü başkanlığında yüzey çalışmaları yapıldı, heykelin bulunduğu yerin birkaç metre ötesinde ‘bir şeyler’ vardı. 1996 yılından bu yana Alman arkeolog Klaus Schmidt önderliğinde sürdürülen kazılarda, her yıl birkaç yüzyıl geriye gidildi. Göbeklitepe’de bugün gelinen nokta büyüleyici. Şanlıurfa’nın 17 km doğusunda, bereketli Harran Ovası hilalinin tam göbeğinde dünyanın en eski tapınağı var; tam 12 bin yıllık.. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;2005 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca birinci derece sit alanı ilan edilen Göbeklitepe insanlarının Neolitik Dönem’de yaşadıkları tespit edildi. Neolotik Dönem Paleotik ve Mezolitik dönemlerden sonra gelen, ‘Yeni Taş’; en bilinen adıyla da ‘Cilalı Taş Devri’ne denk düşüyor. İnsanoğlu ilk kez bu dönemde doğa ile ilişkisini kendi lehine çevirdi avcılık, toplayıcılık ile birlikte tarıma geçti. Göbeklitepe, insanoğlunun ilk kez tarım yaptığı, deneme yanılma yoluyla arpa, buğday, mercimek türü ürünleri yetiştirmeye çalıştığı bir yer. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;strong&gt;Heykelcikler depolarda&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kazıda ortaya çıkan tapınak yapılarındaki kurt kafaları, yaban domuzları, leylek, tilki, ceylan, akrep, yılan ve kafası olmayan insan kabartması o dönem benimsenen inançla ilgili önemli bulguları oluşturuyor. Kazıdan çıkan heykelcikler, şimdilik Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’nin deposunda saklanıyor. Erkeklik organının abartılı tasvirleri ise, erkek egemenliğinin Cilalı Taş Devri’nde de var olduğunu düşündürüyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;strong&gt;Ne inanç belli, ne de kimlik &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;M.Ö. 10 bin yılına konumlanan tapınak, dairesel bir yapıya sahip. Harran Ovası’nı tepeden gören tapınağın bölgenin merkezi olduğu tahmin ediliyor. Ama sadece tahmin edilebiliyor, çünkü; eşi benzeri yok buradaki tarihin. Karşılaştırıp, yorumlayabilme şansı olmadığından ne o dönem benimsenen inancı tanımlayabilmek mümkün, ne de kimlerin yaşadığını. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu bilinmezliğin çözülmesi için her bilim dalından ekiplerin işbirliği içinde olması gerektiğini vurgulayan Harran Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Sabri Kürkçüoğlu çalışmaları şöyle anlatıyor: “Tapınak yapılarından sekizi gün yüzüne çıkarıldı; 16 yapı hâlâ toprak altında. Burada dünyada bilinen en eski heykel atölyesi de var. Aynı zamanda hayvanların evcilleştirildiği ilk dönemden bahsediyoruz. Göbeklitepe, arkeoloji alanında bir çığır açtı. Dünyadaki arkeologlardan bölgeye yönelik geniş bir ilgi var. Ancak Türkiye’de sadece stajyer öğrencilerin ilgisini çekiyor! İnsanoğlunun yerleşik yaşama geçişinde açlık korkusu ve korunma içgüdüsünün etkili olduğu bilinirdi. Ancak Göbeklitepe bu tabuyu yıktı. Artık dinsel inanışların da yerleşik yaşama geçiş de etkili olduğu ispatlanmış oldu.” &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;strong&gt;Turizmciler de yeni tanıyor&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bilinen en eski tapınak, M.Ö. 5 bin yılına tarihlenen Malta Adası’ndaki tapınak. Göbeklitepe, ondan 7 bin yıl daha eski! Arkeoloji tarihinin yeniden yazılmasına sebep olan Göbeklitepe’nin turizm pazarında neredeyse hiç yeri yok. Şanlıurfa Belediye Başkanı Ahmet Eşref Fakıbaba, basın ve turizm camiasından geniş katılım gören Şanlıurfa Kültür ve Turizm Tanıtım günlerinde Göbeklitepe’yle ilgili olarak yaşanan sıkıntıları anlattı: &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;“Buraya gelen turlar, önce turistlere bir sıra gecesi yaptırıp, bir de Balıklı Göl’ü gösterip turistleri götürüyorlar. Göbeklitepe’nin değeri paha biçilmez. Bir an önce ortak bir çalışmayla turizme kazandırılmalı.” &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şanlıurfa Valisi Nuri Okutan da, “Göbeklitepe, tüm dünya için oldukça önemli bir alan. Şanlıurfa’yı turizme kazandırma yolunda da en güvendiğimiz noktalardan biri olacak” dedi. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Toplantıda yer alan turizmciler, iki gün boyunca gördükleri karşısında hayrete düştüklerini gizlemeyerek aynı noktada birleşti: “Doğru bir tanıtım yolu izlenirse, Göbeklitepe’ye Avrupa’dan Amerika’dan turist yağar.” &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-3891135742888503016?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/3891135742888503016/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/03/gobeklitepe-urfada-tarihoncesi-radikal.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/3891135742888503016'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/3891135742888503016'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/03/gobeklitepe-urfada-tarihoncesi-radikal.html' title='Göbeklitepe: Urfa&apos;da Tarihöncesi (Radikal Gazetesi, 16.03.2010'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-4691667813692314719</id><published>2010-03-14T07:29:00.003+02:00</published><updated>2010-03-14T07:36:16.058+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='05Türkçenin Doğuşu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='05Türklüğün Doğuşu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='05Eski Türkler'/><title type='text'>Türkçenin İlk kez Konuşulması ve Türklerin İlk Kez Ortaya Çıkışı Üzerine</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/osmanlnn-kurulusu-semineri-iv.html?showComment=1267975805920#c5335553283913458448"&gt;Arka arkaya gelen bazı yorumlar &lt;/a&gt;üzerine tekrar bazı noktaları, en azından benim ne demeye çalıştığımı tekrar açıklığa kavuşturmak ihtiyacı belirdi&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Orta Asya’dan göç olmadı demek kolay değil. Çünkü tarihsel kayıtlar aksini söylüyor. Gelenler var. Ama bu gelenlerin sayısı ve geldikleri yerdeki insanların kaçta kaçını oluşturdukları veya ne kadarını yerinden ettikleri tartışılabilir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Türklerin anayurdu tartışmasıysa hepten zor. Adsız adı altında gelen yorumcunun arka arkaya bloga gönderdiği yorumlar daha çok Türkçenin anayurdundan bahsediyor. Türkçenin anayurdunun tespit edilmiş olması (ki bu anayurt pekâlâ Urallar, Hazar Denizi’nin kuzeyi olabilir; gayet makul bir görüş), Türklerin ilk kez nerede ortaya çıktığı sorusunu cevaplamıyor; sadece Türkçenin ilk kez nerede, hangi bölgede konuşulduğu sorusunu cevaplıyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Çuvaşlar ilk Türkçeyi konuşmuş ve hâlâ konuşuyor olabilir. Ama bu onların Türk olduklarını göstermiyor. Sanırım bu ayrımı kavramak epey zor geliyor. Bir dili konuşmak, bu dili adlandırmak ve bu dille bir toplumsal/siyasi/kültürel kimlik arasında ilişki kurmak birbirinden farklı süreçler. Birinin varlığını tespit etmemiz veya bir yerde bir dilin konuşuluyor olduğunu saptamamız diğer iki sürecin de çözüldüğü anlamına gelmiyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlk Çuvaşlar bu ilk Türkçeyi konuşurken kendilerini Türk olarak adlandırmamış olabilir. İlk Çuvaşlar bu konuştukları dile örneğin Çuvaşça demiş ve daha sonra aynı bu dili veya biraz benzerini konuşanlar ve kendilerini Türk olarak adlandıranlar da Türkçe demiş olabilir. Veya bazı Çuvaşlar biraz doğuya göç edip İran dilleri konuşan bazı gruplarla karışıp zaman içinde bu gruplara baskın çıkarak kendi dillerini kabul ettirmiş ve bu sırada da kendilerine Türk demeye başlamış olabilir. Böylece Türkçenin ortaya çıktığı yer örneğin Urallar olabilirken, Türklerin ortaya çıktığı yer daha farklı olabilir. Üstelik biraz daha ileri gidip tarihte birden fazla yerde ortaya çıkmış olabileceklerini de iddia edebiliriz ki, burada da durmayıp Oğuzların Türkleşmesi gibi bir durumdan bile bahsedilebileceğini ileri sürebiliriz. Tüm bunlar olurken genlerinse tamamen farklı buluşmalar yaşamakta olduklarını da bilmem söylemeye gerek var mı? &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Türklerin ortaya çıkmasını anlamaya çalışırken genellikle iki farklı seçeneğin söz konusu olduğunu dikkate almıyoruz: Bu “ilk” topluluk son derece ufak olmuş ya da birden fazla ufak topluluğun daha büyük bir siyasi kimlik altında bir araya gelmesiyle ortaya çıkmış olabilir. Aslında burada bir üçüncü seçenek daha var ki, o da dışarıdan bu ufak veya daha büyük topluluğu gözlemleyen ve hatta onunla ilişkide olan diğer toplulukların bu isim üzerinden çok sayıda başka grubu adlandırmış olabileceğidir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Türkçenin ortaya çıkışı elbette daha eski bir döneme aittir. Aynı dili konuşanları kapsayan bir kimlik düşünüldüğü kadar erken bir tarihte belirmiyor. Bu aynı dili konuşanlar kendilerini çok farklı şekillerde, örneğin bir klan örgütlenmesine karşılık gelen kimlikler kullanarak adlandırmış olabilir. Aynı dili konuşanlar ilk başta muhtemelen birbirlerine başka diller konuşanlardan daha yakın olacaklarından, ortak bir dil temelinde birleşme gereği de, en azından bu bahsettiğimi “ilk başta” olmayacaktır. Ancak başka diller konuşanlar belirmeye başladığında kendiliğinden bir ayrım ihtiyacı doğacaktır. Ama bu noktada bile bu ilk küçük grup kimliklerini kendi içinde eriten bir büyük kimlik hemen belirmeyecektir. Bu kimlik muhtemelen hâlâ daha geçici, ihtiyaç belirdiğinde kullanılan bir kimlik olacaktır. Dolayısıyla “Türklük” adını verdiğimiz çok daha kapsayıcı bir kimliğin belirmesi düşünülenden çok daha fazla zaman almış olabilir ki, bu yazarın fikri de, aksi gösterilene kadar daha çok bu yönde. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir de tüm bu süreçlere genler dâhil ediliyor ki, &lt;a href="http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/03/tekrar-genler-ve-turkluk.html"&gt;bu konuya daha önce başka bir yazıda&lt;/a&gt; girdim. Kısaca tekrarlayacak olursam, o “ilk topluluğun” genleri muhtemelen çok erken bir tarihte karışmaya başlıyor ki, Avrasya göçebelerinin arasında birkaç kuşak, kimisinde yedi kuşak, kadın alma geleneği olduğundan, en azından kadınlar arasında genetik çeşitliliğin daha fazla olduğunu düşünmek gerekiyor. Ama diğer yandan, çok büyük bir karışmanın da uzun süre boyunca olmadığı ihtimalini de düşünmek gerekiyor. Çünkü insanlar genelde muhafazakârdır. Türkçe konuşanlar eş ararken altı, yedi kuşak geriye gitmiş olsalar da, genellikle kendilerine yakın olanları, kendi dillerini konuşanları seçmiş olmaları daha muhtemel. Ama ara sıra ortaya çıkan klan ya da boy grupları ya da bunlardan geniş federasyonlar veya kağanlıklar sırasında, bazı topluluklar ilk başta kendi dilerine ek olarak ve daha sonra da sadece Türkçe konuşmaya başlamış olabilir. Bu durumda var olan genetik kompozisyona daha farklı genlerin karışması çok daha kolay olacaktır. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sonuçta, bir dilin ilk kez belirmesi, bu dilin adlandırılması ve bu dille herhangi bir siyasi/toplumsal/kültürel kimlik arasında bağlantı kurulması süreçlerini ve diğer yandan da genlerin yayılmasını, karışmasını birbirinden ayrı ama aralarındaki karşılıklı etkileşimleri görerek ele almak gerekiyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-4691667813692314719?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/4691667813692314719/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/03/turkcenin-ilk-kez-konusulmas-ve.html#comment-form' title='105 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/4691667813692314719'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/4691667813692314719'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/03/turkcenin-ilk-kez-konusulmas-ve.html' title='Türkçenin İlk kez Konuşulması ve Türklerin İlk Kez Ortaya Çıkışı Üzerine'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>105</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-7872130508837485002</id><published>2010-03-08T06:37:00.001+02:00</published><updated>2010-03-08T06:38:13.804+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Osmanlı ve Sufizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Osmanlı ve Din'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Osmanlı Tarihi'/><title type='text'>Dervişler, Anadolu, İslam ... yazısına gelen aşağıdaki yoruma cevap:</title><content type='html'>&lt;blockquote&gt;Tarihlerde ve diğer eserlerde (örn., menkıbeler) geçen sufi, derviş, abdal, kutb, şeyh, pir, veli, baba, dede, bacı, fakih, molla, hoca gibi unvanları olan dini önderlerin (Ede Bali, Ak Şemseddin, Molla Gürani, Molla Hüsrev, Şeyh Bedreddin, Hacı Bayram-ı Veli, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre, Ahmed Yesevi ve hatta Mevlana ile İbn-i Arabi de dahil, ve de tabii ki sayıları belirsiz daha niceleri) ne kadarı gerçektir? Gerçekten varolmuşlarsa bile, öyküleri ne kadar gerçektir? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii, tarihlerde ve diğer eserlerde söylediğin gibi Müslüman dini önderler ve/veya bunların öyküleri bu kadar çok geçtiğine göre, bunların ne kadar fazla bir miktarının kendisi ve/veya öyküsü hayal ürünü olursa olsun, o zamanlar Anadolu'da ve muhtemelen izleyen dönemlerde Rumeli'de Müslüman dini önderlerin görece çok olduğunu ve Osmanlı'nın ve hatta tarihteki diğer Anadolu Müslüman devlet ve beyliklerinin kuvvetli İslami (ortodoks ve/veya heterodoks) temelleri olduğunu söyleyebiliriz sanırım, yanılıyor muyum? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sence Osmanlı'da (hem üst sınıflarda hem de sıradan halk arasında) ortodoks yan mı ağır basıyordu heterodoks yan mı, ve bunlar tarih içinde nasıl bir gelişim gösterdi? Selçuklu'da (hem Anadolu hem de Büyük Selçuklu) ve diğer Anadolu Müslüman devlet ve beyliklerinde durum nasıldı?&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Bu insanlar ne kadar gerçek? Sanırım bu kişileri yaşamış, geçmişte var olmuş insanlar olarak ve diğer insanların gözünde ulaştıkları, onlar tarafından uygun görüldükleri tarihsel kişilikler olarak ayırmak gerekiyor. İkinci daha uydurma olabilir ama bunların hangisi daha gerçek? Muhtemelen tarihçilere göre birincisi ve genel kalabalığa göre de ikincisi daha gerçek olacaktır. Aynı şekilde öyküleri de, bunları gerçek kabul edenler için epey gerçektir. Ama tarihçilere veya diğer araştırmacılara göre, bu öykülerin bir kısmı sonradan uydurulmuş veya eklenmiş olabilir ya da bunların atfedildikleri kişilerle hiçbir ilgisi olmayabilir. Fakat zaten tarihin kendisi ne kadar gerçek? Meseleye tarih açısından bakınca bu ayrımı yapmanın pek bir anlamı yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhtemelen İslami yönleri çok daha güçlü. En azından İslam’ı o dönemin en önemli ideolojilerinden biri olarak benimsemiş durumdalar. Burada siyasi bir ideoloji olarak İslam ile ibadet edilen bir din olarak İslam’ı birbirinden ayırmak gerekiyor. Bence birinci daha geçerliydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üst sınıflardaki gelişim daha heterodokstan daha ortodoksa doğru. Sıradan Müslümanlar arasında da gelişim benzer şekilde gibi. Diğer dinlerin üyelerine gelince, bu konu hakkında pek bir şey söyleyemeyeceğim. Bu bölgedeki varlıkları daha eski olduklarından, muhtemelen daha kemikleşmiş bir ortodoksluğun yerleşmiş olduğunu söyleyebiliriz ama her dinde olduğu gibi bu diğer dinlerde de (Hıristiyanlık ve Yahudilik) zaman zaman çeşitli heterodoks akım veya girişimlerin ortaya çıktığı düşünülebilir, her ne kadar bunların etkisi muhtemelen daha az olmuşsa da. Sanırım bu dinlerin durumunda (tabii buna Müslümanlığı da ekleyebiliriz), modernitenin gelişinin çeşitli heterodoks yapılanmaların ortaya çıkmasına yol açtığı söylenebilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-7872130508837485002?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/7872130508837485002/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/03/dervisler-anadolu-islam-yazsna-gelen.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/7872130508837485002'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/7872130508837485002'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/03/dervisler-anadolu-islam-yazsna-gelen.html' title='Dervişler, Anadolu, İslam ... yazısına gelen aşağıdaki yoruma cevap:'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-3117462995082433385</id><published>2010-03-06T08:09:00.000+02:00</published><updated>2010-03-06T08:09:51.515+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Kalenderilik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Yesevilik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06İbn Arabi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Osmanlı ve Sufizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Osmanlı&apos;nın Kuruluşu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Mevlana'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06VahdetiMevcut'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Şeyh Bedreddin'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06VahdetiVücut'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Melametilik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Ede Bali'/><title type='text'>Dervişler, Anadolu ve İslam, Fanatizm ve heterodoksi, dini ile   Osmanlı’nın kuruluşunda sufi bağlantısı: Dervişler, heterodoks bağlantılar, ortodoks İslam.</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlk Osmanlılarla ilgili Sufi ve/veya derviş bağlantısının incelenmesi, böyle bir bağlantının olup olmadığının incelenmesi olarak anlaşılmamalı. Sufiler ve dervişler Osmanlı’nın ortaya çıkışında vardır. Bu bağlantıyla ilgili o kadar çok kanıt mevcuttur ki, bunun aksini iddia etmek olanaksızdır. Herşeyden önce Osmanlı tarihlerinin kendileri bu insanlarla ilgili çeşitli öykülerle doludur. Fakat daha da önemlisi Osman Bey zamanındaki Şeyh Ede Bali adındaki derviştir. Daha sonra Orhan Bey zamanında da derviş öyküleri mevcuttur. Dervişlere verilen yerlerden, onların tekkelerinden bahsedilir. 1400’lerde Şeyh Bedreddin vardır. Bir derviş grubu olan Rum Abdallarından bahsedilir. Gene dervişlikle ilgisi olduğu anlaşılan Rum Bacılarının adı geçer. Yeniçeriler ile Bektaşilik arasındaki ilişki vardır. Orhan’ın kardeşinin dervişliği seçerek sultanlıktan feragat ettiği anlatılır. En önemlisi de ilk en düzgün Osmanlı tarihini yazmış olan Aşık Paşazade’nin kendisi de bir derviştir ve derviş soyundan gelmektedir. Durum böyle olunca, konuşulması gerekenin bu ilişkinin gösterilmesi değil, ama ne anlama geldiğinin tartışılması olduğu görülür. Yani kimdi bu dervişler, ne istiyorlardı ve rolleri neydi? &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sanırım ilk önce ortodoks/heteredoks kelimelerinin nasıl tanımlandıklarına bakmamız gerekiyor. Bazı araştırmacılara göre heteredoks kelimesi batı dillerindeki heresi kelimesiyle eşanlamlı olup sapkın akım anlamına gelmektedir. Kimisine göre de (örneğin, Ahmet Yaşar Ocak), bu yanlış bir tanımdır. Ortodoksi, kabul edilmiş, sınırları belirlenmiş resmi anlayış anlamına gelir ve heteredoksi de bunun karşıtı olarak, ortodoksiye alternatif olanı, sınırları belirsiz ve kabul edilmemiş olanı temsil eder. Ortodoksi daha katıdır, heteredoksi ise daha yumuşak. A.Y.Ocak’a göre, ortodoks olan merkezi temsil ederken, heterodoks olan da çevredir. Burada bazı ayrıntılara dikkat etmek gerekmektedir. Birincisi, bu iki terim arasında çeşitli boyutlarda mevcut olan bir görelilik söz konusudur. Bir yandan bir tarafta ortodoks görüş olan diğer yanda heterodoks görüş olabilirken, diğer yandan heterodoks olan da, savunduğu görüş eninde sonunda belli sınırlara ve kalıba ulaşacağı için ortodoks olmaya mahkûmdur. İkincisi, ne kadar heteredoks sapkın akım anlamına gelmiyor desek de, ortodoks olanın açısından bakınca, onun dünyasına girince, heteredoks olan doğrudan sapmış olandır. Bu açıdan bakınca, heteredoksun anlamının sapkın veya farklı olduğu tartışması önemli değildir. Kültürel açıdan her iki anlamı da barındırmaktadır. Bunun yanında bir üçüncü noktaya daha dikkat çekmek gerekmektedir. Bu da heteredoks olanın bağdaştırmacı, senkretik yapısıdır. Belki de heteredoks olan ne kadar bağdaştırmacı bir yapı sergilediğine bakarak tanımlanmalıdır. Fakat burada da bir limit söz konusudur. Heteredoks kabul edilen tüm akımlar kendi içlerinde kendi ideolojilerinin izin verdikleri kadar bağdaştırıcıdırlar. Onların da doktrinleri vardır ve bu doktrinden ödün vermezler. Sonuç itibarıyla heteredoksluk ancak ortodoksun ortaya çıkmasıyla ortaya çıkan bir kavram. Ortodoksun ortodoksluğuna bir tepki olarak ortaya çıkar heteredoks akımlar, yoksa kendi içlerinde mutlak bağdaştırmacı bir zihniyete ulaştıkları için değil. İslamiyet’e ait heteredoks akımlar açısından baktığımızda, hem heteredoks hem de ortodoks olanın her ikisinin de Allah kavramından yola çıktıkları dikkate alınmalıdır. Bu anlamda tüm bu akımlar müslümandırlar, ama birçok diğer ayrıntı açısından çeşitli farklılıklar gösterebilirler. Bu arada konumuz açısından ortodoks olan, Ehl-i sünnet’dir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Peki, bu tür bir farklılaşma neden ortaya çıkıyor? Tanrı, dünya ve metin. Semavi bir tanrının ve öbür dünyanın varlığı en az iki şekilde karşılanabiliyor. Tanrı’ya ve öbür dünyaya ulaşmak için bu dünyayı reddet veya bu ikisine ulaşabilmen bu dünyada göstermiş olduğu doğru davranışa bağlı olsun. Metin, yani Kur’an, sünnet ve hadis, her metin ve anlatı gibi her iki yaklaşım açısından yorumlanmaya müsaittir. İslamiyetin ilk dönemi dünyayı sahiplenen tavrın baskın olduğu yıllardır. Bu evre, dinin kabul ettiği normların (şeriat) toplu ve dolayısıyla görünür bir şekilde uygulanmasının baskın olduğu bir dönemdir. Dinin özünün korunması, bireyin kişisel dini deneyimi olmasından daha önemlidir. Herşeye rağmen dünyayı reddetmek, çilecilik (zühdiyye) azınlıkta kalsa da kendisini gösterir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlk başta hâkim olan çilecilik şeklinin arkasındaki itici güç Allah korkusudur. Dünya ebedi kurtuluş için aşılması gereken bir engeldir. Dünyanın olumsuz bir şekilde tanımlanması çilecilikle bağdaştırılan uygulamaların öne çıkmasına neden olur. Dokuzuncu yüzyıl, dünyayı sahiplenenlerle reddedenler arasındaki ayrılığın olgunluğa ulaştığı dönemdir. Bir yandan topluluğa dayanan legal sistem üzerinde son düzeltmeler yapılırken, retçilik de tavakkül doktrinine ulaşmış, dünyanın olumsuz bir şekilde ifade edilmesinin yerini, Allah’ın olumlu bir şekilde ifade edilmesi almıştır. Sadece Allah’a dayanılmalıdır. Kimi yazarlara göre bu sufiliğin ilk evresidir ve Irak’da ortaya çıkmıştır (A.Y.Ocak), kimi yazarlara göre de (A.T. Karamustafa) sufilik tam bu noktada belirmiş, bireyci retçilikle toplumculuğun hukukçu dünyacılığının bir sentezini üretmiştir. Sentezi mümkün kılan, tevhidin yeni ve etkili bir yorumuna ulaşılmasıydı. Bu dünya/öbür dünya ikiliği yerini ilk önce Allah/Allah olmayana ve daha sonra da Allah’ın bu dünyada yarattığı her şeyin kabul edilmesine bırakır. Böylece dünyanın kendisi bireysel selametin ulaşılabileceği yer haline gelmiş olur. Bu yaklaşım kuramsal mükemmelliğine İbn Arabi’nin vahdet-i vücut öğretisiyle ulaşır. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Dokuzuncu yüzyıl aynı zamanda, İran’ın Horasan bölgesinde Melâmetiliğin ortaya çıktığı veya çıkmaya başladığı dönemdir. Aynı ikilem İran için de geçerlidir. Bir çilecilik akımı olan Kerâmiye bu bölgede baskındır. Yeterince gelişmiş, hângâh (tekke) adlı bir kurum ortaya çıkarmıştır. Kerâmiye kâr amaçlı yaşama, çalışmaya karşıdır ve karşısında Melâmetiliği bulur. Melâmetilik daha çok esnaf kökenli bir akımdır. Dünyayı sahiplenmektedir. Dinin bu dünyadaki bir yığın uğraştan biri olarak gösterilmesine karşıdır. Onun yerine tüm diğer uğraşlara yayılmalı, herbirinin parçası olmalıdır. Çilecilik yerine ilahi aşka ve cezbeye dayanmaktadır. Fakat birey dindarlığını göstermemelidir. Birey olumlu taraflarını saklamalı, olumsuz taraflarını göstermelidir ve dolayısıyla kınanmalıdır. Toplumsal yaşam reddedilmemelidir ve bu da, birey düzeyinde, bireyin kendi geçimini temin etmesi anlamına gelmekteydi. Tembellik ve dilenciliğe karşıydılar. Füttüvet örgütlenmesi bu akımın özelliği olur. Irak Sufiliği zamanla bu bölgeye girer ve her iki akımı da bünyesinde eritir. Keramiyelik zamanla yok olurkan, Melâmiyelik sufiliğin bir alt akımı durumuna ulaşır. Irak Sufiliği retçilik/sahiplenme ikiliğine kuramsal düzeyde bir çözüm sunarken, Melâmiyetçilik pratiğe dayalı bir çözümle ortaya çıkar. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Orta Asya Türk ve Türk/İran karışımı topluluklarının ilk kez karşılaştıkları bu Melâmetçilik akımıdır. Bu, İslamiyetle ilk karşılaşmaları değildir. Aralarına giren tasavvufi ilk akımdır ve adı da Yeseviliktir. Yesevi Türk’tür ve mâlemetidir. Henüz vahdet-vücut doktrini ve bir yere kadar tevhidin yeniden yorumlanışı da bu akımın parçası değildir. İlahi aşk ve cezbenin şamanilikle benzerlikleri de bu akımın tutunmasını kolaylaştırmış olabilir, ama aynı şekilde bu yörenin tüccarcılığı da göz önüne alınmalıdır. Bir süre sonra Horasan’da Kalenderilik akımı ortaya çıkar ve Kalenderiliğin Yesevilikle birleşmesi Haydarilik akımını doğurur. Kalenderiliği Melâmetilikten ayıran en önemli özellik, bu akımın toplum ve norm karşıtlığıdır. Antisosyal bireydir bu akım için önemli olan. Din ve toplumla ilgili tüm akımlara karşıdır. Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden kitleler tüm bu akımları da yanlarında getirir. Aynı dönem Sufiliğin en büyük isimlerinden Endülüslü İbn Arabi’nin de Anadolu’ya geldiği yıllardır (1202). Aynı yüzyıl Mevlana’nın, Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş’ın ortaya çıktıkları yıllardır. Tüm bunlar arasında çeşitli etkileşimler söz konusudur. Melâmetiliğe bağlı sufi akımları burada vahdet-i vücut düşüncesiyle tanışırlar. Kendisini ilk olarak dokuzuncu ve onuncu yüzyıda Hallâc-ı Mansur, Bistami gibi düşünürlerde belli eden bu doktrin İbn-i Arabi’nin ellerinde mükemmel bir sistem olur. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Çok kaba bir şekilde açıklamak gerekirse, bu öğreti tevhidden yola çıkar. Yani sadece Allah vardır, başka hiçbir şey yoktur. Gördüğümüz her şey Allah’ın cisim bulmasıdır. İbn-i Arabi yeterince karmaşık bir sistem üretmiştir. O yüzden sadece konumuzu ilgilendiren bu vahdet-i vücut ilkesiyle yetineceğiz. Ama, eğer bu dönemin entellektüel dünyasının anlaşılması gerekiyorsa, İbn-i Arabi’nin bilinmesi şarttır. Bu dünyayı geliştirmiş olduğu öğretisiyle derinden etkilemiştir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Vahdet-i Vücut, yüksek zümre Kalenderilik ve Mevlevilik tarafından sorunsuz bir şekilde hazmedilmiştir. Fakat popüler kalenderilik ve diğer popüler sufi akımları tarafından vahdet-i mevcut akımına dönüşmüştür. Bu da kabaca tüm evreni Allah yapan, herşeyin ve herkesin Allah olduğunu ileri süren akımdır. Bu öğreti ruh göçü, Allah’ın insan vücudunda şekil alması gibi diğer fikirlerle birleşince ortaya çok farklı, Anadolu’ya özgü, Ortodoks İslam’dan yeterince sapmış, küfür olarak kabul edilen sufi akımları ve derviş grupları çıkar. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Burada biran durup kutb anlayışını açıklamamız gerekiyor. Tasavvufun temel doktrini olan velayet teorisiyle ilgili çok önemli bir kavramdır bu. Kutb, bu evrenin yönetiminden sorumlu olan, onu Allah adına yöneten veliler piramidinin en tepesindeki kişidir. Kutb kavramı melâmetilikte ve bunun daha sonra ortaya çıkan Bayrami melâmetiliğinde daha ciddi bir boyuta ulaşır, hem maddi hem manevi, hem siyasi hem dini iktidarın şeyhte toplanmasını getirir. Bu da kendisini mehdicilik olarak gösterir. Bu akım Selçuklular’dan itibaren Anadolu’da ortaya çıkmış iktidarlar için önemli bir sorun olmuştur. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-3117462995082433385?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/3117462995082433385/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/03/dervisler-anadolu-ve-islam-fanatizm-ve.html#comment-form' title='16 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/3117462995082433385'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/3117462995082433385'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/03/dervisler-anadolu-ve-islam-fanatizm-ve.html' title='Dervişler, Anadolu ve İslam, Fanatizm ve heterodoksi, dini ile  &lt;br&gt; Osmanlı’nın kuruluşunda sufi bağlantısı: Dervişler, heterodoks bağlantılar, ortodoks İslam.'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>16</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-7088456331005936766</id><published>2010-03-03T07:06:00.000+02:00</published><updated>2010-03-03T07:06:43.828+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='05Türk Sözcüğü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Genler ve Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='05Orta Asya Türkleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='05Orta Asya Göçü'/><title type='text'>Tekrar Genler ve Türklük</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bloga gelen son yorumlardan anladığım kadarıyla genler konusu hâlâ kafa karıştırmaya devam ediyor. Sanırım bunun en önemli nedeni, genlerin etnik gruplar şeklinde düşünülüyor olması ya da her bir etnik gruba karşılık gelen genlerin olduğunun kabul edilmesi. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlk önce önemli bir hataya işaret ederek başlayayım. Anadolu’nun genetik kompozisyonunun %15’inin Asya kökenli genlerden geliyor olduğunu ileri sürmek, Anadolu’da yaşayan her bir insanın genlerinin %15’inin Asyalı genlerden oluştuğu anlamına gelmiyor. Özellikle mtDNA veya Y kromozomuna dayanan çalışmalardan bahsediliyorsa, böyle bir şey zaten mümkün değil. Bu genlerin seçilmesinin temel nedeni bölünmüyor olmaları. Dolayısıyla Asya kökenli Y kromozomu ya da daha doğru bir deyişle haplogrubu taşıyan birisi %100 bu haplogruptandır ve başka haplogruptan birisiyle evlenmesi onun oğlunun haplogrubunu değiştirmeyecektir; ama bölünebilen diğer genlerde değişikliklere elbette yol açacaktır. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Asya ve Avrupa kökenli ayırımı yaparken Ortadoğu esas alınıyor. İnsanların yayılması sırasında bir veya birkaç kol Ortadoğu’nun ve Doğu Afrika’nın doğusuna ve yine bir veya birkaç kol da Ortadoğu’nun batısına gittiğinden (ikinci durumda Orta Asya’dan batıya gidip oradan gerisin geri Anadolu’ya gelenler de olabilir), böyle bir terminoloji kullanılıyor. Ama bu terminolojinin içinde etnik gruplar yok. Defalarca söylediğim gibi, etnik gruplar kültürel icatlar, kurgular. Bunları herhangi bir haplogruba karşılık getirmek epey zor. Bir etnik grup birçok haplogrup içerebilir. Ama birçok haplogrup içerebileceği için, bu haplogrupları Türk haplogrupları ilan etmek de bir o kadar saçma.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Dolayısıyla bu Türk geni, şu bilmem ne geni demenin pek bir anlamı yok. Ancak göç yolları üzerine bir tartışma yürütülebilir. Yani herhangi bir bölgeden gelmiş olanların oranından bahsedilebilir. Orta Asya’dan derken yapılmaya çalışılan da bu. Bu gelenlerin arasında etnik gruplar nasıl dağılmıştı, hangi diller konuşuluyordu, hangi dinler baskındı gibi soruları haplogrup dağılımlarına bakarak belirlemek mümkün değil. Bugün Türkiye’de yaşayanların çok büyük bir kısmı kendilerini Türk, bundan daha büyük bir kısmı da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak adlandırıyor ama çok daha ufak kısmı Orta Asya kökenli haplogruplardan geliyor. Yani haplogruplarla seçilen etnik kimlikler arasında bir bağlantı olması gerekmiyor. Aynı haplogrupları taşıyan farklı etnik gruplar olabilir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Genetik karşılaştırmalarda yapılmaya çalışılan, en azından benim yapmaya çalıştığım, Türkiye’nin komşularıyla olan genetik yakınlık derecesini görmekti. Bu açıdan bakıldığında Türkiye en çok komşularına yakın. Bunların bir kademe dışındakilere daha az yakın ve bu böyle gidiyor. Bu şu anlama geliyor. Türkiye’nin genetik kompozisyonu ile komşularınınki birbirine çok benziyor. Yani bu toplulukların ortak genetik kökenleri var. Ama kendilerini bugün çok farklı tanımlıyorlar. Hatta birbirlerine düşman olduklarını bile söyleyebiliriz. Bu düşmanlıklar tamamen farklı kaynaklardan besleniyor; genetik yakınlıklarla ilgisi yok. Üstelik birbirlerine çok yakın olduklarının bilgisinin bu düşmanlıklar üzerinde önemli bir etkide bulunmadığını da söylemek mümkün. Yine de son kertede Türkiye’de yaşayan insanların genetik açıdan komşularına, örneğin Orta Asya’daki “soydaşlarından” daha yakın olduğunu söylemek mümkün. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Özetleyecek olursak, birileri Kongolularla aynı haplogrubu taşıyabilir ama bu, o kişinin kendisini Türk olarak adlandırmasını engellemeyecektir. Tabii siyahi olması maalesef kabul edilmesini engelleyecektir. Ama beyaz bir Filipinli rahatlıkla kendisini Türk olarak görebilir; genlerin bir insanın kendisini Türk olarak görmesiyle bir ilgisi yoktur. O yüzden de çok farklı haplogruplardan gelen insanlar kendilerini Türk görmektedir. Birileri kendilerine ilk defa Türk demiş kişilerin haplogrubuna ulaşmadığı sürece, “Türk” haplogrubunun ne olduğunu bilemeyeceğiz. Ama Türklük ya da Türk olma biçimleri tarih boyunca çeşitli değişiklikler gösterdiğinden, böyle bir haplogruba ulaşmanın da bir anlamı olmayacaktır. Üstelik bu aynı haplogruptan gelen başka dallar da Türklükle ilgisi olmayan çok farklı yönlere gitmiş olabilir. Ve daha da ilginci bu aynı haplogrubun öncesinde, yani birkaç on bin yıl öncesinde de, Türklükten eser olmayabilir. Bugün en fazla Türkiye’de yaşayan insanların haplogruplarından bahsedebiliriz ve bunların kökenleri de, Anadolu da dahil olmak üzere dünyanın çeşitli yerleridir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-7088456331005936766?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/7088456331005936766/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/03/tekrar-genler-ve-turkluk.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/7088456331005936766'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/7088456331005936766'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/03/tekrar-genler-ve-turkluk.html' title='Tekrar Genler ve Türklük'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-1294267509228543423</id><published>2010-03-02T15:18:00.000+02:00</published><updated>2010-03-02T15:18:32.770+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Osmanlı&apos;nın Kuruluşu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Kayı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Lindner'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Osmanlı Tarihi'/><title type='text'>Osmanlı'nın Kuruluşu Semineri VI - Osmanlı'nın Kuruluşu ve Lindner'in Tezi  Osmanlı Devleti Aşiretten mi Çıktı?</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlk örgütlenmeyi aşiret/göçebe söyleminin içinde kalarak açıklamaya çalışan ve bu alanda kendisine yer edinmiş olan diğer bir çalışma Paul Lindner’e aittir. Lindner’e göre Osman’ın yandaşlarını birleştirmek için kullanmış olduğu siyasi örgüt aşiret idi. Göçebeler veya yarı-göçebeler bu yörede zaten bir dağılma aşamasındaydılar. Ekonomik sıkıntılardan ötürü sadece hayvancılıkla geçinemiyorlardı. Bu arada Bizans köylüsünün de hoşnutsuzluğu mevcuttu. Osman’ın çevresinde bir grup oluşmaya başlamıştı. Osman aşiretini dışarıdan gelenlere de açmaya karar verir. Osman’ın çeşitli grupları bir araya getirmiş olması, kaynaklardaki öyküleri de göz önüne aldığımızda epey mümkün gözükmektedir. Fakat kaynaklarda dışarıdan katılıma açık olma temasının gözüktüğü yerlerde, bu katılımı mümkün kılan araçlardan biri dindir. Hıristiyanlarla beraber çalışmak, beraber girişimler organize etmek de vardır ama gerçekten “bizden” olmanın yolu din değiştirmektir. Dışarıdan katılıma açık olan dindir. Bir aşirete dahil olmak gözükmemektedir. Osman’a bağlı kişiler gözükmektedir, ama bu gene de bir aşirete dahil olmak anlamında değildir, ki Lindner’in aşirete katılmaktan ne kastettiği çok daha açık değildir. Görünüşe göre, aşirete dahil olmayı daha çok bir metafor olarak kullanmaktadır ve bu açıdan yaklaşınca bir örgüte dahil olma süreci gözükmektedir. Fakat daha sonra Osmanlı ve devlet olarak belirecek bu örgütün ilk başta ne olduğu belli değildir ki, aşiretin temel felsefesi aynı soydan gelmektir. Sadece oba kavram ve kurumunda aynı soydan olma kaygısı yoktur. Oba herşeyden önce farklı soylardan gelenlerin aynı ekonomik faaliyetten ötürü aynı mekânı paylaşmalarını sağlayan bir örgüttür ve bu yüzden de komşuya açıktır. Aşiret, kabile veya boy daha soyut bir kavram olup siyasi örgütlenmeyle ilgilidir. Bu siyasi örgütlenmenin temeli de aynı soya ait olmaktır. Bu tür siyasi örgütlenmenin temeli aynı sosyal gruba ait olmadır, yani itici güç toplumsaldır. Bireyin bir gruba ait olmasının nedeni toplumsaldır, başkalarıyla birlikte bir topluluk oluşturmasıdır. Sorulması gereken, Osman’ın bunu nasıl başardığıdır. Aşiretin ne olduğu bu göçebeler tarafından büyük olasılıkla yeterince net bir şekilde bilinmektedir. Yani Osman’ın kendi soyuna ait olmayanları kendisine dahil etmek için aynı soya dayanmayı getiren aşiret ideolojisini kullanması aslında epey zor. Yerleşmiş bir düzenin temel ilkesini değiştirmek sonuçta belli bir muhalefet doğuracak bir çabadır. Osman niye kendisine muhalefet yaratmak istemiş olsun; ki en büyük silahlarından biri, eğer böyle bir örgüt vardıysa, kendi aşiretidir. Fakat bu bir aşiret midir? Lindner bir aşiretin açılmasından bahsetmeden önce böyle bir aşiretin varlığını göstermek durumundadır. Bir örgütlenmenin olduğundan bahsedilebilir, ama bu bir aşiret midir? &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlk tarihlere bakıldığında, bu tür bir açılış ittifaklar şeklinde sunulmaktadır. Moğollara ait nöker kavramından bahsedilmektedir ki, böyle bir geleneğin Moğolların Anadolu’da bulunduğu dönemde kullanılmış olması mümkündür. Burada üç olasılık mevcuttur. Biri Osmanlıların Moğol kökenli olduğu. Bir zamanlar savunulmuş olan bu varsayıma artık çok fazla itibar edilmemektedir. İkincisi Osmanlıların bu yöreye son zamanlarda gelmiş ve bu yüzden de bu Moğol uygulamasıyla daha önceden tanışmış olması. Bu Osmanlıların ya Anadolu dışında ya da Anadolu’nun başka bu yöresinde bu gelenekle tanışmış olmalarını getirebilir. Üçüncü olasılıksa bu kurgunun, Moğol uygulamasıyla daha aşina olmuş tarihçiler tarafından daha sonra yaratılmış olduğudur. Bunlardan hangisi doğru olursa olsun, tarihçiler Osman’ın aşiretini açmış olduğu tezini kullanmamışlardır. Fakat böyle bir olasılık mevcut bile olsa, Lindner’in yapması gereken bu açılmanın hangi söylemle mümkün olabileceğini belirtmesidir. Akla daha yatkın gelen, ekonomik veya siyasi bir girişimin etrafında ittifak eden gruplardır. Bu yakınlaşmanın kökü oba kurumunda olabilir. Aynı ekonomik faaliyette bulunan farklı soydan gelen kişiler aynı mekânda buluşup yakınlaşmış olabilir. Hayvancılık iki tarafın da ilgilendiği bir uğraştır ama tarım/hayvancılık ekseninde bir buluşma ve kaynaşma olsa bile, ki bunun olmuş olabileceğini gösteren kanıtlar vardır, buradan bir başka düzeye geçmek gerekmektedir. Daha üst düzeyde olan bir ekonomik kaygı veya kazançta birleşmek. Osmanlı’nın ve yöredeki diğer grupların bazı ekonomik sorunlar yaşadıklarını göstren veriler bulunmaktadır. Bunun yanında Türkmen’in zaten alışmış olduğu ekonomik kazanç için birleşme geleneği zaten mevcuttur. Örnekleri Orta Asya’da fazlasıyla görülebilen bu gelenek, ekonomik kazanç için boyların karizmatik bir lider etrafında birleşmesi şeklinde olabileceği gibi, tüccar kent devletlerin göçebe gruplarıyla beraber ekonomik çıkarlarını korumak için beraber hareket etmeleri şeklinde de olabiliyordu. Bitinya’da her ikisi de vardır. Bu tür birleşmelerin bir vizyon şeklinde ortaya çıkmaları da gerekmemektedir. Arka arkaya gelen birbirinden farklı geçici ittifaklar, bir süre sonra Osmanlı’nın ilk grubunun ortaya çıkmasını getirmiş olabilir. Burada söz konusu olan dinamik ama raslantısal bir süreçtir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu anlamda Lindner’in yaklaşımı yerindedir ama kullanılması zor olan ve görece statik bir kurumu işin içine sokarak son anda yanlış bir yola girmektedir. Eğer bir birleşme olmuşsa, ki olduğunu gösteren veriler vardır, bu birleşme oba-budun ekseninde gerçekleşmiştir. Genelde boylar birliği anlamına gelen budun pratiği, Bitinya’da gerçek ve kalıcı bir budun yaratmıştır. Burada çeşitli etkenler aynı anda bir arada çalışmış olabilirler. Osmanlı ilk başta önemsiz ve güçsüzdür. Ne herkesle savaşacak ne de herkesi bir araya toplayacak güce sahiptir. Aşiretler yani boylar dünyasında yaşamamaktadır. Çok daha küçük ama fazla sayıda gruplardan oluşan bir dünyada olduğu anlaşılıyor. Hayvancılığın büyük çapta geçerli olduğu bir dünyada değildir. Aksinde çok daha uyanık ve politik olmasını gerektiren bir dünyadadır. Bu süreç ilk grubun ortaya çıkmasını veya hâlihazırda mevcut olan grubun büyümesini sağlamıştır. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-1294267509228543423?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/1294267509228543423/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/03/osmanlnn-kurulusu-semineri-vi-osmanlnn.html#comment-form' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/1294267509228543423'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/1294267509228543423'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/03/osmanlnn-kurulusu-semineri-vi-osmanlnn.html' title='Osmanlı&apos;nın Kuruluşu Semineri VI - Osmanlı&apos;nın Kuruluşu ve Lindner&apos;in Tezi &lt;br&gt; Osmanlı Devleti Aşiretten mi Çıktı?'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-3125417594509347784</id><published>2010-02-06T10:32:00.000+02:00</published><updated>2010-02-06T10:32:50.432+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Osmanlı&apos;nın Kuruluşu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Kayı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Köprülü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Oğuz Türkmen'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Osmanlı Tarihi'/><title type='text'>Osmanlı'nın Kuruluşu Semineri V - Osmanlı'nın Kuruluşu ve Köprülü'nün Tezi  Osmanlı Devleti Aşiretten mi Çıktı?</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Geçen hafta yağma ve Oğuz tezlerinin tartıştık. Konuyu toplayacak olursak, göçebe veya yarı-göçebe oldukları düşünülen bir Oğuz aşiretinin Anadolu’ya gelerek yeni bir devlet ve toplum kurduğunu iddia eden tezi tartıştık. Tartışmamızın sonunda da Osmanlıların kuruluşunda yağmanın, paralı askerliğin ve köle ticaretinin rolüne değindik. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Osmanlıların kuruluşuyla ilgili tartışmaları etkileyen en büyük sorun, bu konuyla ilgili kaynaklardan ciddi bir şekilde yoksun olmamız. Bu konuyla ilgili olarak Osmanlıların bize bıraktıkları kaynak veya kaynaklar yok. Aynı şekilde Bizans tarihçileri de 1300 yılı civarındaki Bafeus savaşına kadar Osmanlılardan bahsetmiyor. Osmanlılarla ilgili Osmanlıların ortaya çıkmasından yaklaşık bir yüzyıl sonra yazılmış kaynaklar da 1300 yılından önceki dönem hakkında hemen hemen hiçbir şey söylemiyor. Dolayısıyla söyleyebileceklerimizin büyük kısmı dolaylı yollardan elde edilen bilgileri Osmanlılara uygulayan yorumlardan oluşuyor. Yani “herhalde böyle oldu”dan daha ileriye şimdilik gidemiyoruz. Bu konuda bize epey yardımı dokunabileceğini düşündüğüm arkeolojiden de henüz fazla yararlanmış değiliz. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Osmanlılarla ilgili neredeyse tüm kaynakların 1300’den önceki dönem itibarıyla yeterince sessiz olması gene de bazı sonuşlar çıkartmamızı veya bazı varsayımlarda bulunmamızı sağlıyor. Bir kere Osmanlı’nın bu dönemde hiç kimsenin ilgisini çekmemiş olduğunu düşünebiliriz. Ortada Osmanlı adında önemli bir siyasi güç herhalde yoktu ki kaynaklar bu kadar sessiz. Ya çok ufak bir veya birkaç obadan ya da bir grup paralı askerden meydana geliyorlardı. Buraya gelişleriyle ilgili ciddi kabul edilecek anlatıların olmaması da, buraya gelişlerinin herkesin dikkatini çekecek kadar önemli olmadığını göstermektedir. Anadolu’daki kimi beyliklerin yaptıkları bir şekilde kayda geçirilmiş bulunmaktadır. Aydınoğullarıyla ilgili hem Bizans hem de Müslüman kaynakları mevcuttur. En azından köken olarak diğer beylikleri kurmuş kişiler hakkında görünüş itibarıyla nisbeten daha kesin bilgiler mevcut. Bu beyliklerin kurucularının arasında belli bir devlet geleneğini izleyenlerin, bu geleneği nasıl izledikleriyle ilgili bilgiler daha az destansıdır, daha az sonradan üretilmiş gözükmektedir. Bu da Osman’ın belli bir devlet geleneğini izlediği konusunda kuşkular yaratmaktadır. Osmanlı Beyliği temellerini atıktan sonra, özellikle Orhan zamanında hızlı bir devletleşme sürecine giriyor. Anadolu’nun diğer yöresinden alimler, siyasetçiler akın ediyor. Medreseler kuruluyor. Vergi toplanmaya başlanıyor. Deftere kaydetme geleneği ilk kez başlıyor. Yani bu dönemde Osmanlı dikkat çekiyor. Bu yeni gelişimden yararlanmak isteyenler toplanıyor, Osmanlı’nın adı arşivlere, yazışmalara girmeye başlıyor. Fakat Osmanlının bundan öncesi karanlık; önemsizler ve ilk başta yüksek bir başarı grafiği çizmelerinin arkasındaki en büyük neden de belki bu. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;******&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Burada bir dakika durup Köprülü’nün tezine çok kısaca değinebiliriz. Köprülü Osmanlı’nın Kayı grubundan olduğu iddiasını her zaman benimsemiştir, ama hiçbir zaman bir aşiretin bir devlet kurmuş olduğu düşüncesine katılmamıştır. Ona göre bu devleti kuranlar, Orta Asya’dan kalkıp hiçbir yere takılmadan Anadolu’nun Bitinya bölgesine yerleşen bir aşiret değildir. Kendisi aslında aşiret fikrine karşı değildir. Sadece bir aşiretin bir devlet kurmuş olması fikrine katılmamaktadır. Osmanlı’nın kuruluşu bir geleneğin, bir toplumsal evrimin devamı ve sonucudur. Devlet geleneği Selçukluların devamı, toplumsal evrim de Anadolu’daki Türk evrimidir. Bu tezin çalışması için Osmanlı’nın Anadolu’ya çok daha önce gelmesi gerekmektedir. Osmanlı’nın Anadolu’ya erken gelmiş olduğuna dair bir kanıt yoktur. Köprülü ve onu izleyen diğerleri Anadolu’daki Kayı adıyla ilgili bağlantılara dayanmaktadır. Kayı boyuna ait gruplar Anadolu’ya gerçekten de çok daha önce gelmiş olabilir. Fakat Osman’ın bir Kayı olduğunu gösteren kesin bir kanıt yoktur. Osman Kayı olmamış olabilir veya bir Kayı’ysa da çok daha sonra gelmiş olabilir. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Anadolu’daki toplumsal evrim ve devlet geleneğinle olan bağlantıya gelince, devlet geleneği konusunda ciddi bir sorun var. Eğer Osman çok daha önce gelmiş ve Anadolu’daki devlet geleneğinin parçası olmuşsa, bir şekilde bu devlet geleneğinin etkilerini bir yerlerde görmemiz gerekmektedir. Osman’ın 1300’den önceki dönemi karanlık değil, ama daha aydınlık olmalıydı. Orhan değil, ama Osman döneminde bazı gelişmeleri görmeliydik. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Toplumsal evrim konusuysa, bu kavramdan ne anlamamız gerektiğinin pek net olmadığı bir kavramdır. Kimin ve neyin evriminden bahsediyoruz?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;******&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Burada en önemli sorun, herkesin bir şekilde geçerli bir açıklama getirmeye çalıştığı sorun, Osmanlıların ilk başta nasıl örgütlendikleridir. Yani nasıl bir örgüt bu girişimi başlatmıştır? Köprülü örgüt sorununu bir önceki örgütün sürmesi olarak çözmektedir. Böylece örgütten önceki örgüt şeklinde upuzun bir zincir oluşturabiliriz. Çok fazla yeni oluşumların nasıl ortaya çıktıklarını açıklayan bir kuram değildir bu. Fakat tartışmayı daha farklı bir boyuta taşıyarak, Köprülü’nün kendisine ve içinde bulunduğu koşullara bakacak olursak, aslında mevcut kuramlara yeni-oluşum sokma kaygısıyla hareket ettiğini görürüz. İlginç bir şekilde Türklerin katkısını sokmaya çalışmaktadır ve bunun için daha farklı mekanizmalar üretmesi gerekmektedir ve üretir de. Fakat bu yeni-oluşumların mevcut sisteme nasıl dahil olacakları sorusunu, bir önceki yaklaşımın yanlış olduğunu göstererek yapar. Sonuç olarak Köprülü’nün öyküsünde bloklar halinde aynı zamanda hareket eden nispeten homojen gruplar vardır. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-3125417594509347784?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/3125417594509347784/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/02/osmanlnn-kurulusu-semineri-v-osmanlnn.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/3125417594509347784'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/3125417594509347784'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/02/osmanlnn-kurulusu-semineri-v-osmanlnn.html' title='Osmanlı&apos;nın Kuruluşu Semineri V - Osmanlı&apos;nın Kuruluşu ve Köprülü&apos;nün Tezi &lt;br&gt; Osmanlı Devleti Aşiretten mi Çıktı?'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-8617387496312976001</id><published>2010-01-30T07:02:00.000+02:00</published><updated>2010-01-30T07:02:38.320+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Osmanlı&apos;nın Kuruluşu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Kayı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Oğuz Türkmen'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Osmanlı Tarihi'/><title type='text'>Osmanlı'nın Kuruluşu Semineri IV - Oğuzlardan Türkmenlere  Anadolu'ya Türklerin Yerleşiminde Farklı Gelişim Çizgileri</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Konuyu daha fazla dağıtmadan ilk olarak Oğuz Türkmen karşıtlığına veya ilişkisine girelim. Her Oğuz Türkmen midir? Bu konuda kesin bir şey söylemek zor. Türkmen kelimesinin ne anlama geldiği ve nasıl ortaya çıktığı konusunda tartışmalar hâlâ sürüyor.Aslında sürmemesi gerekiyor diye düşünüyorum. Fakat günümüz araştırmacılarımızın bir kısmı ortaçağda bu konuyla ilgili olarak getirilmiş açıklamalardan tatmin olmamıştır. Genelde üç farklı anlamdan bahsetmek mümkün: Türke benzeyen, İslamı kabul etmiş Türkler ve en sonuncusu da Türk kelimesinin anlamını güçlendiren ek. Türkmen terimi gerçekten de daha çok İslam kültürünün sınırlarında kullanılan bir kelime. Pekâlâ Müslüman olmayan Türklerle Müslüman Türkleri ayırma anlamında kullanılmış olabilir. Buna benzer bir de Tacik kelimesi vardır: Müslüman İranlılar için kullanılmaktadır. Kaynaklar Türk kelimesini güçlendirme anlamında kullanıldığını belirtmiyor, ama bu da Müslümanlığı yeni kabul etmiş Türkler arasında, farklılıklarını belirtmek için kullanılmış olabilir. Gene Tatar kelimesi de Moğolluğu kabul etmiş olanlar için kullanılan bir kelimedir. Bu konuyla ilgili iki örnek olunca Türkmen kelimesinin de aynı kategoride bir sözcük olduğu aslında inandırıcı geliyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Türkmen kelimesinin kökeni ne olursa olsun, burada asıl önemli olan konu Türkçe konuşan grupların ve özellikle Oğuzların yüzlerce yıldır İran bölgesi olmuş bir yörede bulunmasıdır. Yaklaşık 700’lü yıllarda Oğuzlar Aral gölü civarına göç ederler. Göç etmelerinin nedeni eski bölgelerine başka göçebe grupların geliş olması ve dolayısıyla oradan ayrılmak zorunda kalmış olmalarıdır. Kentlerde İran dillerinin kültürü egemendir. Kırlara ise zamanla Türçe konuşan diller hâkim olur. Ortak bir yaşam oluşmaya başlar. Ne kadar ortak olduğu meçhul, ama Arap saldırıları başladığında İranlılar Türklerle birleşerek direnirler ve sonunda Türklerin İslama girişleri İran kültürleri kanalıyla olur. Birkaç yüzyıl sonra Anadolu’da tekrar edecek süreç ilk olarak bu yörede gerçekleşir. İran kültüründen daha az etkilenmiş veya hiç etkilenmemiş Türk grupları büyük ihtimalle vardı ama burada önemli olan ayrıntı, batıya doğru göç etmeye başlamış Türkçe konuşan gruplar arasında İranlaşmış gruplar olacağı gibi Türkleşmiş İranlıların da bulunuyor olma olasılığıdır. Yani göçebe gruplar bir yandan Azerbaycan’ın ve Anadolu’nun otlaklarına göç ederken, büyük olasılıkla yerleşik Horasan ve Türkistan grupları da aynı yörelerin kentlerine göç ediyordu. Sonuç olarak bir göçten bahsedilecekse, bu göçü homojen değil ama daha karışık bir göç olarak görmek gerekiyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Burada Oğuzlara kısa bir ara verip Selçuklulara bakalım. Türkçe konuşan grupların İslam dünyasına gelişleri ilk başta köleler, paralı askerler ve köle askerler olarak gerçekleşiyor. Eldeki veriler bunu gösteriyor. Örneğin, Gaznelilerin bugünün Afganistanında ortaya çıkması köle olarak bu yöreye gelen bir Türkün gayet başarılı bir şekilde yükselerek kendi devletini kurması şeklinde gerçekleşmiştir. Selçuklunun durumu daha farklı. Selçuk müslüman olmuş ama Oğuz yabgusunun hizmetinde kalmış bir komutan, bir asker. Ortaya çıkan bir anlaşmazlıktan ötürü Oğuz ilini terkediyor, kendi grubunu veya boyunu alıp İslam dünyasına göç ediyor. Selçuklunun öyküsü etnik kimliğini dayatmaya çalışan bir grubun hikâyesinden çok, kendi iktidar alanına sahip olma çabası olarak gözüküyor. Selçuklunun farklılığı, örneğin Karahanlıyla karşılaştırıldığında görülüyor. Karahanlı kendisini Orhun Türklerinin devamı olarak görüyor ve kendisini bu, asil olarak kabul edilen geleneğe bağlıyor. Selçuklunun konumu daha çok paralı askerlerinkine benziyor. Hiçbir şekilde kendisini soylu bir Türk geleneğine bağlama çabasında değil. Muhtemelen bunun gerçekleşme ihtimali de az. İran’a giriyor, iktidarı ele geçiriyor ve kendi devletini kuruyor. Karahanlı’da Türk edebiyatı gelişirken, Selçuklu Fars edebiyatına ve kültürüne bağlanıyor. Bu anlamda Anadolu bir Türk ili yerine bir İslam/Fars diyarı oluyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Burada dikkat çeken durum, bir yerine birden fazla gelişimin söz konusu olmuş olabileceği veya olduğu. Genel yaklaşım, Köktürkler’den başlayıp Osman Gazi’ye kadar ulaşan tek bir evrim çizgisi çizmektir. Aksine belli bir tarihte başlayıp belli bir tarihte sona eren çeşitli evrim çizgileri mevcut gibi. Bir çizgi Gazneliye gidiyor ve orada bitiyor. Belki Hindistan’da devam ediyor. Diğer bir çizgi bugünün Özbekistan’ında kalıyor. Selçuklu ise İran’da başlayıp Anadolu’da bitiyor. Osmanlı ise Selçuklunun dışında oraya çıkmış bir çizgi bence. Örneğin Germiyan ve onu izlemiş olan Saruhan, Aydın gibi beyliklerde Selçuklunun devamı görülebilir. Her ne kadar Selçuklunun bir uç beyliği olduğu iddia edilse de, Osmanlı’nınki daha kendi başına doğmuş bir gelişim çizgisi gibi gözüküyor. Peki, bu çizginin başlangıcı nerede? Yerleşmiş oldukları Bitinya’da mı, yoksa daha farklı bir yerde, örneğin Azerbaycan veya Horasan’da mı? &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Osman’ın grubunun Kayı boyuna ait olduğu iddiası Osmanlı tarihlerinde geç belirmiş bir kurgudur. Paralı asker veya gazi kurgusu daha erken ortaya çıkmaktadır. Bunlardan hangisi geçerli? İkinci bir soru da Osmanlıların ne kadar göçebe oldukları sorusu. Osmanlıların yarı göçebe oldukları gözüküyor. Yani sıcaklar bastırdığında yaylaya göçüyorlar. Belli bir bölgeleri var ve ikisi arasında gidip geliyorlar. Sadece çadırlarında mı yaşıyorlardı bilemiyoruz. Bazı kaynaklarda tarım da yaptıkları konusunda bazı ipuçları var. Herhangi bir isim yok. Birisine bağlı gözükmüyorlar. Kendi başlarına çok ufak bir grup oldukları izlenimi hâkim kaynaklarda. Açıkçası bir boy ilişkisi fikri alınmıyor kaynaklardan. Osman ilk fetih dalgasından sonra Yenişehir’e yerleşiyor ve gazilerini evlere yerleştiriyor. Fetihlerden sonra göç hikâyeleri de pek yok. Tüm bunlardan yola çıkarak bir göçebe grubundan bahsetmek zor. Oğuz oldukları iddiası da sadece böyle bir iddiadan bahsedilmiş olduğu için var. Kullandıkları dil, eğer ilk tarihleri yazanların dili idiyse, Farsça kelimelerle karışmış bir Türkçe. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-8617387496312976001?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/8617387496312976001/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/osmanlnn-kurulusu-semineri-iv.html#comment-form' title='67 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/8617387496312976001'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/8617387496312976001'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/osmanlnn-kurulusu-semineri-iv.html' title='Osmanlı&apos;nın Kuruluşu Semineri IV - Oğuzlardan Türkmenlere &lt;br&gt; Anadolu&apos;ya Türklerin Yerleşiminde Farklı Gelişim Çizgileri'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>67</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-1168804712868476932</id><published>2010-01-27T08:32:00.000+02:00</published><updated>2010-01-27T08:32:41.738+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='03Şamancılık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Pastoralizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='02Kültürel Evrim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='02Kültür ve İletişim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='05Altaylar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Din'/><title type='text'>Burası ve Ötesi Semineri: Orta Asya'da Erken Göçebelik Döneminde Dinsellik  Dişilden Erile Geçiş</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Altay bölgesinde ilk Türk toplulukları ortaya çıkana kadar geçen süreç kabaca belli bir simgesel dünyadan başka bir simgesel dünyaya geçiş sürecidir. Her ne kadar genel eğilim bu bölgeye ait toplulukların dinsel dünyalarını Şamanlıkla ilişkilendirmek, hatta bir şaman dini icat etme yönündeyse de, bundan daha karmaşık bir durum söz konusudur. Her şeyden önce Şamanlığın ne zaman ilk kez belirdiği hâlâ yanıtlanamamış bir sorudur. Şamanlıkla ilişkilendirilen birçok unsur Erken Göçebelik döneminde gözükse de, bir Şamanlık kurumu veya pratiği bu dönemde gözükmemektedir. Şamanlıkla ilgili ilk kanıtlar Türk Kağanlığı döneminde belirmeye başlamaktadır ki burada durum çok net değildir. Bu Şamanlığın daha önce var olmadığını göstermese de, en azından çok farklı biçimde var olmuş olduğu ihtimaline işaret edebilmektedir. Fakat bu konuya daha fazla girmeden önce, başka ayrıntıları konuşmamız gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Erken göçebelik döneminde simgesel sistemin önemli özelliklerinden biri tüm sisteme hâkim dişil karakterdir. Öte dünyanın bizim dinsel olarak tanımlayacağımız unsurlarının hemen hepsi dişil olarak tasvir edilmektedir. Yaşam ve ölümün kaynağı da ortaktır ve dişildir. Burada illa ki bu unsurların tanrıçalar şeklinde ifade edilmiş olduklarını düşünmek zorunda değiliz. Örneğin, doğaüstü güce atfedilmek istenen güç eğer uçmakla ilgiliyse, muhtemelen bir kuş veya kuş tanrı veya tanrıça düşünülecektir. Eğer refahın kaynağı olarak sığırlar görülüyorsa, doğaüstü güçlerle sığırlar arasında bir ilişki görülecektir. Eğer ifade edilmek istenen ele avuca gelmeyen, sürekli hareket halinde bir şeyse veya dokunduğu her şeyi yok ediyorsa, burada belki ateş düşünülecektir. Veya insanların ortak bir şey çevresinde toplanması ifade edilecekse, burada yine ateş düşünülebilir veya bu gibi toplanmalardan ötürü ateş önemli bir rol kazanabilir. Buna benzer duruma bazı günümüz Sibirya topluluklarında rastlıyoruz. Örneğin Ketlerde bokam adını verdikleri bir ateş ana vardır. Yemek yerken ateş ana da beslenir, ondan sanki büyük anneymiş gibi bahsedilir. Kamp yeri değişince özel bir kutuda nakledilir ve yeni kamp yerinde diğer üyelere dağıtılır. Ateş dişil kabul edilir ve bu duruma diğer Sibirya gruplarında da rastlanır (Altay, Shors, Khanty, Evenk, Ngansan). Aileyi ve ocağı koruyan ruhların Şamanlık öncesine ait olduğu düşünülmektedir. Ocak ateşi ailenin koruyucusunun ve klan anasının var olduğu yer olarak düşünülür. Ruhun ruhlar diyarından canlı insanlar diyarına geçişinin gerçekleştiği yer olarak kabul edilir. Ruhlar diyarından gelerek çadırın ateş deliğinden veya bacasından giren ruh, kadının rahmine yerleşir. Ateş öte dünyaya geçişin gerçekleştiği yerdir. Ocak ateşi klan dışından olana verilemez. Ateş bir yerden diğer bir yere çadırın kadını tarafından taşınır. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ocak ateşinin dişilliği bazı topluluklarda kaybolmuş olabilir. Örneğin, Daur Moğollarında bunun eril bir karakter kazandığı görülse de, daha dikkatli incelendiğinde ana ateş ruhunun hâlâ dişil karakterde olduğu anlaşılır (170). &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Çok daha erken bir tarihte pastoral Orta Asya kuşağının dışına atıldıklarından kuzey Sibirya gruplarında daha erken döneme ait izlerin hâlâ var olduğu düşünülmektedir. Bu gruplar avcı-balıkçı yaşam tarzlarının korumayı başarmışlardır ve bununla birlikte gelen simgesel dünyalarını. Bu dünyanın neredeyse tamamen dişil unsur ve özelliklerle kaplı olduğunu görüyoruz. Ocak ateşi kültü yanında nehir ruhları da dişildir ve Türkçe konuşan gruplar da dahil olmak üzere Sibirya’nın bu bölgesinde ölümün temsilinde kullanılan simge nehirlerdir. Nehirler güneyden kuzeye akar ve kuzey ölüler diyarıdır. Tehlike kuzeydedir. Örneğin Yenisey nehri Büyük Ana, kollarıysa daha alt düzeydeki analar veya büyük analardır. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ağaçlar da dişildir ve yerle semayı birleştiren bir unsur olarak görülürler. Her ne kadar Semavi Ağaç Gök tanrısı Es ile ilişkilendirilirse de, ağacın kendisi dişil karakterdedir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu arada olağanüstü yeteneklere sahip bir varlık olan kaigus da dişil karakterdedir. Aynı zamanda sincaplarla samurların anası olan kaigus hem hayvan hem de insan biçimine bürünebiliyordu. Burada hem hayvanlarla insanlar arasında gidip gelmeye izin veren bir inanç görüyoruz, hem de burada da dönüşüm fikri karşımıza çıkıyor. Kaigus kadın biçimini aldığında avcılarla yatarak onların başarılı olmasını da sağlamaktadır. Kaigusla olan ilişkinin bozulmaması için avcının eşinin gerekli arınma ayinlerini yerine getirmesi gerekmektedir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yine burada ilginç bir ayrıntı Ket ayı kültünde de dişil karakter söz konusu olmasıdır. Hem Hayvan Ana’dır hem de hayvanların anasıdır. Ayının aynı anda yeniden beden bulmuş bir akraba olduğuna ve bir avcı bir ayı öldürdüğünde bu akrabanın yeniden doğmak için serbest kaldığına inanılırdı. Bir kez daha ölümle yaşamın aynı yerden kaynaklanması, ikisi arasındaki süreklilik. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu arada ayı üzerine biraz daha konuşacak olursak, örneğin Evenk grubuna baktığımızda, ateşi ve alet kullanımını, aletleri getirenin ayı olduğunu görürüz ama ayı bunları tüm kabileye değil, kadına verir. Ayının korkusuzluğu, yok ediciliği de dişil karakterde ifade edilir. Ayının bu yanını, yaşayanların ruhlarını yiyerek tüketen dişil Khosedam temsil eder ama bunu yaparken Khosedam aynı zamanda yeniden doğuşta katalizatör görevi görmektedir. Burada avcı toplayıcı yaşam biçiminin uyumun ve dengenin korunması ilkesini görebiliriz. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Dağlara gelince, her ne kadar erille dişil arasında değişse de, dağların efendisi ilk zamanlarda çıplak dişidir. Geceleri avcıya yaklaşır ve onunla yatar. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Fakat burada ölümle yaşam arasındaki ilişki de eril ve dişil sistemlerde birbirine zıt biçimlerde ifade edilmiş olabilir. Örneğin, ocak ateşi kültünden daha geç bir dönemde belirmiş olduğu düşünülen insanbiçimci eril atalar kültü ölülerin ruhlarını tehlikeli ve canlıların diyarından atılması gereken şeyler olarak görürken, hayvanbiçimci dişil ocak ateşi kültü bu iki diyar arasında bir süreklilik görür ki dişil simgenin veya kadının hem doğumun hem de ölümün kaynağı olarak görülmesinin nedeni bu olabilir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu dişil sistemler günümüze saf halleriyle ulaşmamıştır. Ya arka planda kalarak önemlerini yitirmişlerdir ya da eril sistemlerle bir aradadırlar. Eril sistemlere geçişte bir ikiye ayrılma, deminden beri bahsettiğimiz süreklilik ve dönüşüm fikrinin ya ortadan kaybolması ya da erilin üstte dişilin alt düzeyde konumlandırdığı bir hiyerarşik yapıda yeniden tanımlanmasını getirmiştir. Ulaşılan sentezler daha eşit düzeyde paylaşım biçiminde de ortaya çıkabilirler ama neticede tüm bu sistemlerde söz konusu olan değişen toplumsal ve siyasi dengelerin çeşitli düzeylerde ve en başta da cinsel düzeyde ifade edilmesidir. Örneğin, dağ kültünde dağ ruhu dişil karakterini korurken dağın kutsallığını kullanım hakkı sadece erkeklerin olabilmektedir. Kaigus kadın biçimini alarak avcıyla yatarken bu ilişkinin bozulmasını sağlayacak yanlışların kaynağı kadın olabilmektedir. Kadınla erkek arasındaki mücadele çeşitli iktidar ve üretim alanlarından kadının uzaklaşmasını getirmektedir. Yine ilginç bir örnek şamanın davulu kutsal dağdaki ağaçtan yapılırken veya kullanılan deri geyikten gelirken, Şamanlığın sadece erkeğe özgü bir pratiğe dönüştürülebilmesi ama bir şekilde kadın şamanlar olacaksa, bunun ancak göğe çıkmayı gerektirmeyen ilişkilerde mümkün olmasıdır. Yerle gök birbirinden ayrılırken yer ve kadın genellikle ölümle ve/veya daha az kutsal olanla ilişkilendirilebiliyor. Fakat en önemlisi ölümle yaşam arasındaki ilişki kopartılır. Bu cinsel streslerin tamamen kalktığı topluluklar tabii ki mümkün ama Sibirya’nın avcı-toplayıcı kökenli pastoral topluluklarının büyük kısmında bu streslerin görüldüğü kabul edilmektedir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu dönemde (tunç dönemine geçiş) gerçekleşen önemli bir değişiklik de ölümle ilgili ayinlerin ve ayin yerlerinin nehirle ilişkilendirilmesinin sona ermesi, ilişkilendirilmenin dağlarla çevrili vadilere yönelmesidir. Geçiş nehirlerden doğuya doğru olmaya başlar. Burada öte dünyaya geçişin daha geniş bir ölçekte yeniden tanımlandığını görürüz. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-1168804712868476932?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/1168804712868476932/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/buras-ve-otesi-semineri-orta-asyada.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/1168804712868476932'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/1168804712868476932'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/buras-ve-otesi-semineri-orta-asyada.html' title='Burası ve Ötesi Semineri: Orta Asya&apos;da Erken Göçebelik Döneminde Dinsellik &lt;br&gt; Dişilden Erile Geçiş'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-4752465845487543569</id><published>2010-01-23T08:54:00.000+02:00</published><updated>2010-01-23T08:54:28.710+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Osmanlı&apos;nın Kuruluşu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Oğuz Türkmen'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Osmanlı Tarihi'/><title type='text'>Osmanlı'nın Kuruluşu Semineri III - Anadolu'ya Gelen Oğuzlar?</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Osmanlıların nasıl ortaya çıktıklarını açıklayan çeşitli kuramlar bulunmaktadır. Bu kuramların ortak sorunlarından biri, daha öncede bahsetmiş olduğumuz gibi, Osmanlıların kendilerinin yazılı hiçbir şey bırakmamış olmasıdır. Yaklaşık bir yüzyıl sonra ilk yazılı belgeler ortaya çıkmaya başlamıştır. Fakat büyük ihtimalle söze dayanan bir gelenek mevcuttu ve gene büyük ihtimalle ilk tarihçilerin yararlandıkları ana kaynak veya kaynaklar bu sözel geleneklerdi. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Dolayısıyla Osmanlıların kuruluş evresiyle ilgili kuramlar söz konusu olduğunda epey boş bir alan bulunmaktadır. Çeşitli varsayımlar ortaya atılabilir. Bu varsayımlar son yüzyıl boyunca ortaya çıkmış sözde gerçeklere bir parça uyumlu gözüktükleri sürece çok fazla bir sorun yoktur. Yani ortada bu dönemle ilgili birincil kaynaklar bulunmamasına rağmen, neredeyse birincil kaynak olarak hareket eden seksen veya yüz yıllık, uzun süredir söylenmiş oldukları için kanıtlanmış gerçekler muamelesi gören bir birikim mevcuttur. Kanıtlanmış gerçek muamelesi gören konulardan birisi Oğuz ilişkisidir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kimdir bu Oğuzlar? Türkmen terimiyle aynı anlamı mı taşımaktadır? Yoksa Türkmen Oğuz’un bir çeşidi midir? Eğer Anadolu’ya Oğuzlar gelmişse biz nasıl Türk olduk? Yoksa Oğuz, Türk demenin başka bir şekli mi? Kaç tane Oğuz geldi? O sırada Anadolu’da bulunanlara ne oldu? &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Anadolu’ya sadece Oğuzların geldiği, burada kurulmuş olan devletleri ve de toplumları sadece Oğuzların kurmuş olduğu bazı tarihçiler için bir mutlak doğrudur. Geri kalanların büyük kısmı için de çok fazla kurcalanmayan bir konudur. Örneğin Mevlana bu coğrafyanın o dönemde yetiştirmiş olduğu en büyük kişiliklerden biridir ve nedense bu kişinin Oğuz olmadığı konusu çok fazla kurcalanmaz. Bu kişi o dönem Anadolu kültürünü derinden etkilemiştir ve hâlâ da etkilemektedir. Kendisi dokuz yaşında Anadolu’ya Horasan’ın veya Afganistan’ın Belh kentinden gelmiştir. Bence Anadolu’ludur, ama gelirken ailesi kanalıyla taşınmış bir kültür mevcuttur. Bu kültürü Anadolu’da bu dönemde yaşanmış gelişmenin neresine ve nasıl yerleştirmeliyiz? Mevlana Farsça konuşuyordu, Türkleri (büyük ihtimalle göçebe Türkmenleri kastetmişti) pek sevmiyordu. Sonuçta Oğuz olmayan bir unsurdu. Tek örnek miydi? Yoksa başka örneklerde var mıydı? Varsa, o zaman başkalarının da gelmiş olmasını kabul etmemiz gerekmez mi? Karamanlılar Konya’yı ele geçirdiklerinde, Konya’daki devlet kurumunda hâkim olan dillerin Arapça ve Farsça olmasından rahatsız olduklarını biliyoruz. Bunu nasıl yorumlamamız gerekiyor. Oğuzların Kınık boyundan geldiğini kabul ettiğimiz Selçuklular demek ki çok fazla Türkçe kullanma yanlısı değildi. Bu durumda Anadolu’ya ya da en azından Konya’ya kimler hâkim olmuş oluyor? Hangi kültürden bahsetmemiz gerekiyor ve kültür ağırlıklı olarak Fars idiyse, o zaman Oğuzların gelmiş olduğundan bahsetmemizin ne anlamı olur? Veya bu durumu nasıl yorumlamalıyız? &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Görüldüğü gibi burada birçok tarihçinin el atmadığı ve aslında epey önemli bir konu var: Anadolu’ya farklı kültürden gelmiş etkilerin varlığı. Bu tür etkiler var olduğu sürece, toplam etkide Oğuz kültürünün payının ne olacağı bir yana, bu tür etkilerin arasında ne kadar Oğuz etkisinden bahsedeceğimiz de kendi başına apayrı bir konu. Yani hangi unsuru temel alarak, evet buraya Oğuzlar gelmiştir diyebiliriz. İki farklı temel dönüşümden bahsedebiliriz. Yeni bir toplum ile yeni bir devletin ortaya çıkmaları. Yeni bir toplumun ortaya çıkmasında da iki farklı alan görebiliriz. Kırsalda ve kentlerde olan bir değişim. Görünüş o ki, kırsalda olan değişim açısından yaklaştığımızda Oğuzun rolü daha fazla ortaya çıkıyor. Neredeyse kırsala ait adların hemen hemen hepsi bir Oğuz veya en azından Türkçe etkisi gösterecek şekilde değişmiş durumda. Bu tabii her yer için geçerli değil. Birçok köy orijinal adıyla Cumhuriyet dönemine kadar devam etmiş gözüküyor. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Burada önemli olan konu veya soru, eğer bu dönem çeşitli kültürlerin her beraber bir değişime ortak olmasıysa, bu grupların paylarının nasıl belirleneceği ve nereye yerleştirileceğidir? Yani ilk soru bu göçe ne dereceye kadar Oğuz göçü olarak bakabileceğimizdir? Anadolu’da yeni bir toplumun ve siyasi örgütlenmenin ortaya çıkmasının maddi koşullarını Oğuzlara bağlayabiliriz. Bu dönemde Anadolu bir yıkımdan geçmiş, mevcut toplumsal birimler minimum düzeylerine inmiş ve yıkım gücünü yitirdikten bu minimum düzeydeki birimler, artmakta olan refah düzeyi veya istikrar ile birlikte tekrar birleşmeye, büyümeye başlar. Bu ikinci evrede, yani bir toplumun kurulma sürecinde Oğuzların rolü ne kadardır, tam olarak belli değildir. Dil bazında tabii ki bir yeniden oluşum yaşanmıştır. Dini düzeyde de yeni bir din ortaya çıkmıştır, ama toplumu bir toplum olarak yeniden şekillendiren kültür açısından yaklaştığımızda, Oğuz kültürü nedir? Nasıl bir rolü olmuştur? Herşeyden önce nasıl bir kültürden bahsediyoruz? Orta Asya göçebe kültüründen mi? Anadolu’ya bir göçebe kültürünün geldiğini varsaysak bile, bu kültür Anadolu’nun tarım toplumu kültürüyle hangi noktalarda buluşmuş ve böylece değişmiştir?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-4752465845487543569?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/4752465845487543569/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/osmanlnn-kurulusu-semineri-iii.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/4752465845487543569'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/4752465845487543569'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/osmanlnn-kurulusu-semineri-iii.html' title='Osmanlı&apos;nın Kuruluşu Semineri III - Anadolu&apos;ya Gelen Oğuzlar?'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-7985447130716192017</id><published>2010-01-21T09:09:00.000+02:00</published><updated>2010-01-21T09:09:02.151+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Pastoralizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='02Kültürel Evrim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='02Kültür ve İletişim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='05Altaylar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='03Şamanizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Din'/><title type='text'>Burası ve Ötesi Semineri - Farklı Öte Dünyalar ve Altaylar</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Avrasya bölgesi çeşitli dinselliklerin var olduğu bir bölgedir. Daha önce belirttiğimiz gibi, bu bölgeyi tek bir dinsellikle açıklamaya çalışmamalıyız. Her ne kadar daha önce de belirttiğimiz gibi göçebe hayvancıların dünyasını anlamaya çalışacaksak da (Türk ve Moğol sözcükleri genellikle bu tip yaşam biçimini çağrıştırır), bir yandan avcıların diğer yandan da tarımcıların dünyalarını da hesaba katmamız gerekmektedir. Hint-İran kavimlerinin tarım kökenli bir dünyadan geldiklerini, en azından böyle bir dünyadan etkilendiklerini biliyoruz. Diğer yandan tarımcı Çin var. Türk, Moğol ve bu bölgenin nispeten daha eski olan topluluklarıysa bu iki grup arasındalar. Daha güneydeyse Hint ve İran etkileri mevcuttur. Türkler veya Türkçe konuşan gruplar nispeten daha göç bir dönemde ortaya çıkmış olduklarından onların tüm bu etkilere maruz kaldıklarını düşünmemiz gerekiyor. Diğer yandansa içlerinde avcılıktan gelen bir simgesel dünya barındırdıklarından, en azından kara budun, yani elit olmayan unsurlar düzeyinde avcılığın dünyasından gelen etkilerin de çok yakın bir zamana kadar kendilerini korumuş olduklarını düşünmemiz gerekmektedir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Konumuz öte dünya inançları olmasına rağmen, daha önce belirtmiş olduğum gibi, bunu sadece ölümden sonraki yaşamla sınırlı tutmak istemiyorum. Öte dünya kanımca en azından üç şekilde ortaya çıkabilir (burada en azından ibaresine bir kez daha dikkat çekmek istiyorum). Bir yandan mükemmel bilgiye ulaşılamamasından, bilginin eksik kalmasından ötürü ortaya çıkan bir öte dünya düşünmemiz gerekmektedir. Bu durumda çeşitli eylemlerin failleri mevcut insani sezgisel dünyanın ilkeleriyle açıklanamamaktadır. Bu noktada iletişim kesilmiştir. Var olan iletişim ortaya çıkan anlaşılmazlıkları çözememektedir veya mükemmelliği yetersiz kalmaktadır. Bir öte dünya belirir. İkinci alan insan bedeninin sunduğu iletişimsizliktir. İnsanın kendi bedeniyle çok kısıtlı bir iletişimi vardır. İçimizde hiçbir şekilde iletişime geçemediğimiz muhteşem bir dünya vardır. Böyle bir dünyanın var olduğunu bile farkında değilizdir çoğu zaman. Bu dünyanın bizim dünyamızdaki en önemli sonuçlarından biri hastalıklardır. Hastalıklar uzun bir süre genellikle ölümle sonuçlanmış olduklarından, burada farklı bir öte dünyanın olduğu görülmemiştir. Yine de, özellikle konumuz olan bu bölgede hastalıklardan kaynaklanan ölümlerin diğerlerinden, en önemlisi de savaştan gelen ölümden ayrıldığı görülmüştür. Beden bir başka öte dünya sunar. Sonuncu olarak da ölümün getirdiği, yaşamın ötesi anlamındaki öte dünya vardır. Bu noktada da iletişim sona erer, yani olağan yöntemler işlemez duruma gelirler. Bu da diğer öte dünyamızdır. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu öte dünyalardan ikisi artık (nispeten) birer öte dünya olarak algılanmamaktadır. Bu alanlarda var olan süreçlerle doğrudan iletişim hâlâ insanların beceremediği bir konuysa da, dolaylı iletişim ve bilgi alışverişi büyük çapta gerçekleştirilmektedir. Bunun yapılamadığı tek bir alan kalmıştır ki o da ölümdür. Dolayısıyla öte dünya inançlarıyla ilgili araştırmalarımız genellikle ölümden sonra ne olduğu hakkındaki düşünce sistemleri üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bunun geçmiş kültürlerde de aynı şekilde algılandığını düşünmemeliyiz. Örneğin, şamanlık dediğimiz pratik hem hastalıklar hem de ölümden sonrasıyla ilgiliydi ki bazı durumlarda açıklanamayan olaylara dair de olabiliyordu. Bunları birbirinden kopartmak geçmişin çok farklı bir görüntüsünü çizmek olacaktır. Diğer yandan geçmişte bu üç farklı öte dünyanın her koşulda tek bir dünya olduğunu ileri sürmek de bir başka yanlışa neden olabilir. Her şeyden önce bu üçlü arasındaki ilişkilerin sürekli değiştiğini kabul etmemiz gerekmeli. İkincisi farklı grupların her zaman var olduğunu düşünmeliyiz ki bu günümüzde de böyledir. Üçüncüsüyse, bir kültürün daha elit ve/veya daha az öte dünyacı düşünce veya inanç biçimlerini başka bir kültürün daha az elit ve/veya daha fazla öte dünyacı düşünce ve inanç biçimleriyle karşılaştırma yanlışını yapmamalıyız. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu kısa girişten sonra Avrasya öte dünyaları hakkında konuşmaya başlayabiliriz. Burada üç farklı bölüm düşünebiliriz: Şamanizm, Gök Tanrıcılık ve Dişille Erilin mücadelesi veya dişilden erile doğru gerçekleşen evrim. Başka daha farklı bölümler de düşünebilir. Burada kesin bir sınırlama mevcut değil ve haliyle tek bir bakış açısı olduğu gibi bir iddiada da bulunmuyorum. Eğer Türkçe konuşanların ortaya çıkışını belli bir bağlama oturtacaksak, bu dişilden erile, yerden semaya, avcılıktan göçebe hayvancılığa ve doğrudan ilişkiden şamanlığın dolaylı ilişkisine geçilen döneme karşılık gelmektedir. Genelde Türklük deyince aklımıza belli bir etnik grubun ortaya çıkışı gelmektedir ama aynı şeyi belli bazı değer ve ilkelerin ortaya çıktığı yerde belli bir dili konuşan bir topluluğun ortaya çıkışı olarak da açıklanabilir. Eğer tartışmayı şemalara dökecek olursak, &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/S1f8dNNy6tI/AAAAAAAAAkU/kLm6dQM47-4/s1600-h/Altay1.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" mt="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/S1f8dNNy6tI/AAAAAAAAAkU/kLm6dQM47-4/s320/Altay1.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/S1f8gleCLEI/AAAAAAAAAkc/yxwIypOjxec/s1600-h/Altay2.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" mt="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/S1f8gleCLEI/AAAAAAAAAkc/yxwIypOjxec/s320/Altay2.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şemalardan çıkan sonuç ilk bakışta bir topluluğun doğuşu olarak gözükebilir ve biraz önce belirttiğim gibi bunu etnik bir grubun ortaya çıkışı şeklinde algılayabiliriz ama burada daha ziyade söz konusu olan farklı bir öte dünya sisteminin veya öte dünya zihniyetinin ortaya çıkışıdır. Biraz önce birden fazla öte dünyadan bahsettik ve bu açıdan bakınca aynı anda birden fazla öte dünya mı değişime uğruyor sorusunu yöneltebiliriz ama aslında öte dünyalardan çok öte dünyanın kontrolü üzerine olan zihniyetin değişmekte olduğunu görürüz. Bu arada değişmekte olan tek şey bu değildir. Aslında söz konusu olan daha fiziksel olan dünyada başlamış değişimlerin kendilerini öte dünya inançlarına yansıtması, daha doğrusu bu dünyayı da etkilemeye başlamış olmalarıdır. Avcılıktan pastoral yaşama geçiş, cinsel ve toplumsal çelişkilerin belli yönlerde değişimi, bu değişimler amacıyla ortaya çıkan ideolojilerin etkileri var olan zihniyet veya zihniyetleri de değiştirmeye başlar. Örneğin, Altay dünyasında beliren değişikliklerde bir yandan Köktürk denen oluşumun ortaya çıkmasından neredeyse bin beş yüz yıl önce Afanesevo-Okunevo-Andronovo üçlüsünde avcılarla göçebe hayvancıların karıştıklarını görüyoruz. Bu evre ilk başta avcı/balıkçı yaşam tarzıyla pastoral yaşam tarzı arasında belli bir dengenin kurulması (tunç çağı) ve bunun daha sonra pastoralizm lehine değişmesi yönünde gelişmiştir. Bu noktada görece yerleşik veya yarı-yerleşik toplulukların da erken göçebelik döneminde tamamen göçebe topluluklara dönüştüğü, yerleşiklikle göçebelik arasındaki farkın en azından ideolojik anlamda ve inançlar düzeyinde daha keskin çizgilere kavuştuğu, ara biçimlerin ortadan kalktığı da düşünülebilir. Burada iklimsel değişikliklerin rolünü de unutmamak gerekiyor. (Bir ufak not olarak burada yerleşiklikten kastedilenin sadece tarım toplulukları olmadığını, at biniciliğinin yayıldığı göçebe topluluklarla karşılaştırıldığında avcılığın bile nispeten yerleşik olduğunun varsayılabileceğini belirtmek gerekiyor.) Bu dönemde değişen her şeyle birlikte simgesel sistemlerde kullanılan simgeler ve bunların bir bütün olarak işaret ettikleri içeriklerin de değişmekte olduğunu belirtmek gerekiyor. Böyle bir değişimi Erken Göçebelerde simgesel sistemin merkezinde bulunan geyik simgesinde görmekteyiz. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Her ne kadar başka hayvan motifleri de görsek, erken göçebelerin İskit-Sibirya dünyasında egemen imge geyik olmuştur. Bu imgenin kökeninin Güney Sibirya’nın ormanlarla sınırlı avcı yaşam biçimi (neolitik) olduğu düşünülmektedir. Bu zamanla tunç çağının pastoral yaşam biçimiyle bütünleşmiştir ama bu süreç içinde yerini daha farklı imge veya imgelere bırakmıştır. Evrensel süreçlerin merkezinde dişil ve geyik biçimli imge vardır. Başlangıçta boynuzsuz olan bu imge zamanla boynuzlu bir hayvana ve daha sonra da boynuzlu ama farklı türlerin birleştirilmesinden oluşan bir türe dönüşmüştür. Bir süre sonra hayvan özelliğinin yerini dişil insan figürüne bıraktığını, bu figürün yaşam ve ölümün kaynağı olarak algılandığını görürüz (Jacobson, 3). Geyik imgesinin anlamının daha ziyade evrenin yaratılması ve klan soyuyla ilgili olduğu düşünülmektedir. Bu imge aynı zamanda başlangıç, son ve yeniden üremeyle ilgilidir. Geyik figürünün kökü Hayvan Ana merkezli bir simgesel sistemdedir: Yaşamın ve ölümün kaynağı olarak geyik-ana. Temelde dişil olan bu simge zamanla gücün işareti olarak erkeğe atfedilmiştir. Zamanla bu özelliğini de yitirmiştir. MÖ birinci bin yılın sonuna vardığımızda geyiğin tüm imgesel ve mitsel enerjisini yitirmiş olduğunu görürüz ama bu motif Sibirya ve Orta Asya’nın şaman geleneğinde devam etmiştir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-7985447130716192017?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/7985447130716192017/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/buras-ve-otesi-semineri-farkl-ote.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/7985447130716192017'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/7985447130716192017'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/buras-ve-otesi-semineri-farkl-ote.html' title='Burası ve Ötesi Semineri - Farklı Öte Dünyalar ve Altaylar'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/S1f8dNNy6tI/AAAAAAAAAkU/kLm6dQM47-4/s72-c/Altay1.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-7360710095940925939</id><published>2010-01-20T21:18:00.001+02:00</published><updated>2010-01-20T21:18:41.428+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Osmanlı&apos;nın Kuruluşu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Osmanlı Tarihi'/><title type='text'>Osmanlı'nın Kuruluşu Semineri II - Osmanlı Grubu Nereli?</title><content type='html'>I.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Osmanlı’nın Anadolu’ya ne zaman gelmiş olduğu tam olarak bilinmiyor. İki görüş mevcut: Ya ilk Türk akınlarıyla beraber 1071 yılı ve sonrasında ya da Moğol ilerlemesinden kaçan çeşitli ortadoğu halklarıyla birlikte 1250’den itibaren. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu iki görüş arasındaki kavganın özü yine ilk gelenler ve sonradan gelenler ayırımı. Önemsiz gibi gözükebilecek bu ayrıntı, Osmanlılar’ın uzun süredir Anadolu’da olmalarından ötürü kendi geleneklerini geliştirdikleri ve bu yüzden de dışarıdan etkilere maruz kalmalarının düşünülemeyeceği tezinin savunulması açısından önemli oluyor. Özellikle Köprülü ve onu izleyenlerin, Osmanlı kuruluşunu Anadolu Türklerinin evrimi bağlamında görmeye çalışmalarında bu ayrıntı epey önemli. Yoksa bir evrim sürecinden bahsetmek epey zorlaşıyor. Burada Köprülü’nün önem verdiği konu Osmanlılar’ın devlet kuracak kapasite ve deneyimde oldukları. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bununla beraber genelde kabul gören görüş Osman’ın aşiretinin Mogol ilerlemesinden ötürü Anadolu’ya gelmiş olması. Ne yazık ki elimizde Osmanlılar’ın Anadolu’ya ne zaman geldikleriyle ilgili kesin kanıtlar yok. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu arada bir başka görüş de, Osmanlı olarak adlandırılan oluşumun, Anadolu dışından gelen Türkmen unsurlarla Anadolu’nun yerli unsurlarının birleşmesi sonucu ortaya çıkmış olabileceği. Buna benzer bir tezin savunucusu olan Lindner’e göre, Osmanlı aşireti Türkmenlerle Bitinya halkının kaynaşmasından meydana gelmişti. Lindner’in tezinin merkezini oluşturan kavram aşiret, yani boy. Fakat onun bahsettiğinin aslında oba olması gerekiyor diye düşünüyorum. Birincisi göçebe grupların en temel günlük yaşam birimleri obalar. Obalar farklı grupları kapsıyor. Bunun yanında bu yaşam tarzına ait bir kavram daha var: konşi veya komşu. Bu, obanın birlikte yaşamasına, kamp yapmasına izin verdiği farklı grup için kullanılan bir terim. Lindner’in bahsettiği birlikte yaşama olayı bu düzeyde gerçekleşmiş olmalı ki, bunun böyle olmuş olabileceğinin örnekleri ilk tarihlerde mevcut. Yani yarı-göçebeler ve köylüler aynı yöreyi bir oba gibi paylaşmış olabilirler. Bu özellikle çobanlar açısından geçerli olmuş olabilir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Böylece ilginç bir soru beliriyor. Osmanlılar’ın gelişinden bahsetmek ne kadar doğru? Bir Türkmen grubunun geldiği iddia edilebilir. Bu epey ufak bir grup, ama Osman’ın grubu olmamış olabilir. Osmanlı’yı kuran grup Bitinya’da ortaya çıkmış olabilir. O zaman şöyle bir soruyla karşılaşıyoruz. Gelen ve beyliği kurmuş olan grup kapalı bir Türkmen grubu muydu? Yoksa açık ve ufak bir grup gelerek, buradaki halkla birleşerek yeni bir gruba mı dönüştü? İlk tarihlerde garip terimi kullanılıyor. Osman’a niye bu kâfirlerle iyi geçindiği sorusu yöneltilince – bu kâfirler bu bağlamda Bilecik halkı oluyor – geldiklerinde gariban olduklarını ve bu kâfirlerden yardım görmüş olduklarını söylüyor. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bunda doğruluk payı olabilir. Herşeyden önce burası bir uç bölgesi. İslam dünyasının ortası değil. Geniş düzlükler de yok. Göçebe bir grup için çok çekici bir yer olmadığı gibi, çevre Bizans tekfurlarıyla dolu. Ya başbelası bir grubun atılacağı, ya da diğer yerlerde tutunacak gücü olmayan bir grubun seçeceği bir yer. Bir diğer seçenek de yağmacılık yapılacak bir yer. Buna pek ihtimal vermiyorum. Çünkü ilk tarihler daha çok bir grubun barış içinde gelip yerleşmesinden bahsediyor. Bir de daha çok hayvancılıkla uğraşan bir grup görüntüsü var. Bu grupta kadınlar ve çocuklar var, ayrıca eşyalar da. Anlaşılan o ki Osman Bey de buralarda doğmuş. Doğmuş olması muhtemel. Çünkü çevre halkla samimi ilişkiler içinde. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Her ne kadar elimizde kanıt mevcut olmasa da, Osmanlı grubu Moğol ilerlemesinden çok daha önce gelmiş olsa bile, bu yöreye 1261’den önce gelmiş olması, en azından başına buyruk ve savaşçı bir grup olarak gelmiş olması mümkün gözükmüyor. Çünkü 1261’e kadar Bizans’ın başkenti İznik. O zamana kadar bu yörede güçlü bir devlet mevcut. Bizans’ın tüm askeri gücü bu bölgede. Bu zamandan önce buralara akıncı göçebe grupların girmesi mümkün değil. Ancak Bizans İstanbul’u 1261’de Latinlerin elinden alıp asıl başkentlerine geri döndükten sonra bu yöre Türkmenlere açık olmaya başlıyor. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İznik’in Laskarid’leri – o sırada Bizans’ın başında olan hanedan – kontrolü ellerinde tuttukları sürece bir sorun yoktu. Sakarya’nın doğusundaki bölge kontrollerindeydi. Kuvvetlerin batıya kaydırılmalarından ötürü, 1267’de Sakarya’nın doğusu tamamen Türkmenlerin eline geçmişti. Sınır Sakarya’ya ulaşmıştı ve neredeyse bu yüzyılın sonuna kadar da sabit kalır. 1280’lerde Bizans İmparatoru (Michael Palaeologus) Sakarya kalelerini güçlendirir. 1290’da bir sonraki imparator olan II.Andronicus gelir ve tekrar sınır kalelerini güçlendirir. Yörede hâlâ önemli miktarda Bizanslı yaşamaktaydı. Sakarya’nın adının sınır olarak geçtiği son tarih 1302. Sakarya’yı sınır olarak sona erdiren saldırı Bizanslı’ların beklediği gibi Adapazarı tarafından değil, ama Sakarya’nın yukarısındaki dağlardan, Osman’ın bölgesinden gelir. Osman Sakarya’ya cepheden saldırmaktansa, güneyden kıyı boyunca teker teker kaleleri fethederek saldırır. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bitinya nasıl bir yerdir? Herşeyden önce zengin ve bereketli bir yer. En azından on üçüncü yüzyılın ortalarında durum böyledir. Herşeye rağmen insanlar süratle kaçmak eğiliminde değildi. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;1298 yıllarında, on dördüncü yılın hemen başında, bu yöre, birbirinden bağımsız hareket eden çeşitli beylerden oluşuyordu. Osman bunlardan biriydi. Bu sırada osman’ın çevresinde bulunan kişiler Osman’ın müttefikleri konumundalar. Bu kişiler daha sonra vasalları olur.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-7360710095940925939?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/7360710095940925939/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/osmanlnn-kurulusu-semineri-ii-osmanl.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/7360710095940925939'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/7360710095940925939'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/osmanlnn-kurulusu-semineri-ii-osmanl.html' title='Osmanlı&apos;nın Kuruluşu Semineri II - Osmanlı Grubu Nereli?'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-5934306777734415291</id><published>2010-01-19T08:44:00.000+02:00</published><updated>2010-01-19T08:44:56.711+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='07Çokkültürlülük'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='07Diyalog ve Farklılıklar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='19 Ocak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hrant Dink'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='07Ermeni Meselesi'/><title type='text'>“Zehirli Kan” ve Hrant’ın Çokkültürcülüğü</title><content type='html'>Bugün 19 Ocak...Hrant'ın katledildiği gün. Onunla ilgili yazdığım eski ama sanırım hâlâ güncelliğini koruyan bir yazımı yayınlıyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/S1VUmdJF2cI/AAAAAAAAAj8/89TjJI-44Og/s1600-h/Hrant.bmp" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ps="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/S1VUmdJF2cI/AAAAAAAAAj8/89TjJI-44Og/s320/Hrant.bmp" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kan, “zehirli kan”, “temiz kan”, “Türk kanına hakaret”, “aslında Ermeni kanından bahsediyordu” ve daha bir yığın kanla ilgili ifade, bu ülkede gruplar arası ilişkiler üzerine yapılan tartışmaların hiçbir şekilde kan metaforundan veya hatta ilişkisinden ayrı düşünülemediği, temsil edilemediği fikrini uyandırıyor insanda ister istemez. Hrant’ın yazısı Ermeni kimliği üzerineydi ama bunu, belki de başka bir metaforun çalışmayacağını düşündüğünden olsa gerek, kan metaforu üzerinden yapmayı seçmişti. Hrant’ın yazısının sadece Ermeni kimliği üzerine olmadığını, onun bu yazıda aslında bu toplumda var olan kültürel farklılık sorunu üzerine konuştuğunu ve kan metaforuyla bir türlü gerçekleşemeyen Ermeni Türk diyaloguna işaret ettiği de düşünülebilir. Yaşamı aniden sona erdirilmeseydi bunu kendisine sormak mümkün olabilirdi ama yaşamı aniden sona erdirilmemiş olsaydı, belki bu yazı da hiçbir zaman yazılmayacaktı. Diğer yandan, öldürülmesi bile yazdığı yazının kapsamlı bir şekilde tartışılmasını getiremedi. Yine alışıldık analizlerin içinde kaldık, bir türlü Hrant’ı “Türk”ten kurtulmak gerektiğini yazmaya zorlayan nedenin veya nedenlerin ne olduğu tartışmasını başlatamadık, Türkiye’nin kültürel farklılık tartışmalarında nerede olduğu konusuna giremedik. 18 Şubat 2007 tarihli Radikal gazetesinin pazar ekinde çıkan Osman Can’a ait bir yazı (ve gözden kaçmış olabilecek bir veya iki yazının) dışında, Hrant’ın “zehirli kan” söylemi hak ettiği tartışma ortamını bulamadı. Oysa onun bu yazısının sadece Ermenilerle değil, aksine Türklerle ve hatta tüm Türkiye’yle ilgili olduğunu düşünmek mümkün. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hrant’ın yazısını Türkiye dışında etkin bir şekilde süren çokkültürlülük, kültürler-arasılık ve kültürel farklılık tartışmaları bağlamında düşünebiliriz. Kan metaforu açık bir şekilde bir diyaloga, bir türlü kurulamayan bir diyaloga işaret ediyor gözüküyor. Diyalog konusunun çokkültürlülük tartışmalarının değişmez unsurlarından biri ve hatta en önemlisi olduğunu düşünecek olursak, Hrant, “zehirli kan” diyalog türünün temel strateji olarak içselleştirildiği bir toplumda Ermeni kimliğini sağlıklı bir şekilde geliştirmenin zorluklarından bahsetmektedir. İki çözüm önermektedir. Bunlardan birincisi “Türkiye’nin (devlet ve toplum olarak) Ermeni ulusuna karşı empatik bir tutum içine girmesi ve nihayetinde Ermeni ulusunun acısını paylaştığını belli edecek bir anlayış sergilemesidir.” Bunun gerçekleşmesinin zor olduğunu düşünen Hrant ikinci bir çözüm daha sunmaktadır ve bunu “bizzat Ermeni’nin “Türk”ün etkisini kendi kimliğinden atması” olarak ifade etmekte ve “esas olarak tercih edilmesi gereken yolun,” “daha bir kendi iradesi ve inisiyatifine bağlı olduğundan, gerçekleşme ihtimali daha fazla” olan bu ikinci seçenek olduğunu da eklemektedir. Türk ve Ermeni toplulukları arasındaki diyalogun geliştirilmesine büyük önem veren Hrant bu yazısında çok farklı bir yöne kaymakta, “Türk”ten vazgeçerek farklı bir diyalogun oluşturulmasını önermektedir. Hrant’ın bu önerisi tabii ki hiç kimseyi şaşırtmamıştır. Ermenilerin saplantılı bir kimlik üretmelerine yol açan Türk olgusundan kurtulmak istemelerinden daha doğal ne olabilir? Fakat burada neredeyse herkesin gözünden kaçmış veya hiç kimsenin üzerine almamış olduğu başka bir şey daha söylemektedir Hrant. Türkiye’nin farklı kültürleri ve hatta farklılıkları kapsamada geliştirdiği stratejiler ve zihniyet konusunda ne kadar yetersiz ve sorunlu bir yerde durduğunu ifade etmekte, bu konuyu da tartışmaktadır. Yazısını sadece Ermeniler için kaleme almamış olduğu gözükmektedir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Charles Taylor‘ı merkez alarak tasarlanmış ve Türkçeye Çokkültürlülük, Tanınma Politikası olarak çevrilmiş çalışma, çokkültürlülüğü temelde liberal zihniyet bağlamında kalarak tartışmaktadır. Bu bağlamda kalındığı sürece Taylor’un liberal yönetimlerin farklı kültürel gelenekleri tanıması, varlıklarını sürdürmeleri için onlara yardımcı olması gerektiği düşüncesi ilk bakışta olumlu bir adım olarak gözükmesine rağmen, bu konuda bu çalışmaya katkıda bulunan diğer araştırmacılardan çeşitli itirazlar gelmektedir. Habermas’a göre, her ne kadar anayasal demokrasiler birçok kültürel kimliğe saygı göstermekteyseler de, onları koruma, onları yaşatma gibi bir kaygıları yoktur. Habermas tüm yurttaşlar tarafından paylaşılmayabilecek kültür ve tüm yurttaşların paylaşacağı ortak siyasi kültür ayırımından yola çıkarak, bu iki farklı düzeydeki bütünleşme süreçlerinin birbirleriyle karıştırılmaması gerektiğini ve bu önemli ayrımdan ötürü de liberal toplumların kültürleri tanıma politikalarını bir yere kadar götürebileceklerini savunmaktadır. Taylor’un yaklaşımına diğer geniş itiraz Appiah’tan gelmektedir. Bireylerin yaşamlarını olumsuz yönde etkileyen ve biçimlendiren metinlere karşı mücadelenin gerekliliğine işaret eden Appiah, diğer yandan bunun, toplulukların kendi içlerinde barındırdıkları çeşitliliği dikkate almayan, bunları bir potada toplayan “olumlu” yaşam-metinleri biçiminde yapılmasının, olumsuz yaşam-metinlerinde olduğu gibi bireylerin elinden tüm kontrolü alma riskini barındırdığını vurgulamaktadır. Daha ziyade liberal zihniyetin çokkültürlülükle ilgili çizdiği sınırlar içinde dolaşan bu çalışma, meseleyi farklı kültürlerin yaşam-metinleri düzeyinde eşitleştirilmesine indirgemekte, tartışmayı bu çerçevede tutmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Taylor insan yaşamının en önemli özelliğinin, temelde diyalogsal olan doğası olduğunu söylemektedir. Kimliklerimizi her zaman önemli olan diğerlerinin bizde görmek istedikleri şeylerle diyalog içinde ve bazen bunlarla mücadele ederek tanımlarız. Bunun karşıtı olan monologsal bakış açısıysa özcü bir yaklaşımdır, doğuşla, başlangıçla ilgili olup daha sonraki etkileşimleri yok sayar (age., 47-48). Taylor’a göre önemli olan, modern çağla birlikte tanınma ihtiyacının değil, tanınmanın başarısızlığa uğrayacağı koşulların belirmiş olmasıdır (age. 49). Bu açıdan bakınca, Hrant’ın yazısı da başarısızlığa uğramış bir tanınma mücadelesi üzerinedir. Hrant da Ermenilerin kimliğinden, bir kimlikleri olması gerektiğinden değil (kimlikler her zaman olmuştur), bu kimliğin tanınması söz konusu olduğunda var olan koşulların nasıl Ermeni kimliğinin eşit koşullarda tanınmasını olanaksız kılmış ve kılıyor olmasından bahsetmektedir. Hrant’ın “zehirli kan” söyleminin aslında Ermenilerin kanıyla ilgili olduğunu söylemek tam da onun anlatmaya çalıştığı soruna işaret etmektedir. Yapılması gereken, bu zehirli kanın aslında Ermenilerin Türk olgusunu saplantılı bir şekilde algılamasından ötürü kirlenmiş Ermeni kanı olduğunu söylemek değil, bu kanın kirlenmesine neden olan yapıya, bu yapının ne kadar kemikleşmiş olduğuna işaret etmek olmalıdır. Çünkü her kimlik gibi Ermeni kimliği de bir diyalog içinde var olmuştur, var olmaktadır. Bu “Türk”le girilen diyalogdur. Bunun başka yolu da yoktur. Var olan Ermenilik sadece Ermenilerin ortaya çıkardığı bir kimlik değil, aynı zamanda Türklerin de her diyalogun gerektirdiği ölçüde oluşumuna katıldıkları bir kimliktir. Eğer sorun, Türkiye’de var olan diyalog türünün kültürel farklılıkları saplantılı kimliklere dönüştürdüğü şeklinde ortaya konursa, var olanın sadece Ermenilerin yaşadığı bir sorun olmadığını da kabul etmek gerekir. Üstelik bu sadece etnik farklılıklarla sınırlı bir sorun olarak da görülmemelidir. Kültürel farklılıklar sadece etnik farklılıklardan ibaret olmak zorunda değildir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;The Location of Culture adlı çalışmasında çokkültürlülük meselesine eleştirel bir bakış açısıyla ve postkolonyal kuramı taşıyarak yaklaşan Bhabha, liberal çokkültürcü düşüncenin kültürel çeşitlilik yaklaşımının yerine kültürel fark yaklaşımını yerleştirerek, yapılması gerekenin sadece kültürel içeriklerin ve simgelerin değiştirilmesi değil, aynı zamanda toplumsal geçiciliğin, zamansallığın, farklı tarihlerin yazılmasına yol açacak şekilde kökten gözden geçirilmesi olduğunu ileri sürmektedir. Bhabha’nınki, farklı seslerin temsilinden ziyade farklı sesleri mümkün kılan farklılıkların, melezliklerin, sınırların oluşumuyla, var olana müdahaleleriyle ve bu müdahaleler sırasında ortaya çıkan aralıklarla, bunların sunduğu anlatılarla ilgilenen bir yaklaşımdır. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Çokkültürlülük tartışmasını bir kültürel çeşitlilik tartışmasına da indirgememek gerekmektedir. Bu noktada Homi Bhabha’ya başvuracak olursak, meseleyi kültürel çeşitlilik ve kültürel farklılık ayrımı bağlamında düşünmek gerekmektedir. Türkiye’de yetersiz düzeyde olsa da var olan ve “beton” ile “mozaik” arasında gidip gelen çokkültürlülük tartışması bir kültürel çeşitlilik tartışmasıdır. Bhabha’ya göre, kültürü, statik, yekpareleştirilmiş, tarihsel olarak sınırlandırılmış bir deneysel bilgi nesnesine, yaşanacak değil değer biçilecek bir nesneye dönüştüren kültürel çeşitlilik yaklaşımı, onu bir kültürel özdeşleşme sistemi oluşturmaya uygun bulmanın ilan edilmesi biçiminde tanımlayan kültürel farklılık yaklaşımından farklıdır (s.19-40). Çokkültürlülük tartışmalarının günümüzde ulaştıkları nokta bu ikisi arasındaki ayrımın ifade edilmesini zorunlu kılmaktadır. Hrant’ın zehirli kan söylemi, bir metafor olmanın ötesinde, özellikle bu ayrımı vurguluyor olmasından ötürü önemlidir. Onun 1915’i bile arka plana itmesinin arkasındaki neden de muhtemelen meseleyi bu bağlamda algılamış olmasıdır. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tekrar Bhabha’ya dönecek olursak, kültürel çeşitlilik başlangıçtan gelen, özsel olarak var olan kültürel içerikler ve geleneklerin tanınması, kültürlerin yekpare ve birbirinden ayrı bütünler olarak temsil edilmesidir. Tanınmanın, Türkiye’de popüler dilde “mozaik” olarak bilinen kültürel çeşitlilik bağlamında tutulmasının yarattığı en önemli sorun, bu tür çokkültürcülüğün var olan güç ilişkilerine dokunmaması, birincil ve ikincil, ezen ve ezilen kültürler arasındaki asimetrik güç ilişkilerini olduğu gibi sürdürmesidir. Oysa tanınması gereken, çoğu kez çatışmayı da içeren bir karşılaşma ve uzlaşma biçiminde gelen siyasi dönüşümün ne kendisi ne de öteki olan melez anlarıdır. Melez anlar ve özneler doğal gelişimlerdir. Bunu ya “beton” ya da “mozaik” yaklaşımıyla bir asimetrik güç ilişkileri içine yerleştirmeye çalışan görüşse, hangi biçimde gelirse gelsin, bu melez anları ve özneleri birbirinden farklı ve birbiriyle ilişkisiz kültürler şeklinde ayırmaya çalışarak var olan etnik coğrafyayı ve içselleştirmeyi sürdürür. Liberal çokkültürcülüğün geliştirdiği yaygın yaklaşım olarak “mozaikçilik” temelde etnik zihniyeti reddetmediğinden ve kültürlere yaklaşımı hâlâ özcü bir bakış açısını yansıttığından, bu bağlamda etnik milliyetçiliğe veya ayrımcılığa yapılan karşı çıkışlar aslında tam tersi sonuç verirler (Comaroff J ve J., Ethnography and the Historical Imagination, 1992, 61-62). Asıl mesele hangi biçimde olursa olsun etnik zihniyeti üreten koşulların reddedilmesidir. Bu da en başta birbirinden kesin çizgilerle ayrılan etnik gruplar yerine melez oluşumlar görmekle başlar. Bu açıdan bakıldığında Hrant ne Ermeni, ne Türkiyeli ne solcu ne de başka bir şey, ama hepsini içinde toplayan melez bir özne ve hem yazılarıyla hem de konuşmalarıyla özellikle melezliğinin üzerinde duran, eylemlerini bu temel üzerinde yapılandırmaya çalışan bir birey olmuştur. Liberal çokkültürcülükten farklı olan bu yaklaşım yeni bir düşünce tarzı sunmaktadır. Bu düşünce tarzından dolayı Hrant, 1915’i bile daha farklı açıdan görmeye çalışan, onu unutmayan ama daha ziyade onu ortaya çıkaran farklılaşmayı, farklılık anlayışını kavramaya çalışan ve doğrudan buna saldıran bir bakış açısı geliştirmek için uğraşmış gözükmektedir. Çünkü 1915 bir başlangıçtan ziyade bir sonuçtur. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Saplantılı kimlikler üreten diyalog türünün mecazen ifadesi olarak “zehirli kan” her şeyden önce kültürlerin ve farklılıkların diyaloglar bağlamında, bir diyaloglar alanı içinde ortaya çıktığına işaret etmektedir. Bu açıdan bakıldığında, nasıl Ermeni’nin “Türk”’ünden veya “Türk” ile girdiği ilişkinin ürünü olarak ortaya çıkan bir Ermenilikten bahsedilebiliyorsa, Türklük de Osmanlı’nın son döneminde diğer gruplarla girdiği diyalogların bir ürünü ve sonucu olarak görülmelidir. Bugünün milliyetçiliği de muhtemelen bu dönemde var olan çatışma ve karşılaşmaların ürünü olarak düşünülmelidir ve belki de bu nokta da, hem Ermeni hem Türk milliyetçilikleri Ermeni ile Türk’ün siyasi anlamda birbirleriyle karşılaşmalarının ürünleri olarak ele alınmalıdırlar. Böyle bakıldığında yükselen milliyetçilikten ziyade yükselen milliyetçi refleks veya reflekslerden bahsedilmesi gerektiği düşünülebilir. Türk milliyetçiliğin aslında birçok açıdan bakıldığında diğer örneklerine göre yeterince gelişmemiş olduğu tespiti de bunu desteklemektedir. Çünkü başından beri var olan aslında bir reflekstir, Osmanlı’nın kültürel farklılık üzerine geliştirmiş olduğu zihniyetin değiştirilmesi çabalarına karşı geliştirilmiş bir reflekstir. Bu noktada sadece diyalogla yetinmeyip diyalog türünü ortaya çıkaran koşullar üzerinde de yoğunlaşmanın gerektiğini ileri sürebiliriz. Gupta ve Ferguson’a göre, diyalogların ötesine geçerek, kültürel, toplumsal ve ekonomik açıdan birbirine bağlı ve bağımlı alanlarda kültürel farklılığın nasıl kavramlaştırıldığına bakmak gerekmektedir (Beyond “Culture”: Space, Identity, and the Politics of Difference, (der.) A. Gupta ve J. Ferguson, Culture, Power, Place: Explorations in Critical Anthropology, Duke University Press, 1997). Gupta ve Ferguson yapılması gerekenin, diğer farklılıkların seslerinin yakalanmasının, tespit edilmesinin ötesine geçmek (her ne kadar Türkiye’de henüz bu bile tatmin edici bir şekilde başarılamamışsa da), bu sesleri çıkartan ve belli bir biçimde çıkmalarını sağlayan koşulları ve var olan dünyanın biz ve “diğerleri” şeklinde bölünmüşlüğünü hem tarihsel hem de siyasi açılardan sorgulamak olduğunu belirtmektedir. Bu yolda atılması gereken ilk adım da muhayyel toplulukları muhayyel uzamlar biçiminde düşünmeye çalışmak olmalıdır. Etnik veya millet ayrımcılığının kökeninde hem fiziksel hem de gayri-fiziksel muhayyel uzamların yaratılması, kurgulanması sürecini görmek, tartışmayı, ne tür bir farklılık anlayışıyla mücadele edildiğinin anlaşılmasına getirir. Çıkış noktası, paylaşılan ve birbiriyle bağlantılı fiziksel ve gayri-fiziksel uzamlar içinde ne tür bir farklılık anlayışının yaratılmış ve hâlâ üretiliyor olduğunu kavramaya çalışmak olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, farklılık son ürün değil, süreci başlatandır. Birbirinden ayrı ve farklı kültürel gruplar söyleminin yerini, çeşitli ayrılmalar ve birleşmeler biçiminde farklılıklar üreten ilişkiler aldığında, farklılıkları yapay ve yüzeysel bir şekilde bir araya toplama projesinden farklılıkların tarihsel süreç içinde nasıl yaratıldıklarını anlama çalışmasına geçilmiş olur. Ve bu bakış açısında güç, sürece temsil düzeyinde girmez. Çünkü temsil edilmeye çalışılan kültürel farklılık zaten var olan güç ilişkileri içinde çoktan oluşturulmuştur. Dolayısıyla temsil sorununa indirgenemeyecek bir ötekilik ve ötekileştirme söz konusudur. Bu da meselenin sadece çok sesliliği öne çıkaran metinsel stratejilerle çözülemeyeceği sonucunu getirmektedir (age. 46). &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hrant’ın “zehirli kan” söylemi kültürel kimliklerin diyalogların ürünü olduklarına işaret ederek Türkiye’de çok sınırlı düzeyde var olan çokkültürlülük tartışmaları açısından önemli bir noktaya parmak basmaktadır. Hrant’ın “zehirli kanı” aslında Ermenilerin kanı olmayıp bir diyalogun ve bu tür diyalogu doğuran kültürel farklılık anlayışının kanıdır. Ermeni kültürünün içinde olduğu bu saplantılı kimlik üretimi, bundan kurtulamama ve dolayısıyla sağlıklı kültürel üretime geçememe durumu sadece Ermenilerle özgü değildir. Bu noktada saplantılı kimlik üretiminin refleksler üretmeyle birlikte geldiği konusunu da irdelemek, Türk milliyetçiliğinin tarihsel oluşumuna bir de bu açıdan bakmak gerekmektedir. Hrant’ın sonunda ulaştığı nokta, Ermeni toplumuna getirdiği çözüm, onun aslında tekrar başa döndüğünü göstermektedir. “Türk”le uğraşmanın yarattığı saplantılı kimlikten kurtulmanın yolu var olan Türk-Ermeni diyalogunun saha sağlıklı bir yapıya kavuşturulmasından geçmektedir. Yoksa çözüm sonunda temelde etnikçi anlayışın dayattığı birbirinden kopuk kültürler anlayışına geri dönmek değildir. Ermenistan’la biçimlendirilecek yeni bir diyalog daha sağlıklı bir kimlik üretimine ulaşma açısından bir çözüm olarak gözükse de, neticede Türkiye’de var olan Ermeni toplumu açısından bakıldığında bu toplumun bu ülkede eşit koşullarda yaşama sorununu çözmemektedir. Fakat bu Hrant’ın ilk çözümü değildir. Üstelik Taner Akçam’ın Hrant’ın öldürülmesinden sonra Agos ve Radikal gazetelerinde yayınladığı yazılarından anlaşıldığı kadarıyla, Hrant bu çözümü ancak Türkiye’de var olan sivil toplum oluşumlarının neredeyse her biriyle girdiği ortak mücadele çabaları sonuçsuz kaldıktan sonra benimsemiştir. Bu da Türkiye’nin sağlıklı çokkültürcü strateji üretiminde ne kadar geride olduğunu, sorunun, belli bir güç merkezinin dayattığı politikalardan ziyade sol-sağ, muhafazakâr-demokrat, kadın-erkek, Türk-Kürt ve diğerleri biçiminde tüm toplum tarafından içselleştirilmiş bir zihniyette aranması gerektiğini göstermektedir. Yine Hrant’ın Ermeni toplumunun eşit bir toplum olarak temsili mücadelesini farklı bir sesin metinler düzeyinde temsilinin dışındaki alanlara taşıması ve mücadelesini Ermeni okullarının içinde bulundukları koşullar, vakıf malları, göçmen Ermenilerin çocuklarının eğitimlerini sürdürememeleri ve sınırın açılmaması gibi sorunlar üzerinde yoğunlaştırması da, çokkültürcülüğün, kültürel farklılıkları yaratan günlük yaşama dair maddi süreçlerle, yani grupları belli alanlara sıkıştırarak, gettolaştırarak ayıran süreçlerle mücadele edilmesi biçiminde anlaşılması gerektiğini gösteren önemli bir adımdır. Hrant’ın hem “zehirli kan” söylemi hem de yaşamın birçok alanında Ermeni toplumu adına gerçekleştirdiği mücadele, çokkültürcülüğü çok daha farklı bir şekilde anlama ve kurma çabası içinde olduğunu düşündürmektedir. Bu açıdan bakıldığında gerçekten de yeri doldurulmayacak bir kayıp olmuştur. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Taylor, C., Appiah, K.A., Habermas, J., Rockfeller, S.C., Walzer, M., Wolf, S., &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Çokkültürcülük, Tanınma Politikası, (Haz.) A. Gutmann, Cogito, 152 s.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Bhabha, H.K. , 1994, The Location of Culture, Routledge, 285 s.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-5934306777734415291?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/5934306777734415291/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/zehirli-kan-ve-hrantn-cokkulturculugu.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/5934306777734415291'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/5934306777734415291'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/zehirli-kan-ve-hrantn-cokkulturculugu.html' title='“Zehirli Kan” ve Hrant’ın Çokkültürcülüğü'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/S1VUmdJF2cI/AAAAAAAAAj8/89TjJI-44Og/s72-c/Hrant.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-181669341447690401</id><published>2010-01-19T07:53:00.000+02:00</published><updated>2010-01-19T07:53:16.840+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Osmanlı&apos;nın Kuruluşu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Osmanlı Tarihi'/><title type='text'>Osmanlı'nın Kuruluşu Semineri II - Kaynaklar Sorunu</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Gelelim elimizdeki kaynaklara. Biraz önce belirttiğim gibi ilk Osmanlı tarihleri Osman Gazi’den yaklaşık yüzyıl sonra ortaya çıkmıştır. Elimizde bulunan en eski kaynak Ahmedi’nin İskendername’sinde bulunan Osmanlılarla ilgili kısımdır. Bu kısmın tam adını notlarda bulacaksınız. Bazı tarihçilere göre bu tarih olarak adlandırılmamalıdır. Çünkü bu bir Osmanlı şehzadesine ithaf edilmiş bir destan ve ahlakçı bir metindir. Buna tam olarak katılamıyorum. Bu eserin okuyucuya belli fikirleri aşılamak için yazılmış olduğu doğrudur ama bunlar geçmişe atıfta bulunarak ve geçmiş belli bir biçimde sunularak yapılmaktadır. Bugünün standartlarına göre istenilen nesnellikte olmayabilir ama sonuç itibarıyla, öznel veya nesnel, geçmişin işlenmesi, temsil edilmesi ve gerekçelendirilme çabasıdır. Bu da bir tarih olarak kabul edilmesi için yeterlidir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Elimizde olmayan ama kendisinden gelen birçok tarihe kaynaklık etmiş olduğu iddia edilen ve Ahmedi ile aynı döneme ait Yahşi Fakih’in Menakıbname’si vardır. Böyle bir eserin varlığından bizi haberdar eden Aşıkpaşazade’dir. Yazmış olduğu tarihte bu eseri görmüş ve kullanmış olduğunu belirtmektedir. Yahşi Fakih’in babası Orhan Gazi’nin imamıdır. Kabul edilen görüş Yahşi Fakih’in eserini Ankara Savaşı’ndan sonra yazdığıdır. Aynı durum Ahmedi için de geçerlidir. Her iki kaynak da Osmanlı’nın Moğollara karşı kaybettikleri savaştan sonra içine düşmüş oldukları karışıklık ve yok olma tehlikesi döneminde yazılmıştır. Her iki kaynak da dönemin sorunlarıyla ve bu sorunlara nasıl çözümler getirilmesi gerektiğiyle yakından ilgilidir. Her iki kaynak da ideal bir Osmanlı yaratarak sorunların neden ortaya çıktıklarını gösterme gayreti içindedir ama aynı zamanda Osmanlı’ya içinde bulunduğu yeni koşullarda yardımcı olacak yeni bir şecere ve ideoloji arayışı içindedir. İleride çeşitli Osmanlı tarihlerinin kaynak olarak kullanılacakları bu ilk kaynaklar bu koşullar içinde ortaya çıkmıştır. Her iki kaynağında yararlandıkları başka kaynaklar vardır. En azından böyle olduğunu kabul ediyoruz. Bu kaynakların büyük kısmının sözlü gelenekler, popüler destanlar ve menkabeler olduklarını söylemek abartma olmayacaktır. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sırası gelmişken tanımlamakta yarar var. Menkabe, birşeyden bahsetmek anlamına gelen Arapça nekabe’den gelmektedir ve önemli olay ve kişileri öğen yazı türüdür. Çoğulu menâkıbdır. Geçmişle ilgili bir olaya uygulandığında tarihsel bir söylemdir, ama bugünün tarih anlayışına sıkı şekilde hâkim olan “nesnellik/tarafsızlık” ilkesi açısından tam anlamıyla bir tarih değildir. Çünkü tanım itibarıyla genelde öznel bir tutumun sergilenmesine dairdir. Ayrıca hem tarih hem de menkabe kelimeleri aynı dönemde kullanılmış oldukları, bazı eserler menkabe, bazı eserler de tarih olarak adlandırıldıkları için, belli ki bu iki kelime arasında bir fark görülmüştür. Fakat her ikisi de sonuç itibarıyla tarihsel söylem türüne girer. Mankabe, taraf tutmanın daha önemli olduğu bir tarihsel söylem türüdür. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yahşi Fakih’in mankabesi elimizde değildir. Ahmedi’nin ve onunla beraber bir grup Osmanlı tarihçisinin kullanmış olduklarına inanılan kaynak da yoktur. Yahşi Fakih’in kaynağında yazanlar hakkındaki bilgimiz Aşık Paşazade’den geliyor. Sonuç itibarıyla elimizde bulunan en eski iki kaynak Osman Gazi’den yüzyıl sonrasına aittir. Bu iki kaynaktan yararlanan ilk tarihler de 1400’lerin sonunda ortaya çıkmaya başlamıştır. Kendi içinde en tutarlı tarih olan Aşık Paşazade’nin tarihi 1484 yılındandır. Osmanlı Beyliğinin ilk dönemine ait bir Osmanlı kaynağı şu anda elimizde yoktur. Bu kaynaklar açısından karşımızdaki ilk sorundur. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İkinci sorun bu kaynaklardaki olgularla ilgilidir. Bu konuda en büyük itiraz Osmanlı tarihçilerinden Colin Imber’den gelmektedir. Yapmış olduğu titiz inceleme sonunda, Osmanlıların kökenleriyle ilgili rivayetlerin hiçbirinin tarihsel açıdan doğru olmadığı sonucuna varmıştır. Bu tarihçiye göre, kesin olarak bilinen birşey varsa, o da Ertuğrul, Osman ve Orhan’ın isimleriyle Osman Gazi’nin bir beylik kurmuş olduğudur. Aslında Osman ismi konusunda da bazı itirazlar bulunmaktadır. Colin Imber, hem Gazilik hem de Oğuz aşireti temalarının onbeşinci yüzyılın başlarında yukarıda bahsetmiş olduğumuz ilk tarihler ile birlikte çıktığını iddia etmektedir. Ona göre Osmanlı’nın bu dönemi bir Kara Delik’tir. Imber’in ilk Osmanlı kaynaklarına kuşkulu yaklaşımı yerindedir ve birçok tarihçi tarafından paylaşılmaktadır. Fakat diğer tarihçiler Imber kadar keskin yaklaşmamaktadır. Örneğin Kafadar bu durumun çok daha temkinli hareket edilmesini gerektirdiğini, ama bu kaynaklardan tamamen vaz geçilmemesi gerektiğini söylemektedir. Kafadar bu konuda haklıdır. Herşeyden önce Kara Delik içinde bulunduğumuz durumu açıklamak için yanlış bir metafordur. Astronomiye ait olan Kara Delik olgusu gözlemi olanaksız kılan bir durum olarak tanımlanır ki, son yıllarda bunun bile kesinlikle doğru olmadığı konusunda kuşkular belirmiştir. Osman Gazi’nin beyliğine ait bu dönem gözleme ve incelemeye tamamen kapalı bir evre değildir. Olsa olsa henüz bulunmamış bir kara kutudan bahsedebiliriz. Kaynaklarda yaygın şekilde başka yerlerde de kullanılmış motifler vardır, ama bunun yanında dikkat çekici başka unsurlar da bulunmaktadır. Örneğin, kardeş katli gibi bazı olgular bazı kaynaklarda gözükmezken, daha sonra gelen kaynaklarda ortaya çıkmaktadır. Bunun nedeni bu olguların sonradan uydurulmuş olmaları mıdır, yoksa bazı olgular uygun bulunmadıkları için saklanmış mıdır? Bu sayede bazı gerçek olgulara ulaşabilir miyiz? Diğer yandan ilk kaynaklar bize Osmanlı Beyliği’nin nasıl kurulduğunu doğru şekilde anlatmıyor bile olsa, en azından o dönemde geçerli olmuş zihniyetler ve bir sonraki dönemin insanlarının geçmişlerini nasıl kurdukları hakkında bilgi vermektedir. Tamamen umutsuzluğa kapılmamak için başka nedenler de bulunmaktadır. Bunlardan biri ilk kaynakların sadece Osmanlılar’dan gelmediğidir. Özellikle Osman ve Orhan Gaziler zamanında yazılmış Bizans kaynakları mevcuttur. Aynı şekilde başta Venedik olmak üzere İtalyan kaynakları da vardır. Bunlar henüz değerlendirilmemiştir. Değerlendirilmemiş bir başka alan da arkeolojidir. Bu konudaki çalışmalar henüz emekleme evresindedir. Tüm bunların yanında hâlâ Türkiye’de yığınlarca belgenin bulunma olasılığı vardır. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu bağlamda gerçekler veya gerçek olgular konusuna tekrar geri dönmek istiyorum. Belli bir tarihçilik anlayışına göre, önemli olan öznel olanı elden geldiğince eleyerek nesnel gerçeğe ulaşmaktır. Osmanlı tarihçiliğinde de böyle bir anlayışın yaygın olduğu gözükmektedir. Bu anlayış Osmanlı’nın nasıl ortaya çıktığı konusunda ne kadar yararlıdır? Herşeyden önce Osmanlı’nın kuruluşu bir olay mıdır? Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti 29 Ekim 1923’de kurulmuştur, diyebiliriz. Her ne kadar bu konuda bile bazı kavgalar çıkabilecekse de genelde TC’nin bu tarihte kurulmuş olduğu kabul edilir, eğer cumhuriyetin çok dar bir tanımından yola çıkıyorsak. Osmanlılar için böyle bir durum ne kadar doğru olabilir? Büyük ihtimalle belli bir günde kurulmadı. Fakat daha da karmaşık olan bu kuruluşun nedenlerini açıklamak olacaktır. Burada olayların dünyasından ayrılıp yorumların dünyasına adım atıyoruz. Kendi tarihçilerimizi bir yana bırakalım, büyük ihtimalle Osmanlı’nın ortaya çıktığı dönemde bile çeşitli yorumlar mevcuttu ki, bunların bir kısmını kaynaklarımızda görüyoruz. Burada söz konusu olan bir olaylar zincirinin veya örgüsünün yorumlanmasıdır. İstediğimiz kadar özneyi devre dışı bırakmaya çalışalım, yorum öznele aittir, nesneye değil. Hangi ölçütü kullanarak hangi öznelin nesnel açıdan doğru olduğunu saptayabiliriz? Sonuçta ölçüt de öznelin dünyasına aittir. Burada işler arapsaçına dönüyor ve öyle görülüyor ki aslında bir değil ama iç içe geçmiş yığınlarca kara kutuyla karşı karşıya olabiliriz. O zaman tarih kara kutular arasındaki farklılıkların göz önüne serilmesi mi oluyor? Bu tabii ki ne herşey doğrudur, ne de tek bir doğru olduğu ama doğrular arasında gidip gelmemiz gerektiği anlamına geliyor. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Örneğin, Osmanlılar kimdir sorusuna nasıl yaklaşacağız? Bizans açısından İranlıların saldırısıydı söz konusu olan. Burada kendilerine Roma’dan kalmış olan terminolojiyi kullanıyorlardı. Büyük ihtimalle sınırlarında sorun yaratanların İranlı değil ama Türkçe konuşan bir grup olduğunu farkındaydılar. En azından bunlar farklı İranlılar diyorlardı. Bitinya köylüsü ve tekfurları için ise herhalde birden fazla grup söz konusuydu ve bunlara çeşitli adlar takmışlardı. Osman Gazi’nin grubuna Osmanlı’nın çetesi, grubu, topluluğu veya kısaca Osmanlılar demiş olabilirler. Öyle görülüyor ki Osmanlıların kendisi böyle bir ayırıma gitmemişti. Kendilerini Osmanlı’nın temsil ettiği gruptan görmüş olabilirler, ama bunu tam olarak belirlenmiş bir kimliğe dönüştürmemiş gözüküyorlar. Örneğin, ilk Osmanlı tarihlerinde Orhan ve kardeşi Alaettin arasında geçen bir konuşma var. Burada kardeşi Orhan’a, farklı başlık kullanarak kendisini ve kapısındaki kulları, çevresindeki diğer asker ve beylerden ayırmasını söylüyor ve Orhan’da yapıyor. Kendi grubuna ak başlık giydiriyor. Osmanlı tam burada mı ortaya çıkıyor? Eğer böyleyse belki de Osman Gazi döneminde Osmanlılar’dan bahsedemeyiz. Sonuç olarak elimizde birden fazla kara kutu mevcut. Osmanlılar bir kere değil, ama bir kaç kere ortaya çıkmış olabilirler ki, sanırım en sonuncusu on dokuzuncu yüzyıldaydı. O zaman neden bahsediyoruz? &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-181669341447690401?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/181669341447690401/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/osmanlnn-kurulusu-semineri-ii-kaynaklar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/181669341447690401'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/181669341447690401'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/osmanlnn-kurulusu-semineri-ii-kaynaklar.html' title='Osmanlı&apos;nın Kuruluşu Semineri II - Kaynaklar Sorunu'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-6705823937613849762</id><published>2010-01-18T19:39:00.001+02:00</published><updated>2010-01-18T19:40:36.252+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='02Düşünme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='02Kültürel Evrim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='02Kültür ve İletişim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='02Dil ve Zeka'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Savaşır - Uzakdoğu Semineri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Uzakdoğu'/><title type='text'>Uzakdoğu Semineri - XV (Sonuncu): Batı ve Doğu Arasında Düşünme Biçimi Farklılıkları Batı'nın Nesnesi Doğu'nun Bağlamı</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Batılılarla Doğulular arasında bir başka temel farklılık da nesne madde/öz ayırımıdır. Antikçağ Yunanında dünya birbirinden farklı nesnelere veya atomlar biçiminde görülürken, antikçağ Çininde geçerli olan bakış açısı, sürekli, yani kesintisiz madde veya özlerdir. Aynı farklılığın modern Çinliler ve Batılılar arasında da mevcut olduğu görülmüştür. Örneğin Amerikan ve Japon çocukları arasında yapılan bir araştırmada, şekli aynı ama maddesi farklı cisimler ile şekli farklı ama aynı maddeden cisimler sunulduğunda, Amerikalılar benzer şekillerdeki Japonlarsa benzer maddelerden olan cisimleri ilişkilendirmiştir. Batılılar atomsal bir dünya görürken, Doğulular daha organizma biçiminde bir dünya algılamaktadır. İş adamları üzerine yapılan bir araştırmada bir yanda çeşitli işlevlerden ve görevlerden oluşan şirket tasarımı, diğer yanda da grup halinde çalışan ve iç içe geçmiş ilişkilerden ibaret şirket tasarımı sunulduğunda, Amerikalıların %75’nin, Kanadalıların, Avustralyalıların, İngilizlerin, Hollandalıların ve İsveçlilerin %50’sinden fazlasının ve Japonlarla Singapurluların da yaklaşık üçte birinin birinci tanımı seçtiği görülmüştür. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Büyük tablonun, büyük resmin algılanması konusuna bakıldığında da benzer bir sonuç çıkmıştır. Büyük resim açıklamalarının Anglo Sakson dünyadan ziyade kıta Avrupa’sında görüldüğü saptanmıştır. Bu gözlem özellikle sosyal bilimlerle ilgili kuramlara bakıldığında da net bir şekilde görülmektedir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Doğuyla Batı arasındaki bir başka fark, birincinin dünyaya geniş açıyla bakması, ikincininse tünel bakışına sahip olmasıdır. Bu da bizi nesne bağlam ayırımına getirmektedir. Bir resimde Batılılar ilk önce nesneleri görürken, Doğulular da bağlamı fark etmektedir. Örneğin bir gölün içinde yüzen balıklar resmi gösterildiğinde, Batılıların resmi açıklamaya başlamaları “büyük bir balık var” olurken, Doğulularınki “göle benzeyen bir ortam” şeklinde olmaktadır. Balıklar resimdeki orijinal ortamlarından farklı bir ortam içinde gösterildiklerinde Doğuluların (bu araştırmada Japonlar) balıkları tanımalarının zorlaştığı görülmektedir; Japonlar nesneleri bağlamları içinde algılamaktadır. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Dünyanın kontrol edilmesi meselesine gelince, burada da basit karmaşık ayrımı belirmektedir. Batılılar için yaşam çok daha basit olduğundan kontrol edilebilirliğine inanmak da daha kolaydır. Fakat Çinliler için yaşam karmaşıktır ve rastlantısal değişikliklere tabidir; dolayısıyla kontrolü hiç de kolay değildir. Araştırmalar, Doğuluların kendilerini Batılılardan daha az kontrolde hissettikleridir ve bu yüzden kontrol etmek yerine adapte olmakla daha çok ilgilenmektedirler. Benzer şekilde, kontrolde olmak Doğulular için çok daha az önemlidir; kontrolde olmayı akıl veya ruh sağlığıyla ilişkilendirmemektedirler. Üstelik Asyalıların durumunda kontrole katkıda bulunacak başkalarının varlığı çok daha önemlidir. Batılılarsa doğrudan kişisel kontrolünü tercih etmektedir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kararlılık ve değişim ayrımına gelecek olursak, Batılılar değişimin aynı yönde olacağına inanmaya daha çok eğilimliyken, Doğulular aynı yönde devam eden değişimin her an yön değiştireceğine inanmayı tercih etmektedir. Bu ayrımın dünyanın karmaşık olduğu fikriyle ilişkisi vardır. Eğer dünya Batılıların düşündüğü gibi basit bir yerse, değişim olasılığı da azdır ama karmaşık bir yerse, her an farklı değişimlerin çıkma olasılığı çok daha yüksektir. Dolayısıyla bu ikinci durumda kararlılık istisnai durumu temsil edecektir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlginç bir şekilde ütopya yaklaşımlarında da farklılık vardır. Batı ütopyalarında, mükemmele doğru sabit ve doğrusal bir ilerleyiş vardır. Çin düşüncesindeyse mükemmel geçmişte var olmuştur ve gidiş yönünün değişmesi gerekmektedir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Özetleyecek olursak, Çinliler dünyaya bütünsel yaklaşmaktadır. Daha çok tüm alanı, özellikle arka planı görmeye çalışırlar. Olaylar arasındaki ilişkileri görmede çok daha beceriklidirler. Dünya karmaşıktır ve had safhada değişim içindedir. Bileşenleri birbiriyle ilişkilidir. Olayların aşırı uçlar arasında hareket ettiğini düşünürler ve olayları kontrol etmenin onları diğer olaylarla koordine etmekten geçtiğine inanırlar. Batılılara gelince, dünyaya yaklaşımları atomsal ve analitiktir. Nesneleri çevrelerinden farklı ve bağımsız olarak algılarlar. Olayları, hareket ettiklerinde doğrusal bir çizgide hareket ediyor olarak algılarlar ve doğrudan kontrolde olduklarını düşünürler. Asyalılar büyük tabloyu görürken, nesneleri çevreyle ilişkileri açısından algılarken, Batılılar çok daha az sayıda nesne ve ilişki görür. Geniş açılı Asyalılar olayların arkasında karmaşık ve karşılıklı şekilde ilişkilendirilmiş bağlamsal etmenler görürken, dar açılı Batılılar daha çok nesnelerin özellikleri açısından yaklaşma eğilimindedirler. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Nedensellik &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Davranışların ardındaki nedenler konusuna geldiğimizde, Çinlilerde bağlamın Amerikalılardaysa aktörün öne çıktığını görüyoruz. Okullara geldiğimizde farklı nedensellik modellerinin verildiğini görmekteyiz. Japon öğretmenleri bağlamla başlayarak tartışma konusu olaylar hakkında elden geldiğince ayrıntı sunma eğilimindedir. Daha sonra önemli olayları kronolojik bir düzen içinde bugünden geriye gidecek şekilde oluştururlar. Öğrencilerin tarihsel figürlerin ruh halini anlamlarını teşvik ederken onlarla empati kurmalarını isterler. Japon öğrenci empati kurmayı başardığında tarihsel düşünmeyi başarmış demektir. Nasıl soruları Amerikan sınıflarındakinden daha fazla sorulur. Amerikalı öğretmenler bağlamla çok daha az uğraşır. Sonuçla başlarlar, kronolojik sırayla ilgilenmezler. Daha çok ilgilendikleri, nedensel etmenlerdir. Öğrenciler sonuçla ilgili nedensel modellerini kanıtla desteklediklerinde tarihsel düşünebiliyorlar demektir. Niçin soruları Japon sınıflarındakinden daha fazla sorulur. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Kategoriler&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Çinlilerde şeyleri gruplar biçiminde bir araya toplamanın arkasındaki ilke ortak özellik paylaşmaları değildir. Önemli olan, bu şeyler arasındaki karşılıklı ilişkilerdir; şeyler ilişkilerine göre gruplandırılır. Dolayısıyla bir tavuk, inek ve ot üçlüsünü gruplandırmaya kalkıştığımızda, batılı için tavuk ve inek aynı kategoride yer alırken, Çinli için İnek ve ot aynı kategoridedir. Çin dünyası bütün-parça ikilisi biçiminde algılandığından, Çinlilerin kategorileri bu anlayışı yansıtan gruplardır. Batılının dünyasıysa nesneler şeklinde algılandığından, burada da nesnelerin bireysel özellikleridir belirleyici olan. Dolayısıyla Çinlilerin dünyasında Batıdakine benzer kategoriler ve genellemeler söz konusu değildir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-6705823937613849762?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/6705823937613849762/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/uzakdogu-semineri-xv-bat-ve-dogu_18.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/6705823937613849762'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/6705823937613849762'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/uzakdogu-semineri-xv-bat-ve-dogu_18.html' title='Uzakdoğu Semineri - XV (Sonuncu): Batı ve Doğu Arasında Düşünme Biçimi Farklılıkları&lt;br&gt; Batı&apos;nın Nesnesi Doğu&apos;nun Bağlamı'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-6920424417604139922</id><published>2010-01-18T12:08:00.000+02:00</published><updated>2010-01-18T12:08:15.473+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Pastoralizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='02Kültürel Evrim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='02Kültür ve İletişim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Din'/><title type='text'>Burası ve Ötesi Semineri: Farklı Yaşam Biçimleri Farklı Dini Yapılar</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Burada bizi ilgilendiren iki önemli nokta var. Birincisi, belli bölgeler ve yaşam biçimleri insanların bazı sinyallere daha çok maruz kalmasına olanak sağlar. Dolayısıyla ilk başta bahsetmiş olduğum ayrım ortaya çıkar. İkinci olarak da, sinyallerin miktarının artması, karmaşıklaşması veya içeriğinin değişmesi, bunlara verilen tepkinin de aynı şekilde karmaşıklaşmasını ve yeniden düzenlenmesini getirir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Fakat burada evrimci bir sistem düşünmemiz gerekmiyor. Yani söylemek istediğim şey avcı-toplayıcı gruplardan pastoral gruplara geçişin doğal olarak daha karmaşık ve kimisine göre daha “gelişmiş” bir din anlayışına yol açması değil. Karmaşıklık daha ziyade söz konusu yaşam biçiminin o sırada karşılaştırılan topluluğun içerdiği insan sayısıyla bağlantılı olarak ortaya çıkardığı iletişimin içeriksel anlamda ne kadar sinyali gerekçelendirmesiyle ilgili bir durum olarak görülmelidir. Ancak böyle bir analizin sonunda karmaşıklık düzeyi açısından bakıldığında minimumdan maksimuma giden bir şema yaratılabilir ve böyle bir şemada 500 kişilik avcı toplayıcı topluluğu 50 kişilik tarım topluluğundan daha karmaşık bir dini sistem sunabilir. Fakat genelde tarım toplumları daha büyük gruplar ortaya çıkartma eğiliminde olduklarından uzun vadede ortaya çıkan sonuç tarım toplumlarının daha karmaşık sistemler ürettikleri izlenimi olmuştur. Diğer yandan çok farklı bir alana baktığımızda, örneğin kahramanlık söylem ve pratiklerine, pastoral toplumların çok daha karmaşık sitemler üretmiş olduklarını söyleyebiliriz. Yani bu tür karşılaştırmaları tamamen nesnel referanslardan yola çıkarak yapmak mümkün değildir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yine de her şeye rağmen böyle bir sınıflandırma yapmaya kalkıştığımızda bazı genel çizgiler yakalayabilmemiz mümkün olmaktadır. Burada belli unsurlara bakacağım ve bunlardan ilki çevre (habitat) olacak. Antropologlar beş temel yaşam biçimi kabul etmektedir: avcı-toplayıcılık, bahçecilik (çapa tarımı), tarım, göçebe hayvancılık ve kent yaşamı. Avcı toplayıcıların 200.000 yıl önce belirdiği ve 10.000 yıl önce tüm dünyayı kapladıkları kabul edilmektedir. Bu yaşam biçimleri arasında en uzun sürmüş olanıdır. Avcı toplayıcıların çevreyle olan ilişkileri uyum fikri üzerine kurulmuş gözükmektedir. Bunu örneğin ölüme olan yaklaşımlarında görebiliriz. Ölüm, dünyada var olan uyumun sürmesi için gerekli görülebilmektedir ama ölüm doğanın teselli edilmesi gerekliliğiyle beraber gelmektedir (Goodman, 18). Bahçecilik bazı yerlerde nispeten kısa sürmüş bir evredir. Bu yaşam biçiminde kadının önemli bir rolü vardır ve bunu genellikle bahçecilerin mitlerinde görürüz. Örneğin, bir Amerikan yerli topluluğu olan Creeklere ait bir mitte mısırın nasıl yetiştirileceğini öğreten kadındır. Bahçecilerin geçirdiği değişiklik önemlidir. İnsan ilk kez doğadan uzaklaşmakta, ona yabancılaşmaktadır. Artık ölüm doğanın teselli edilmesini değil, toplumsal dokudaki yaranın tedavi edilmesini gerekmektedir. Doğanın veya ana olarak algılanan dünyanın zorla kontrolü ve bir şeyler vermeye zorlanması, yoğun bir suçluluk duygusunun ortaya çıkmasına neden olur. Bu, avcı toplayıcıların tavırlarından çok farklıdır. İlk defa bahçecilerle birlikte dünyanın sonu kavramı belirir (age., 19).Avcı toplayıcılarda baskın fikir dengeyken, bahçecilerde biçim değiştirmedir (age., 20). Tarımcıların durumundaysa hâkim fikir iktidar yanılsaması, doğayı kontrol ettiklerine dair inançtır. Doğa hâlâ oradadır ama artık uzaktır. Onun yerine yeni bir çevrenin ortaya çıkmaya başladığını görürüz. Eğer bahçecilerde hâlâ doğayla ilişkiye girmek mümkündüyse, tarımcılarda bu artık iyice ortadan kalkmış; daha doğrusu evcilleştirilmiş bir doğa doğayla topluluk arasına girmiştir. Kontrol bu evcilleştirilmiş doğa üzerinedir. Aslında doğanın kontrolü değil, yok edilerek yeni bir çevrenin ortaya çıkarılması için kullanılması söz konusudur. Doğaya tamamen yararcı bir zihniyetle yaklaşılır. Doğayı kirletmeye dair bir suçluluk duygusu artık yoktur. Onun yerine “kötü” bitkilere ve aynı şekilde “kötü” hayvanlara karşı bir paranoya hâkimdir. Ürünü korumak için bunlar yok edilmelidir. Kötünün ayıklanması ve yok edilmesine yönelik bir zihniyetin ortaya çıktığından bahsedebiliriz. Sınır kavramı ve bununla birlikte gelen sınıra yönelik her türlü tecavüzün tehdit olarak algılanması belirir. Dünyanın sonu anlatılarında daha toplumsal bir tonun hâkim olduğu görülür: Bir felaket tüm dünyayı kötülüklerden ve kötülerden temizleyecektir. Aynı temayı geçmişe dair olan tufan anlatılarında da görürüz (age., 27). Burada tarımsal yaşamdan kaynaklanan periyodik bir döngüden de bahsedebiliriz. Diğer yandan hayvanların evcileştirilmesi erkeğin cinsel gücünün üzerinde yoğunlaşmayı getirir; “phallic” sembol belirir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Göçebe hayvancılara gelince, her şeyden önce, her ne kadar doğal çevreyi örneğin tarımcıların durumunda olduğu gibi değiştirme ihtiyacı içinde olmasalar da, parçası da değildirler. Doğa ile hayvancılar arasında da tıpkı toprağı işleyenlerin durumunda olduğu gibi (bunun en uç örneği kentlilerdir) bir ara bölge mevcuttur. Bu ara bölge, daha yerleşik olan kentlilerin yaşamında doğanın, daha doğrusu, bu topluluklarda hâkim olan zihniyet açısından yaklaşacak olursak, vahşi doğanın tamamen ortadan kalkmasını, bir bakıma kovulmasını getirirken, göçebe hayvancılardaysa bu düzeyde olmasa da doğanın kullanılması ve dikkat edilmesi gereken bir şeye indirgenmesini getirir. Avcı topluluklarında gördüğümüz vahşi doğayla uyum içinde bütünleşme fikri göçebe hayvancılarda da görülmez. Doğa hem kullanılması hem de sunduğu tehlikeler açısından dikkat edilmesi gereken bir şeydir. Doğadan uzak olmak, arada aşılması gereken bir ara bölgenin olduğu, kısacası iki farklı iletişim dünyasının var olduğu kurban ve haber taşıyıcı pratiklerinin mevcut olmasından da anlaşılabilir. Bunların var olmasını bir yandan bir bölgenin iletişim biçiminin diğer bölgede kullanılamaması ve diğer yandan da iletişimde özel kişilerin gerekmesiyle açıklayabiliriz. Diğer yandan göçebe toplayıcılarda dünyanın sonu geleneklerine rastlanmadığını görürüz. Göçebe hayvancılarda özellikle dikkat çeken bir özellik sürülerin güvenliğinin ve her an yok olma ihtimallerinin çevreyle ilgili bilgi toplama pratiğini öne çıkartmış olmasıdır. Göçebe hayvancılar her an işlerin ters gidebileceği bir dünyadadır. Olumlu koşullar her an olumsuz koşullara dönüşebilir. Bu da haliyle çevrenin sürekli incelenmesini, en uygun koşulların bulunmaya çalışılmasını gerektirmektedir. Yerleşik tarımcılar çözümü bulundukları bölgede aramak zorundadırlar. Oysa bir yerden bir yere gitme olanağı olan göçebe hayvancılar için önemli olan çok daha geniş bir alanın anlaşılmasıdır. Tarımcılarda ana fikir var olan sembolik dünyanın hiçbir zaman bozulmamasını sağlamak olurken, göçebe hayvancılardaysa karşılaşılan sembolik sistemlerin süratle anlaşılması veya karşılaşılan yerlerin süratle simgeselleştirilmesi öne çıkabilmektedir. Göçebe hayvancılarda rastlanan bir başka özellikle de tek bir bölgenin ana bölge olarak algılanmasıdır. Var olan bölgeler arasında tek bir bölge sunduğu avantajlar açısından öne çıkar. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-6920424417604139922?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/6920424417604139922/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/buras-ve-otesi-semineri-farkl-yasam.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/6920424417604139922'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/6920424417604139922'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/buras-ve-otesi-semineri-farkl-yasam.html' title='Burası ve Ötesi Semineri: Farklı Yaşam Biçimleri Farklı Dini Yapılar'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-7379379420396984326</id><published>2010-01-17T14:59:00.001+02:00</published><updated>2010-01-17T15:13:05.593+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Pastoralizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='02Kültür ve İletişim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Din'/><title type='text'>Burası ve Ötesi Semineri - Eski Türklerde Cenaze Törenleri ve Öte Dünya İnanışlarına Bakış Din ve İletişim</title><content type='html'>Geçen haftaki girişin sonuçlarından biri (en azından kendi açımdan baktığımda) Eski Türklerde Öte Dünya İnançları konusunu incelemenin en sağlıklı yolunun, bu çabayı pastoral göçebeliğin öte dünya inançları şeklinde görecek şekilde dönüştürülmesinden geçtiğini kavramak oldu. Çok kısa şekilde özetlemek gerekirse, Avrasya bozkırları ve burada var olmuş pastoral göçebelik hiçbir zaman “Eski Türklerin dini veya öte dünya inançları” örneğinde gördüğümüz gibi etnik grupların kendilerine özgü dinlerle karşımıza çıkmalarını sağlayacak kadar karmaşık bir dünya yaratmamıştır. Farklı sözcükler görülse de, her etnik grup kendi farklı kavramlarını yaratmamıştır. Tarım toplumlarında bile zor gözlemlenen bu davranışı, Avrasya bozkırlarında beklemek kanımca mümkün değildir. Belki Kuzey Afrika pastoral toplumlarıyla Avrasya bozkırlarının pastoral toplumları arasında bazı farklılıklar bekleyebiliriz ama bu yaklaşım da bizi etnik değil, bölgesel bir ayrıma götürmelidir. Bir bölgenin kendi içinde ortaya çıkabilecek ayrımları dikkate aldığımızda da, bunlar daha çok farklı gelenekler şeklinde düşünülmelidir. Bu farklı gelenekleri de daha çok farklı yaşam biçimlerinin yansıması olarak almalıyız. Örneğin, tarım kökenli pastoral toplumlarla avcılık/balıkçılık kökenli pastoral toplumları farklı yaşam biçimlerinden ötürü farklı inanç biçimleri getirecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız yaşam biçimiyle inanç biçimi arasında birebir bir ilişkinin söz konusu olduğunu düşünmemeliyiz. &lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/S1MLz4QuUbI/AAAAAAAAAjs/fZYZQKEMZok/s1600-h/%C5%9Eaman1.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ps="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/S1MLz4QuUbI/AAAAAAAAAjs/fZYZQKEMZok/s320/%C5%9Eaman1.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Yaratıcılık topluluktan topluluğa farklılık göstereceğinden çıkan son ürün bazı farklılıklar taşıyacaktır. Örneğin, Kuzey ve kuzeydoğu Avrasya’da su kuşu motifinin ve dünyayı oluşturmak için suya dalarak çamur çıkarma motifinin yaygın bir kalıp olduğunu görüyoruz. Burada kuşun cinsi, nasıl daldığı, dalış sırasında ne tür aşamalardan geçtiği farklılıklar gösterebilir ama muhtemelen bu kuş bir su aygırına veya timsaha dönüşmeyecektir. Diğer yandan su da su olarak kalacaktır. Bir sel veya tufan söz konusu olmayacaktır. Neticede kullanılan malzemeyi yaşam biçimi açıklayabilir ama bu malzemenin nasıl bir kurguya dönüştüğü daha farklı unsurların bilinmesini gerektirebilir. Üstelik bu unsurların kimi tamamen olası beklenmedik koşul ve olaylara ait olabilir. Yaratıcının yaratma esnasında içinde bulunduğu koşullar ortaya çıkan ürünü doğrudan etkileyebilir ve bu koşullar bir daha yaşanmayabilir. Fakat öte yandan, aynı yaşam biçiminin sürekli benzer koşulları ve belli bir sıklıkta dayatacağını, dolayısıyla sonunda söz konusu topluluklarda ortaya çıkan inanç biçimlerinin zamanla birbirine çok benzeyeceklerini de unutmamalıyız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşam biçimiyle din arasındaki ilişkiyi bu şekilde açıkladıktan sonra üzerinde durmak istediğim ikinci nokta etkileşimin rolü olacak. İnsanların çevreleriyle sürekli etkileşim içinde olduklarını söylemek şaşırtıcı bir şey değil. Dışımızdaki dünyayla sürekli iletişim içinde olmamız ve bunun zorunlu olması hepimizin bildiği bir şey. Fakat bu iletişimin belli sınırları olduğunu hepimiz farkında olmayabiliriz. Özellikle toplumsal iletişimin (ki dışımızdaki dünyayla iletişimin en önemli kısmını bu oluşturur) bir üst sınırı vardır. Son yapılan araştırmalara göre bu sınır Homo Sapiens toplulukları için 150 – 300 arasındadır. Yani bir insanın sadece doğrudan fiziksel temas yoluyla ilişkiye girebileceği insan sayısı 150 – 300 arasındadır. Burada bahsedilen grup büyüklüğüdür. Grup büyüklüğü bu sınırı geçmeye başladığında, alt gruplar belirecek ve yüz yüze düzenli temasın yerini sürekli artan şekilde simgesel ve üslupsal işaretleşme alacaktır (Gamble, 1999: 57). Görüldüğü gibi burada önemli bir üst sınır mevcuttur ve bunun aşılması ancak farklı iletişim araçlarının ortaya çıkmasıyla mümkündür. Bir hiyerarşinin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Hiyerarşi çok daha erken bir düzeyde kendisini gösterir ve bunun insanın bilişsel yetenekleriyle bir ilişkisi yoktur. Örneğin, bir grupta beş rakamı aşılmaya başladığında gruptan bir kişinin liderlik konumuna yükselmeye başladığı görülecektir. Ölçeksel stres 5 ile 7 arasında kendisini göstermeye başlar. 10 ile 14 kişilik grupta en azından iki lider figürü veya grup görülmeye başlayacaktır. 150/300 sınırıysa tek bir insanın çevresindeki ilişkilerin içeriklerini kaydetmesiyle ilgili bir rakamdır. Burada farklı bir bölünme söz konusudur. 150/300 sınırı aşıldığında birey üzerindeki baskının azaltılması için içerikleri belirlemenin farklı yöntemlerinin ortaya çıkması gerekmektedir. Örneğin, 200 veya 400 kişilik bir grupta yaşanıyorsa, 50 veya 100 kişinin farklı bir kategoriye konması gerekecektir ki aynı düzey sağlanabilsin. Bu noktada ayırımcılığın ortaya çıktığı görülür. Diğer yandan her ayrımcılık bütünleştirmeyle birlikte gelir. 50 ile 100 kişiyi kendimizi ait hissettiğimiz gruptan ayrı görebiliriz ama başka bir grupla karşılaştırdığımızda aynı grubu kendimize daha yakın da görebiliriz. Dolayısıyla karmaşık sistemlerin ortaya çıkması gerekir. Din kanımca bunlardan birini oluşturur. Grupların bir araya getirilmelerini sağlayan simgesel iletişim yollarından biridir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız din daha farklı bir alanı da kapsar: Cansızların dünyası, insanların dışındaki dünya, doğa vb. İnsanın iletişimi hem canlı hem de cansız unsurlarla gerçekleşir. Aslında burada önemli olan canlı olmayla olmama arasındaki fark değildir. İnsan kendisine gelen tüm verilerle ilgilenmek zorundadır ve her veriye gösterdiği tepki sanki canlı bir failin ürünüymüş gibi olur. İnsanın var olduğu dünya faillerin dünyasıdır. Onu ilgilendiren en önemli konu çevresinde gerçekleşen hareketlerin kaynağıdır ve onun için en tehlikeli ve/veya en yararlı hareketler canlılara dair olandır. Kaynağı canlı olmayan hareketler elbette insanı ilgilendirmez ama o her hareketi sanki bir canlı hareketinin ürünüymüş gibi algılayacak şekilde programlanmıştır. Dolayısıyla cansız dünyadan gelen her veri de sanki ardlarında canlı failler varmış muamelesi görür. Sistem basittir: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/S1MMN0Z_i_I/AAAAAAAAAj0/XvYyF7pOnt0/s1600-h/%C5%9Faman2.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ps="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/S1MMN0Z_i_I/AAAAAAAAAj0/XvYyF7pOnt0/s320/%C5%9Faman2.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Din canlı addedilen cansız faillere bağlı bazı verilerin anlamlı kılınmasıyla ve/veya kullanılmasıyla ilgilidir. Çoğu kez doğanın, doğaüstünün, bizim dışımızdaki dünyanın anlamalı kılınmaya çalışılmasından bahsedilir ama insan bu dünyanın sunduğu malzemeyi kullanmayı da seçmiştir ve bu hâlâ geçerli olan bir faaliyettir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toparlayacak olursak, insanlara dışarıdan yığınlarca veri gelir. İnsan kendisine ulaşan verilerin kendisinde yarattığı etkilerin özellikle bir kısmına hemen tepki verecek şekilde programlanmıştır ve bu tepkinin en önemli özelliği bu tür verilere canlı muamelesinde bulunmaktır. Din, kendisini bu bölgede gösteren bir faaliyettir. Bu noktada daha fazla ayrıntıya girmemize gerek yok. Asıl üzerinde yoğunlaşmamız gereken, bunu kendi konumuzla ilişkilendirmek.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-7379379420396984326?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/7379379420396984326/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/buras-ve-otesi-semineri-eski-turklerde_17.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/7379379420396984326'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/7379379420396984326'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/buras-ve-otesi-semineri-eski-turklerde_17.html' title='Burası ve Ötesi Semineri - Eski Türklerde Cenaze Törenleri ve Öte Dünya İnanışlarına Bakış&lt;br&gt; Din ve İletişim'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/S1MLz4QuUbI/AAAAAAAAAjs/fZYZQKEMZok/s72-c/%C5%9Eaman1.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-7584500420038960442</id><published>2010-01-15T06:04:00.000+02:00</published><updated>2010-01-15T06:04:21.333+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Osmanlı&apos;nın Kuruluşu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='06Osmanlı Tarihi'/><title type='text'>Osmanlı'nın Kuruluşu Semineri I</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu seminerin konusu Osmanlı İmparatorluğunun çok kısa bir dönemi. Çok kaba bir şekilde bu dönemi Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluş dönemi olarak adlandırabiliriz. Kuruluş döneminin nerede bittiğini tam olarak bilemiyorum, ama bu seminer bir yerde kuruluşun da kuruluşu olarak gerçekleşecek ve daha çok Osman ve Orhan Gazi’lerin dönemiyle sınırlı kalacak. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Aslında kuruluş terimini kullanmak hem doğru hem yanlış ya da sorunlu. Osmanlı’nın kuruluşu tartışmalarında genelde ve tarihçiler arasında bile yaygın olan ilk soru, nasıl bu kadar ufak bir beylikten gayet güçlü bir imparatorluk ortaya çıktığıdır. Bu soruda hem belli bir hayranlık hem de gizli bir övünme de saklıdır. Osman Gazi’nin kurmuş olduğu bu küçük beyliğin sonucu, üç kıtaya yayılmış ve uzun süre ayakta kalmış güçlü bir imparatorluk olmuştur. Özellikle tarih atlaslarında görülen durum budur. Bütün evreler tek bir haritanın üzerine çizilerek gerçekten de büyüyen ve daha sonra da küçülen organik bir varlığın görüntüsü verilir. Bu açıdan bakıldığında Osmanlı İmparatorluğu Osman Gazi’nin Beyliğinden gelmiştir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Fakat Osman Gazi’nin kurmuş olduğu sadece küçük bir beylikti. Belki hırslı bir insandı ve büyük bir imparatorluk düşü vardı. Böyle bir düşe Osmanlı tarihlerinde rastlıyoruz. Ziyarete gitmiş olduğu dervişin, Ede-Balı’nın evinde bir düş görür. Bu düşü yorumlayan Ede-Balı onu padişahlığın beklediğini söyler. Düşü ilk kez okumakta olduğumuz tarihler neredeyse bir yüzyıl sonra yazılmıştır. Böyle bir düşün gerçek olduğunu bile varsaysak, düş Osman’ın padişah olmasıyla ilgilidir; muazzam bir imparatorluk kuracağıyla ilgili değildir. Düşün ilk kez yazılı olarak ortaya çıktığı tarihlerde Osmanlı İmparatorluğu hâlâ büyük bir imparatorluk değildi; ama büyük olasılıkla Osmanlı’nın padişahlık talebini meşrulaştırma kaygısı vardı. Yani Osman Gazi’den yüzyıl sonra bile hâlâ gayet güçlü bir imparatorluğun nasıl ortaya çıktığını anlatan bir düş mevcut değildir. Padişahlıktan çok güçlü bir imparatorluğun anlatılmaya çalışıldığını kabul etsek bile, burada önemli olan her yana yayılmış olmanın çok fazla bir anlam ifade etmediğidir. Yani nasıl oldu da böyle bir imparatorluk kurduk çok fazla şaşırılan bir durum gibi gözükmüyor. En azından bu dönemde yaşamış olan insanları çok şaşırtmamakta. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sonuç olarak Osman Gazi’nin kurmuş olduğu küçük ve neredeyse Anadolu’nun en küçük beyliğidir. Eğer birşeyin kuruluşu söz konusu olacaksa, bu bir beyliğin kuruluşudur ve Osman’ın arkasından gelen Orhan eğer bu türden bir tartışmaya girmişse, büyük olasılıkla ufacık bir yayladan veya Söğüt havzasından nasıl bu kadar büyük bir beylik kurmuş olduklarına hayret etmiştir, bu başarıyla gurur duymuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşunu, eğer illa ki böyle bir yaklaşım izlenecekse, Osman Gazi’nin beyliğinde aramamak gerekir. İmparatorluk olmak çok daha farklı oluşumları gerektirir. Herşeyden önce daha farklı bir büyüklüğün söz konusu olduğunun bilincine varılması gerekir. Ancak ondan sonra imparatorluk kimliğinin uygulamalarının ortaya çıkmasını sağlayacak değişikliklere gidilmeye başlanır. Bunun Osmanlılar için ne zaman başladığı ilginç bir araştırma konusu olabilir. Kanımca bu bağlamda iki farklı kuruluştan bahsedilebilir. Birincisi Yıldırm Beyazid, ikincisiyse Fatih dönemidir. Yıldırım dönemine başarısızlığa uğramış imparatorluk kurma denemesi olarak bakabiliriz. Arkasından neredeyse Osmanlı’nın ortadan kalktığı bir iç karışıklık dönemi gelmiştir. Tam da bu sırada ilk Osmanlı tarihleri yazılmaya başlanır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlk osmanlı tarihleri ve yazarları için Osman Gazi dönemi önemlidir. Osmanlı’nın ilk çöküşünün sorumlusu olarak gördükleri Yıldırım’ın yanlışlarının ve bu yanlışlara rağmen Osmanlı’nın meşruiyetinin gösterilmesi gerekmektedir. Bunun için de Osman Gazi dönemine başvurulur. Bu tarihçiler Osman Gazi dönemi hakkında ne kadar bilgiliydiler bilmiyoruz, ama hedefleri büyük olasılıkla zaten Osman Gazi dönemini hem olumlu hem de olumsuz taraflarıyla anlatmak değildi. Ayrıca büyük ihtimalle “bir zamanlar herşey daha doğruydu” zihniyetinden hareket ediyorlardı. Osman Gazi’nin dönemi ilk kez burada bir imparatorluğun kuruluşu için malzeme olmaya başlar. Böylece Osman Gazi bir imparatorlğuun kuruluş evresi olur.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Osman Gazi dönemi tabii ki bir şeyin kuruluşudur, ama bu kanımca bir imparatorluğun kuruluşu değil, ama bir devletin ortaya çıkışıdır. Osman Gazi öldüğünde bulunduğu yöredeki ekonomik, toplumsal ve siyasi koşul ve ilişkiler önemli şekilde değişmiş, ortaya yeni bir siyasi birlik çıkmış, yeni bir devlete giden yol açılmıştır. Bu dönemde kurulan bence budur. Bu devletin arkasından bir imparatorluk gelmiş olabilir ve gelmiştir de, ama bu imparatorluğun kuruluşu bu devlet değildir ki, üstelik imparatorluğu yönetmekte olan devletin bile farklı olduğu söylenebilir. Osmanlı Beyliği’nin kurulması Osmanli İmparatorluğunun ortaya çıkamasını sağlayan değişikliklerden önemli biridir, ama bu imparaorluğu doğrudan yaratan bu beylik değildir. Üç kıtaya yayılmış olan imparatorluk ufak bir beylikten değil, ama yeterince büyük bir siyasi alandan ortaya çıkmıştır ki, bu da çok daha sonradır. Osman Gazi döneminin en ilginç yani Bizans’a ait coğrafyada birçok açıdan farklı bir devletleşmenin ortaya çıkması, bunun en başarılı örneği olmasıdır. Bu seminer bunun nasıl olduğunun tartışılmasıyla ilgilidir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-7584500420038960442?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/7584500420038960442/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/osmanlnn-kurulusu-semineri-i.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/7584500420038960442'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/7584500420038960442'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/osmanlnn-kurulusu-semineri-i.html' title='Osmanlı&apos;nın Kuruluşu Semineri I'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-543217347977383642</id><published>2010-01-14T20:22:00.000+02:00</published><updated>2010-01-14T20:22:46.598+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Pastoralizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='05Eski Türkler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='05Orta Asya Türkleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Din'/><title type='text'>Burası ve Ötesi Semineri - Eski Türklerde Cenaze Törenleri ve Öte Dünya İnanışlarına Bakış Pastoral Göçebelerin Ortaya Çıkışı</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu ince ayrıntıları bir kenara bırakacak olursak, Türk denen grubun ortaya çıkışı, en azından tarih sahnesine çıkışı, pastoral göçebelikle yakından ilgilidir. Dolayısıyla, Türk denen grubun öte dünya inançları pastoral göçebeliğin sunduğu malzemenin yine bu yaşam tarzının sunduğu tercihler ve bu tercihlerin insan aklının izin verdiği sınırlar içinde farklı biçimlerde yorumlanmasının sunduğu seçenekler doğrultusunda kullanılmasıyla ilgilidir. Peki, ne tür bir malzemeden bahsediyoruz? Bunu yanıtlamak oldukça güç ama ne tür olasılıkların mevcut olduğunu belirtebiliriz. Diğer yandan farklı yaşam tarzlarına ait malzemenin durumu ne olmuştur? Ne şekilde pastoral göçebeliğin sunduğu malzemeyle birleştirilmiştir? &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Mevcut çalışmalar pastoral göçebeliğin MÖ 1500 yıllarında ortaya çıktığını göstermektedir. En azından genel kanı bu yöndedir. Uzun bir süre pastoral göçebeliğin avcılıktan sonraki evre olduğu, tarımdan önce geldiği düşünülmüşse de, son çalışmalar pastoralizmin tarım toplumlarının bir sonucu olduğunu göstermiştir (Khazanov, 1984:85-87). Hayvancılığa geçilmesinin ancak hayvanların evcilleştirilmesiyle ve bunun da yerleşik düzene geçilmesiyle mümkün olduğu artık herkes tarafından kabul edilmektedir. Ayrıca tüm pastoral topluluklar tarım toplumlarından sonra ortaya çıkmıştır. Demek ki avcı toplumlarının kendi başlarına pastoral toplumlara yol açması gibi bir durum söz konusu değildir ama bu her pastoral toplumun kökeninde bir tarım toplumunun olduğunu getirmemektedir. Hayvanların evcilleştirilmesinin başarılması için yerleşik düzene (ve daha ziyade tarımcı yaşam düzeninin görüldüğü yerleşik düzene) geçilmesi şart gözükse de, bazı avcı toplumlarının tarım toplumlarından evcilleştirilmiş hayvan alarak pastoralizme geçmesi mümkündür. Ayrıca yine bazı avcı toplumları da diğer toplumların üzerlerindeki baskısından ötürü doğal habitatlarını terk etmek zorunda kalınca bu yolu seçmiştir. Demek ki bir tarım toplumundan gelmeden ama onun evcilleştirildiği hayvanlardan yararlanarak pastoralizme geçmek mümkündür (Vajnshtejn, 1978: 127-132). Bu durumda bu toplumun yaşam tarzı çok daha farklı bir şekilde gelişecek, avcılıktan gelen kültürel değer ve pratikleri, yeni edindiği yaşam tarzının zamanla sunduğu değer ve pratiklerle karışacaktır. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Pastoralizmi hayvancılık olarak tanımlayabiliriz. Pastoral göçebelik bu yaşam tarzının bir türevidir. Göçebe pastoralizmi çeşitli bölgeler şeklinde de sınıflandırabiliriz. Bizim konumuz itibarıyla ilgilendiğimiz alan Avrasya göçebe pastoralizmidir. Pastoralizmin bu bölgedeki gelişimini inceleyecek olursak, mevcut bilgiler bu sistemin başlangıcını, daha önce değindiğimiz gibi, yerleşik düzene ve bunu en başarılı şekilde sürekli kılan tarıma geçişte görüyor. Hayvanların evcilleştirilmesi hareketsizliği gerektiriyor ama tek koşul bu değil. Bu hayvanların beslenebilmesi de gerekiyor. Pastoralizmi ilk başta tarımdan bağımsız bir yaşam biçimi olarak görmemiz gerekmiyor. Hayvancılık tarımla birlikte ortaya çıktığına göre, tarımdan görece bağımsız bir yaşam biçimi olarak belirmesi için bazı koşulların ortaya çıkmasını beklemek makul bir yaklaşım olarak gözüküyor. Neticede tamamen hayvancılığa geçiş tarımın istenilen düzeyde gerçekleşmediği bölgelerde gerçekleşmiş gözüküyor. Diğer yandan hayvancılığa tam anlamıyla geçişi anlamak için tarımın yetersiz kalmasının yanında ikinci ve farklı bir devrimi de dikkate almamız gerekmektedir. Bu devrim Andrew Sherratt’ın İkinci Ürünler Devrimi olarak adlandırdığı süreçtir. Bu devrim, Eski Dünya tarımında iki farklı evreyi birbirinden ayırır. Bunlardan ilki tarımsal üretimin teknolojisiyle taşıma sistemlerinin insanın kas gücüne dayandığı, hayvanların sadece etleri için tutulduğu çapa tarımı evresidir. İkincisiyse, bunun ardından gelmiş olan hayvansal enerji kaynaklarına dayanan saban tarımcılığı ve hayvancılığın belirdiği evredir. Bu evrenin iki önemli buluşu saban ve arabadır. Ayrıca hayvanların yününden ve sütünden yararlanmak da bu evrede belirmiştir. Bu buluşlar bir yandan tarımsal üretimin yoğunluk kazanmasını sağlarken diğer yandan da taşımacılık, ticaret ve kişisel hareket kolaylaşmıştır. Böylece daha kalitesiz toprağa sahip bölgeler tarıma açılabilirken, daha önceden mümkün olmayan bölgeler de insanlara açılmıştır. Hayvanın yününden yararlanma yeni bir ticaret aracının ortaya çıkmasını sağlarken, süt kullanımı da çok daha büyük sürüleri ekonomik kılmıştır (Sherratt, 1997:159-161). Bu buluşların hepsi aynı anda belirmemiş olmasına rağmen, sabanla arabanın 4. bin yılda kuzey Mezopotamya’da ortaya çıktığı düşünülmektedir (Age., 169). Dördüncü bin yılda ayrıca dört veya beş hayvan türü de evcilleştirilmiştir. Bunlar at ve deve gibi binilebilecek ve yük taşımada kullanılabilecek hayvanlardır (Age., 170). Hayvancılık bu gelişmelerin sonunda özellikle tarımın yetersiz kaldığı durumlarda geçerli olan bir yaşam biçimi olarak belirmiş ve bu tür bölgelerin bulunduğu geniş alanlara yayılmıştır. Hayvancılığın önünde belirmiş tek doğal engel çeşitli insan topluluklarında var olan süt ve süt ürünlerini sindirememe özelliği olmuştur. Bu toplulukların en önemlilerinden biri Çinlilerdir ve pastoralizm Çin bölgelerinde yayılamamıştır (Age., 187). &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Üçüncü bin yılın ortalarından itibaren neolitik avcı ve balıkçılarla tunç dönemi tarımcılarıyla hayvancıları orta Avrasya’nın Kuzey bölgelerini, Ural dağlarının doğusunu, yani Altay ve Tanrı dağlarının bulunduğu bölgeyle Aral Gölü civarını paylaşmaya başlamıştır (Di Cosmo, 2002:23). Henüz tam anlamıyla göçebe olmamalarına rağmen, batı ve orta Asya’da at kullanan ilk toplulukların üçüncü bin yılın ortalarıyla erken ikinci bin yıl arasında ortaya çıktığını kabul edebiliriz (Age., 26). Bu toplulukların tam anlamıyla göçebe hayvancılığa geçişi muhtemelen birinci bin yılın başlangıcına kadar gerçekleşmemiştir ve ilk atlı İskit okçuları MÖ. dokuzuncu ve onuncu yüzyıllarda belirmiştir (age., 27). Uzun bir süre İskitler’in ortaya çıktığı bölgenin Volga civarı olduğuna inanılmıştır. Günümüzde bu Orta Asya şeklinde değişmiştir. İskit kültürünün arkeolojik özellikleri ilk olarak Altay ve Tanrı dağlarının oluşturduğu bölgede MÖ 6 ve 4. yüzyıllarda belirmiş kurgan mezarlarında tespit edilmiştir. Altay ve Tuva bölgesinde ilk göçebelerin muhtemelen MÖ 9. yüzyılda belirdiği düşünülmektedir. Gryaznov’un kronolojisi Altay İskit dönemini MÖ 9. yüzyıldan başlatmaktadır. Bu bölgenin sonu yaklaşık MÖ 3. yüzyıla denk gelen İskit döneminin ardından Hun Sarmat dönemi başlamıştır (age., 35-36).&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Avrasya bozkırlarının tarihinin tamamını pastoral göçebe toplulukların tarihi şeklinde görmemek gerekiyor. Bu bölgede görülen üçüncü ve ikinci bin yıla ait pastoral toplulukların göçleri daha sonra belirecek göçebe pastoralistlerin göçlerinden farklıdır. İlk kategorideki gruplar hâlâ ekilecek topraklarla ilgilenmektedir. Dolayısıyla Hint İran toplulukların göçlerini İskit ve Moğollarınkine benzer görmemek gerekiyor. Her ne kadar pastoral göçebeliğin teknolojik alt yapısı (sürülerin tür yapıları, uzun süreli hareketli hayvancılık, sütçülük, hayvanlarla dayanan taşımacılık ve ulaşım ve atçılık) kazak ve Avrupa bozkırlarında ikinci bin yılın ortalarından itibaren belirmiştiyse de, “tunç çağı bozkır kültürlerinin” belirmesi MÖ ikinci ve birinci bin yılların oluşturduğu sınırda gerçekleşmiştir. MÖ birinci bin yılın başında eski yerleşkeler yerlerini göçebeliğin ve atçılığın baskın olduğu yeni kültürlere bırakmış ve antik çağ yazarlarının “süt içiciler” ve “kısrak sağıcılar” olarak adlandırdığı ve daha sonra Kimerler, İskitler, Sakalar vb adlarla anılacak topluluklar ortaya çıkmıştır (Khazanov, 1984:94). Bu tarih aynı zamanda bu bölgenin daha kuru bir iklime geçişine karşılık gelmektedir. Her ne kadar pastoral göçebeliğe geçişin nedenleri üzerine olan tartışmalar kesinlik kazanmamışsa da, bu yaşam biçimine geçişle daha kuru iklimin belirmesi çakışmaktadır (age., 95). &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şu ana kadar daha ziyade Mezopotamya kökenli bir yayılmadan, ilk tarım topluluklarının sırasıyla pastoral ve pastoral göçebe toplulukları ortaya çıkarmasından bahsettik. Anlatımızın bu kısmı bizi İskitlere, yani İran dili konuşan topluluklara getirdi. Burada bir ufak ayrıntıya daha değinmekte yarar var. Her ne kadar İskit topluluklarının ortaya çıktığı bölgeyi (anavatan sözcüğünden bilerek kaçınıyorum) Volga bölgesinden Orta Asya’ya taşımışsak da, burada bahsedilen sadece İskitler’in bu bölgede ortaya çıktığıdır. Tüm Hint Avrupa topluluklarının bu bölgeden yayıldıkları gibi bir iddia en azından bu tartışma açısından söz konusu değildir. Hint Avrupa toplulukları Karadeniz’in kuzeyinde veya Orta Anadolu’da belirmiş ve daha sonra bu grupların bir kısmı doğuya yayılmış olabilir. Nitekim Renfrew’a göre, İndüs Vadisi uygarlığında kullanılan diller MÖ 3000 gibi erken bir tarihte Hint Avrupa dilleriydi (1988:271). Dolayısıyla burada söz konusu olan İskitler denen etnik veya politik grubun ortaya çıktığı bölgedir ki bu da günümüzde Altay Tuva bölgesi olarak kabul edilmektedir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Diğer yandan Orta Asya’nın geçmişinde Mezopotamya kökenli tarım toplulukların yayılmasından ve daha sonra pastoral topluluklara dönüşmesinden çok daha önce bu bölgeye yerleşmiş avcılık ve balıkçılıkla geçinen topluluklar da mevcuttur. Fiziksel özellikler açısından baktığımızda batıdan yayılan topluluklar daha Avrupaoid, doğudan ve kuzeyden gelen bu pastoralizm ve tarım öncesi topluluklarsa daha Mongoloiddir. Bu fiziksel özellikleri açısından farklı iki grup açısından baktığımızda, MÖ üçüncü bin yılın ortalarında Yenisey-inusa ve Altay bölgelerinde belirmiş Afanasevo kültürünün Avrupaoid, bunu MÖ ikinci bin yılın başında izleyen ve Sibirya orman kuşağından gelmiş olduğu düşünülen Okunevo kültürününse Mongoloid olduğu kabul edilmektedir. Her iki kültür de hayvancılıkla uğraşmakta ve metal kullanımını bilmektedir. Okuneva kültürünüyse MÖ 1500’de Avrupaoid türün baskın olduğu Batı Avrasya kökenli ve Hint İran olduğu sanılan Andronovo kültürü takip etmiştir. Bu kültürde hayvancılığın daha yerleşik bir biçimi egemen olmuştur. Metal kullanımı önemini korumuştur. Bu kültür Pontus (Ukrayna) bozkırlarından Yenisey’e nehrine kadar uzanmıştır. Anlaşılan tam olarak Altay bölgesini kapsamamıştır. Son dönemlerindeyse erken İskit-Saka, yani İran halklarıyla ilişkilidir. Minusa bölgesinde MÖ 1300-800 arasında Karasuk kültürünü görüyoruz. Bu kültürde nüfusun en azından yarısının Mongoloid olduğu görülüyor. Karasuk kültürünün yerini İskit-Saka kökenli Tagar (MÖ 800 - MS 1.yy) kültürü almıştır. Ünlü Pazyryk mezarları bu kültüre aittir. Bu bölgenin doğusunda, kuzey Moğolistan (Baykal) bölgesindeyse Mongoloid at yetiştiren pastoral topluluklar mevcuttur. Bu toplulukların avcı-toplayıcılıktan göçebeliğe geçmiş oldukları kabul edilmektedir (Golden, 1992:40-41). &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Pastoralizmin Orta Asya’daki gelişimine bu kadar geniş yer ayırmamızın nedeni, Eski Türkler olarak adlandırdığımız toplulukların pastoral göçebe olmalarıdır. Her ne kadar çok gerilere gitmese de, pastoralizmin Orta Asya’da kısa olmayan bir geçmişi vardır. Bu geçmişi etnik gruplar bağlamında incelemek aslında uygun bir yöntem olmasa da, fiziksel özellikler açısından bakıldığında iki farklı grubun, Avrupaoidlerle Mongoloidlerin tam da Türklerin ortaya çıktığı kabul edilen bölgede, yani Altaylarda karşılaştıklarını ve muhtemelen karıştıklarını görüyoruz. Mongoloid grupların daha ziyade avcı toplayıcılıktan pastoral göçebeliğe geçmiş oldukları gözüküyor ve bu geçişin nispeten geç bir tarihte, yani tarih sahnesine çıkmadan hemen önce gerçekleştiği düşünülüyor. Diğer yandan Avrupaoid gruplarsa tarım toplumlarından pastoralizme dönüşmüş topluluklar. Demek ki Altay bölgesinde iki farklı kökene ait pastoralistler karşılaşıyor. Türk denen topluluk veya topluluklar tarih sahnesine MS 6. yüzyılda, İran grupları bu bölgenin iktidar çatışmalarında kaybolduktan sonra çıkıyorlar. Daha önce değindiğimiz gibi, Türk kağanlığının en azından ilk döneminde Türkçe dili kullanılarak açıklanamayan çeşitli unsur ve özellikler mevcut. Avrupaoid unsurların daha sonra Türk olacak unsurlar üzerinde ciddi bir etkiye neden olduklarını düşünmek mümkün (age., 42). Üstelik biraz daha ileri giderek Türk denen etnik grubun olmasa da siyasi ve kabilesel grubun bu kaynaşmadan ortaya çıktığını da düşünebiliriz. Aslında burada bu tür ayrıntılarla uğraşmak anlamsız gözüküyor. Göçebeliğin ortaya çıktığı bu dönem (yaklaşık olarak MÖ birinci bin yıl) aynı zamanda çeşitli önemli toplumsal değişikliklerin de görüldüğü bir dönem. Göçebeliğe geçişin kendi toplumsal yapılarını getirdiği görülüyor. Bunlardan biri de MÖ yedinci ve altıncı yüzyıllardan itibaren kabilesel birlik merkezlerinin ortaya çıktığı bir dönem. Yani henüz günümüzdekine benzer etnik gruplar oluşmamış durumda. Üstelik görünüşe göre bir etnik yapılanma uzun bir sürede gözükmüyor. Bireyler Türk, Moğol, İran farklılıklarını muhtemelen biliyorlardı ama bunu siyasi anlamda kullanmamış gözüküyor. Örneğin, antik çağın Helen kabilelerine baktığımızda, bunlar arasında dışarıya karşı bir birleşme görüyoruz. Benzer bir birleşme Avrasya bozkırlarında gerçekleşmemiş gözüküyor. Bir ayırımcılık elbette var. Örneğin, Avrupaoid Yüeçi grupları Mongoloid gruplarla karşılaştırıldığında hiyerarşide daha üstte olabiliyorlar. Benzer duruma Türk kağanlığında da rastlanıyor ama bu daha çok kabileler düzeyinde olmuş gözüküyor. Demek ki etnik gruplar yaklaşımını bir kenara bırakmak gerekecek. Diğer yandan kabileler arasındaki dini inançlara baktığımızda, ya altından kalkamayacağımız bir zenginlikle karşılaşabiliriz ya da ayrıntıları bıraktığımızda önemli benzerlikler görebiliriz. Bu tartışmanın iddiası analizimizi daha ziyade yaşam tarzları çerçevesinde yoğunlaştırmak şeklinde olacak. Neticede her kabilesel birlik kendi kimliğini ortaya çıkarmak için belli ayinsel farklılıklar yaratacaktır ama bunu dini kategoriye dahil etmek gerekmemektedir. Bunlar daha çok ortaya çıkış mitleri şeklinde belirecektir. Bizim ilgilendiğimizse öte dünya inançları ki burada temel nokta muhtemelen var olan dünyanın ötesindeki dünyadır. Yani burada söz konusu olan var olan dünyayla ilişkili bir benzerlik veya zıtlık ilişkisi kurulmasıdır. Bu ilişkinin doğası ne olursa olsun, burada söz konusu olan bir kabilesel kimlik değil, daha ziyade benimsenmiş yaşam tarzıyla kurulan bir ilişkidir. Bu ilişki var olan yaşam tarzının tamamen reddi şeklinde gelişebileceği gibi kopyası biçiminde de ortaya çıkabilir. Yani ortaya çıkacak olan Türk’ün, İskit’in, Saka’nın, Moğol’un vb.nin değil daha ziyade pastoralin veya avcı toplayıcının veya tarımcının öte dünyası şeklinde olacaktır. Bir ikinci özellik de ortaya çıkacak öte dünyanın belli bir coğrafyaya ve coğrafyanın aşıldığı durumlarda da belli bir çevreye ait insanın öte dünyası şeklinde belireceğidir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu noktada bunun böyle olması şart mı diye sorabiliriz? Belli bir etnik grubun öte dünyası neden olmasın. Eğer benzer tanrı veya tanrıçalara verilen farklı adlardan bahsediyorsak, bu zaten vardır. Eğer sadece belli bir grubun tanrısı veya tanrıçası anlamında bir ilişkiden bahsediyorsak, sanırım bunun da olduğunu söyleyebiliriz. Fakat burada benim belirtmeye çalıştığım Avrasya bozkırlarında böyle bir alışkanlığın olmadığıdır ki bu belki de Avrasya pastorallerinin dışarıya daha açık olma alışkanlığıyla açıklanabilir. Diğer yandan kötü ruhları diğer kabilenin başına salmak gibi alışkanlıklar mevcuttur ki bu genellikle şamanların görevlerinden biridir diyebiliriz. Fakat bu belli bir kabilenin tanrısı veya tanrıçası olmasından farklı bir durumdur. Burada söz konusu olan belli bir kabilenin veya grubun talihinin korunmasıdır. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Di Cosmo, N. (2002), Ancient China and Its Enemies: The Rise of Nomadic Power in East &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; Asian History, Cambridge Univ.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Golden, P. (1992), An Introduction to the History of the Turkic Peoples, Wiesbaden: Otto &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; Harrassowitz&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Khazanov, A.M. (1984), Nomads and the Outside World, Cambridge: Cambridge Univ.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Renfrew, C. (1988), Archaeology and Language, The Puzzle of Indo-European Origins, &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; New York: Cambridge Univ. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Sherratt, A. (1997), “Plough and Pastoralism: Aspects of the Secondary Products&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;Revolution,” Economy and Society in Prehitoric Europe’un içinde, Princeton: Princeton Univ. &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-543217347977383642?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/543217347977383642/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/buras-ve-otesi-semineri-eski-turklerde_14.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/543217347977383642'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/543217347977383642'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/buras-ve-otesi-semineri-eski-turklerde_14.html' title='Burası ve Ötesi Semineri - Eski Türklerde Cenaze Törenleri ve Öte Dünya İnanışlarına Bakış&lt;br&gt; Pastoral Göçebelerin Ortaya Çıkışı'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-3676141558856556145</id><published>2010-01-14T05:59:00.000+02:00</published><updated>2010-01-14T05:59:36.197+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='02Düşünme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='02Kültürel Evrim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='02Kültür ve İletişim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='02Dil ve Zeka'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Uzakdoğu'/><title type='text'>Uzakdoğu Semineri - XV: Batı ve Doğu Arasında Düşünme Biçimi Farklılıkları Batının bireyselliği Doğunun Grupçuluğu</title><content type='html'>Batılıların, özellikle de Amerikalıların büyük kısmı için insanın şu özellikleri evrenseldir: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— Her insan farklıdır veya farklı olmaya çalışır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— İnsanlar kendi davranışlarını kontrol eder ve bu tür ortamlarda kendilerini daha rahat hissederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— İnsanlar kişisel amaçlar peşindedir, ilişkilerin veya grup üyeliklerinin bazen engelleyici olduklarına inanırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— İnsanlar kendilerini iyi hissetmeye çalışırlar; olumlu özellikleri olduğunu bilmek onların kendilerini iyi hissetmeleri için gereklidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— İnsanlar ilişkilerde eşitliği tercih eder ama hiyerarşik ilişkiler söz konusuysa, üst konumda olmaya çalışırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;— İnsanlar herkes için aynı kuralların geçerli olması gerektiğine inanır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tür insanlardan milyonlarca vardır ama bunların büyük kısmının yeri Batı ve özellikle de kuzey Avrupa ve Kuzey Amerika’dır. Dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan insanların, özellikle de Doğu Asya’dakilerin sosyal-psikolojik özellikleri farklılıklar gösterir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin 1960’lara kadar geçerli olmuş bir Amerikan birinci sınıf okuma dersi kitabının ilk sayfaları “Bak Dick koşuyor. Bak Dick oynuyor” şeklindeyken (Türkiye’deki kitaplar da pek farklı değildir), aynı döneme ait Çin kitabındaysa abisinin omuzlarında bir kardeş resminin altında “Büyük kardeş küçük kardeşe bakıyor. Büyük kardeş küçük kardeşini seviyor” cümleleri vardır. Burada çocuğun karşılaştığı ilk yazılı metin bireysel eylem değil, insanlar arasındaki ilişkiler hakkındadır. Gerçekten de bir Çinli için Batı tarzı birey bir hayal üründür. Birey hiçbir zaman tek başına değildir, eylem her zaman bireyler arasındadır. Bazı araştırmacılar toplumları düşük-bağlam yüksek-bağlam toplumları şeklinde ayırmaktadır. Doğulular kendilerini gruplarının içinde görmektedir. Batılılardaysa bu derece bir iç içe olma durumu söz konusu değildir. İç grupla dış grup arasında çok büyük bir fark yoktur. Batının bireyselliği her zaman birey kimliğini grup kimliğinden veya gruptan ayırmayı ön plana çıkarır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bana kendinizi anlatın” basit bir soru gibi gözükse de, yanıt, topluma göre değişecektir. Bir Amerikalı için bu sorunun yanıtı daha çok kendisini ön plana çıkartırken (çalışkanım, arkadaş canlısıyım, kampa çok giderim, mikroçip yapan bir şirket için çalışıyorum), Doğu Asyalıların yanıtları diğerlerinin arasındaki, içindeki bireyi anlatacaktır (İşte ciddiyimdir, arkadaşlarımla eğlenmeyi severim). Japonlarla Amerikalılar arasında yapılan bir çalışma, Japonların kendilerini belli bir yere gönderme yapmadan açıklamada çok zorlandıklarını göstermiştir. Amerikalıların temel özelliği bireyselliklerini ortaya çıkartmaktadır. Örneğin bir şey satın alırken Amerikalıların nadir bulunan nesneleri tercih ederken Koreliler yaygın olan nesneleri tercih etmektedir. Buradan Asyalıların kendi özellikleri konusunda olumsuz oldukları sonucunu çıkartmamalıyız. Sadece bireyselliğin öne çıkartılması gerektiğini dayatan bir kültürden gelmemektedirler. Birey için önemli olan, farklılığını ortaya çıkarmak değil, toplumsal ilişkiler ağına uyum sağlamak ve kolektif amaçlara ulaşmada üzerine düşeni yapmaktır. Batılı için kendisini mutlu hissetmek önde gelirken, Doğulunun amacı kendisini geliştirmektir. Örneğin, Kanadalılar başarılı olduklarında daha uzun süre çalışmaktayken, Doğulularsa başarısız olduklarında daha uzun süre çalışmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farklılıkların ortaya çıkması veya çıkartılması çok erken yaşta, daha bebekken başlamaktadır. Amerikan bebekleri ayrı bir yatakta ve hatta ayrı bir odada uyurken, Doğulu bebeklerse daha çok ebeveynleriyle aynı yatakta yatmaktadır. Batılı ebeveynler bağımsız davranmayı, karar vermeyi özendirirken, Doğulu ebeveynler çocukları adına karar vermektedir. Amerikalı anneler çocuklarıyla oynarken daha çok nesnelerle ilgili sorular yöneltmekte ve bunlarla ilgili bilgiler verirken, Japon anneler daha çok ilişkilerle ilgili sözcükler kullanmaktadır (Eğer annenin yaptığı yemekleri yemezsen çiftçi üzülür). Bu iki farklı eğitim iki farklı duruma alıştırmaktadır. Nesneler konusunda eğitim çocuğu daha bağımsız olacağı bir yaşama hazırlarken, duygular üzerine eğitimse çocuğu başkalarına bağımlılığın ön planda olduğu bir yaşama hazırlamaktadır. Yapılan deneyler, Doğuluların diğerlerinin duygularına daha açık olduklarını, bunlarla ilgili çok daha doğru tahminlerde bulunduklarını göstermiştir. Bununla bağlantılı olarak, Batılılar çocuklarına iletişimin de sorumluluğun konuşan da olduğu fikrini verirken, Doğulularsa tam tersi dinleyici de olduğu fikrini vermektedir. Örneğin, yüksek sesle şarkı söyleyen bir çocuğu susturmak gerektiğinde Amerikalı bir ebeveyn çocuğa sesini kısmasını söylerken, Doğulu bir ebeveynse ne kadar güzel şarkı söylediğini söyleyecektir. Her ne kadar ikinci durumda çocuk iltifat karşısında ilk başta mutlu olacaksa da, daha sonra kendisine susması gerektiğinin iletilmiş olduğunu anlayacaktır. Doğulular dolaylı iletişimi tercih ederken, Batılılar doğrudan iletişimi tercih etmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlginç bir deney de iş adamları arasında yapılmıştır. Yöneticilere şu iki seçenekten hangisini tercih edecekleri sorusu yöneltilmiştir: (a) bireysel girişimin teşvik edildiği ve gerçekleştirilebildiği (b) hiç kimsenin öne çıkartılmadığı, herkesin birlikte çalıştığı işler. Amerikalı, Kanadalı, Avustralyalı, İngiliz, Hollandalı ve İsveçli yanıtlayıcıların %90’ından fazlası birinciyi seçerken, Japon ve Singapurluların %50’si birinciyi seçmiştir. Alman, İtalyan, Belçikalı ve Fransız yanıtlayıcıların tercihi ortada olmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun gibi birçok deney yapılmıştır. Burada ilginç bir soru, bu farklılıkların insanlarda özsel olup olmadığı, bireyler farklı ortamlara veya kültürlere dahil olduklarında bu eğilimlerinin değişip değişmediğidir. Değişmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada Batı ve Doğuyu türdeş bloklar biçiminde düşünmemek gerekmektedir. Örneğin Akdeniz ülkeleriyle Belçika ve Almanya, Doğu Asya ülkeleriyle Protestan Anglo Sakson kültür arasında ara konumdadır. Benzer şekilde, Japonlarla Çinliler arasında da farklılıklar vardır. Toplumsal sınırlamalar her iki toplulukta da önemli olmasına rağmen, bunlar Japonların durumunda yandaşlardan, diğer bireylerden gelirken, Çinlilerin durumunda otoritelerden gelmektedir. Örneğin Çin sınıflarında kontrolü öğretmenler sağlarken, Japon sınıflarında diğer öğrenciler sağlamaktadır. Çinliler ikili ilişkileri öne plana çıkartarak bireyselliklerini korurken, Japonlar kendilerini grubun içinde kaybetmektedir. Çinliler zorunluluklar altında yıpranırken, Japonlar aynı zorunluluklardan zevk almaktadır. Japonlar yaşamda düzen konusunda Almanlar ve Hollandalılarla aynı kategorideyken, Çinliler daha rahat yaşam anlayışlarıyla Akdenizlilere yakındır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetleyecek olursak, Doğu Asyalılar bireyin bütünün parçası olduğu birbirine bağımlılık dünyasında yaşarken, Batılılar bireyin tek özgür fail olduğu bir dünyada yaşamaktadır. Doğuluların başarıya önem vermelerinin nedeni, bunun ait oldukları grupları daha iyi gösteriyor olmasıyken, Batılılar başarıyı kendilerine bir şey getirdiği için benimsemektedir. Doğulular uymayı ön plana çıkartırken ve öz eleştiriyi bu amaçla bağlantılı düşünürken, Batılılar bireyselliği öne çıkartmakta ve kendilerinin daha iyi görünmelerine daha çok önem vermektedir. Doğulular diğerlerinin duygularını daha iyi anlarken ve kişiler arası uyuma ulaşmaya çalışırken, Batılılar daha çok kendilerini tanımakla ilgilenmekte ve uyumu adil olmaya feda etmeye hazırdırlar. Doğulular hiyerarşiyi ve grup kontrolünü kabule eğilimliyken, Batılılar eşitlik ve kişisel eyleme önem verir. Doğulular tartışma ve çatışmadan kaçınırken, batılılar tartışmaya inanmaktadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8379535563312261399-3676141558856556145?l=tarihdeniz.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/feeds/3676141558856556145/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/uzakdogu-semineri-xv-bat-ve-dogu_14.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/3676141558856556145'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8379535563312261399/posts/default/3676141558856556145'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://tarihdeniz.blogspot.com/2010/01/uzakdogu-semineri-xv-bat-ve-dogu_14.html' title='Uzakdoğu Semineri - XV: Batı ve Doğu Arasında Düşünme Biçimi Farklılıkları&lt;br&gt; Batının bireyselliği Doğunun Grupçuluğu'/><author><name>timuçin binder</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01807251874605587938</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/SxuWSZEaqeI/AAAAAAAAAfk/QYwpSgOaIPU/S220/P1010087.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8379535563312261399.post-4674606414962578675</id><published>2010-01-12T08:37:00.000+02:00</published><updated>2010-01-12T08:37:48.843+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='05Eski Türkler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='05Orta Asya Türkleri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='01Din'/><title type='text'>Burası ve Ötesi Semineri - Eski Türklerde Cenaze Törenleri ve Öte Dünya İnanışlarına Bakış Türkler Nereden Geldi?</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Günümüz Türkiye’sinin toplumsal, kültürel ve dinsel geçmişinin bir parçası olarak görebileceğimiz Orta Asya kökenli inançların önemli bir kaynağı geçmiş pastoral göçebe toplumlarına aittir. Fakat Orta Asya kökenliliği pastoral göçebecilikle eş tutmamalıyız. Çünkü aynı Orta Asya inanç dünyasının avcı toplayıcı veya orman topluluklarına dayanan boyutları da vardır. Diğer yandan pastoral göçebe topluluklar tarım topluluklarından da etkilenmiştir. Burada iki türlü bir etkilenme söz konusudur. Bir yandan bazı pastoral topluluklarının kökeni tarım topluluklarıdır. Bu anlamda kökensel bir etkilenme söz konusudur; değerlerini aktarırlar. Diğer yandan tarım evresinden pastoral evreye geçtikten sonra tarım topluluklarından, bunların inançlarından etkilenmeleri söz konusudur. Örneğin, Maniheizm, Budizm, Laoizm ve benzeri etkilenmeler bu sınıftadır. Bir de çok daha sonra ortaya çıkmış Hıristiyanlık ve İslam’dan gelen etkilenmeler vardır. Buna benzer bir durum avcılıkla geçinen orman topluluklarında da söz konusudur. Bu toplulukların pastoralizme geçmelerinin tarım toplumlarının etkisiyle olduğu düşünülmektedir. Her ne kadar burada bir tarımcılık kökeni yoksa da, tarım toplumlarıyla ilişkiye girmek söz konusudur. Hayvancılık tarım toplumlarına dayanan bir gelişme kabul edilmektedir. Hareket halindeki toplulukların veya tarımla uğraşmayan toplulukların bu gelişimi yaşayamayacakları düşünülmektedir. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir çizelge sunacak olursak, &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/S0wYTxIBRuI/AAAAAAAAAjk/EhDZhWOTMWI/s1600-h/Pastoral.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ps="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_9hllLqf50ag/S0wYTxIBRuI/AAAAAAAAAjk/EhDZhWOTMWI/s320/Pastoral.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Görüldüğü gibi, Orta Asya pastoral toplumlarının iki farklı kökenden gelme olasılıkları mevcuttur. Bunlardan biri o yörede tarım öncesi dönemden beri var olan ve bu yaşam tarzına adapte olmuş topluluklar, diğeriyse tarımın Mezopotamya’da ortaya çıkarak yayılmasıyla birlikte ortaya çıkmış topluluklar. Bu ortaya çıkış çeşitli şekillerde teknolojinin benimsenmesi veya bu teknolojiyi benimsemiş toplulukların gelişi şeklinde var olabileceği gibi, tarımın ortaya çıkmasını da sadece Mezopotamya kökenli bir oluşum olarak düşünmemiz gerekmiyor. Burada asıl üzerinde durmamız gereken ayrıntı, iki farklı tip insan topluluğunun varlığı: Biri tarımı ve getirdiği yaşam tarzını hiç tanımamış topluluklar, diğeriyse tarımı ve getirdiği yaşam tarzını benimseyen ve muhtemelen bir önceki evreyi toplumsal yaşamından büyük çapta silmiş topluluklar. Bu silinmenin tamamen değil ama büyük çapta olduğunu belirtiyoruz. Kültürel ve dinsel yaşamda içeriksel bir silme kuramsal olarak mümkün olsa da, bunun mükemmel bir şekilde başarıldığını gösteren bir örnek henüz tespit edilmiş değil ama içerik mükemmel bir şekilde silinse bile biçim varlığını hâlâ sürdürüyor olabilir. Örneğin, bir önceki evrenin inançsal simge ve araçları tüm içeriklerini yitirse bile, bunlara yeni ve eskisinden çok farklı içerikler verilebiliyor. Bazı durumlarda alışkanlıklar veya pratikler olduğu gibi ama farklı içeriklerle sürebiliyor. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Burada peki Türkler hangi gruptan diye sorabiliriz ama pekâlâ iki grubun karışımı da olabilirler. Etnik düzeyde böyle bir alışkanlıktan kurtulmamız gerekebilir ama inanç düzeyinde kesinlikle kurtulmamız gerekir. Çünkü biraz önce bahsettiğimiz gibi pekâlâ aynı simge veya araçlar farklı içerikler için kullanılabilir. Peki, bu içerik değişimini ne belirliyor ve bir orijinal içerikten bahsetmek mümkün mü? En orijinal içeriğin ne olduğunu belirlemek pek mümkün gözükmüyor ama zaten orijinal içeriğin belirlenmesi ne kadar mümkün? Yani orijinal içerik dediğimiz şey aslında ne? Böyle bir şey mümkün mü? Çoğu zaman Türklerin “asıl” dini söylemlerinde de benzer yaklaşımlar görülmekte ama hiç kimse “asıl” dini kimin belirlediği konusuyla ilgilenmemekte. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Çoğu zaman bazı kimlikle
