10 Nisan 2012 Salı

Zaferler, Anmalar ve Tarihselleştirilmeleri

Çanakkale Zaferi Kutlamaları: Ne Tür Bir Dil?



Bir toplumda geçmişin nasıl sunulduğu, anlatıldığı, nasıl tarihleştirildiğiyle o toplumda ne tür bir dilin hâkim olacağı arasında yakın bir ilişki vardır. Verilenin içeriği kadar, verilme tarzı da son derece önemlidir. Ya da bunu tersine çevirecek olursak, tarihin önemli işlevlerinden biri bir toplumun nasıl bir dil kullanacağını,  nasıl bir dille konuşacağını belirlemektir. Bu dil, tarihin nasıl yazıldığına bağlı olarak, barışçıl olabileceği kadar savaşı çağıran, birleştirici olabileceği kadar ayıran bir dil olabilir.

Anmalar, kutlamalar, ne tür bir dilin seçildiğine, tarihin nasıl bir tarzda verildiğine dair en önemli göstergelerden biridir. Ve buna ilişkin Türkiye tarihinden en önemli örneklerden biri de, Çanakkale Savaşı anma ve kutlamaları, bu savaşın nasıl tarihleştirildiğidir. Bu savaş,  Osmanlı’nın son yıllarında yapılmış çok büyük bir hatanın, Birinci Dünya Savaşı’nın ya da o günkü dille Büyük Savaş’a, Cihan Harbi’ne dâhil olma hatasının getirdiği insan kıyımının, bu gayet yüksek bedelin hatırlandığı, zihinlere kazınmaya çalışıldığı bir anma yerine, sorgusuz sualsiz fedakârlığın,  ölüme koşmanın yüceleştirildiği bir zafer kutlaması şekline dönüştürülmüştür.   

18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi yer aldığı tarihte bir zaferdi. Tüm zorluklara rağmen düşman donanması durdurulmuş, Çanakkale’den geçerek Osmanlı’nın başkenti İstanbul’a ulaşması önlenmişti. Bu açıdan bakıldığında ve kendimizi savaş dönemiyle sınırlı tuttuğumuzda, Çanakkale Deniz Savaşı kesin bir zaferdir. Japonların İkinci Dünya Savaşı’nda Pearl Harbor’da kazandıkları zaferden farklı değildir (her ne kadar bu baskın uçak gemilerini vurma amacına ulaşamadıysa da) ama bugün hiçbir Japon Pearl Harbor zaferini kutlamamaktadır. Çünkü Japonya İkinci Dünya Savaşı’nı kaybetmiş ve saldırgan savaş politikasının bedeli muazzam bir insan kaybı olmuştur.

Bu açıdan bakıldığında Çanakkale Zaferi’nin farkı nedir, bir farklılık söz konusu mudur? Burada da Osmanlı sonunda Birinci Dünya Savaşı’nı kaybederek mağluplar arasında yerini almıştır ve Osmanlı’nın saldırgan savaş politikasının bedeli burada da muazzam bir insan kaybı olmuştur. Ama Çanakkale hâlâ bir zafer olarak kutlanmaktadır. Neden?


Osmanlı dâhil herkesin saldırgan olduğu bir paylaşım savaşı
Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’ndaki rolünü, “dış güçlerin”, yani emperyalistlerin saldırısı karşısında masum ve mağdur bir şekilde kendini savunması şeklinde ifade edersek ve Kurtuluş Savaşı’nı da bu haksızlığa karşı direnişin ikinci perdesi olarak görürsek, böyle bir durumda Çanakkale elbette hâlâ bir zafer olarak düşünülebilir, düşünülecektir. Ama tarihsel gerçekler bu noktada çok daha farklı bir tabloya işaret etmektedir.

Bu tabloda resmi tarihin bile tarihle ilgili genel toplumsal unutkanlığımıza veya tarihi sorgulamama ısrarımıza rağmen saklayamadığı ama yine de görmezlikten geldiğimiz önemli bir ayrıntı söz konusudur: Hiç kimse Osmanlı’ya saldırmamıştır. Saldırgan, üstelik tam da Japonların İkinci Dünya Savaşı’nda Amerikalılara yaptığı şekilde saldıran, yani haber vermeden, savaş ilan etmeden saldıran, Osmanlı’dır, daha doğrusu onun son dönemdeki İttihatçı hükümeti veya otoriter yönetimi ve hatta belli bir açıdan bakıldığında, henüz gelişim aşamasındaki Türk milliyetçiliğidir.

Osmanlı savaşa isteyerek girmiştir. Dolayısıyla, söz konusu olan bir savunma savaşı, vatanın saldırgan emperyalistlere karşı savunulması değildir. Ancak saldırılan düşmanlar fazla dişli çıkınca vatanı her türlü fedakârlığı yaparak koruma zorunluluğu belirmiş ve bu amaçla binlerce genç düşman mermilerinin önüne sürülmüştür. Bu noktadan itibaren birçok cephede ve özellikle de Çanakkale’de kahramanlık destanları söz konusudur: Gencecik insanlar vatanlarını korumak için çok büyük özverilerde bulunmuş, her türlü acıyı çekmiştir. Ama bu fedakârlıkların yapılması zorunlu muydu, bu kadar insanın ölmesi gerekiyor muydu?

Bu kadar insan hayatını, kısmen milliyetçilik de içeren saldırgan bir macera yüzünden kaybetmiştir. Kaybetmek zorunda değillerdi. Osmanlı son ana kadar tarafsızlığını koruyabilirdi. Ama Osmanlı bunun tam tersini yapmış, daha baştan itibaren bu büyük ve korkunç savaşın parçası olmak istemiştir. Çünkü kaybedilmiş topraklarını geri almak, eski topraklarına tekrar yayılmak ve hatta bunlara, kendi siyasi amaçları doğrultusunda yenilerini bile katmak istiyordu. Bu tarihin her döneminde saldırgan güç profilidir. Yirminci yüzyıl bağlamında buna emperyalist tanımı da eklenebilir. Yani diğerlerinden en ufak bir farkı yoktu. Bu yüzden, mağdur Osmanlı, Türk resmi tarihinin en büyük çarpıtmalarından biridir. Mağdur değildir, saldırgandır ve Çanakkale’ye saldırılmasının yegâne nedeni bir saldırgana başka saldırganların haddini bildirmek istemeleridir. Birinci Dünya Savaşı o günün dünyasını yeniden paylaşmak isteyen saldırganlar arasında bir savaştan başka bir şey değildir ve Osmanlı da bu paylaşımda kendisine pay çıkartmayı uman saldırganlardan birisi olmayı seçmiştir, istemiştir.

Anti-emperyalizm çarpıtması
Günümüz Çanakkale kutlama ve anmaları bu gerçeği çarpıtmaktadır. Hâlâ coşkuyla kutlanan bir zafer yaratarak, birincisi, bu gerçekle yüzleşmeyi önlemekte, ikincisi bu zaferin ardındaki zihniyeti haklı göstermektedirler. Günümüzde bunun tamamen bir savunma savaşı olduğuna inanılmaktadır. Ama tarih kitapları Osmanlı’nın bu savaşa kendi rızasıyla girdiğini saklamamaktadır. Buna rağmen bir nihai fedakârlık destanı kurgusuna inanılmaktadır. Savaş, şiddet, gencecik insanların hayatların baharında bu şekilde ölüme gönderilmiş olması eleştirilmemektedir. Eğer bir anma yapılacaksa, bu anma, bundan doksan yedi yıl önce ne kadar büyük bir hatanın işlenmiş olduğundan yola çıkarak yüz binlerce insanın hayatlarının bu şekilde ziyan edilmesinin yanlışlığının ve bunun bir daha tekrarlanmaması gerektiğinin anlaşılmasına yol açacak bir anmaya, bir yas tutmaya dönüştürülmelidir. Nitekim Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde savaşa katılmış birçok ülke bu büyük felakete bu şekilde yaklaşmış, bu korkunç savaş çeşitli alanlarda lanetlenmiştir. Bu savaşta kazanılmış zaferleri kutlayan bir ülke yoktur artık. Çünkü bu “zaferler”, bunlardan birini ayrıntılı şekilde okuyacak, araştıracak herkesin farkına varacağı, gibi aslında insan kıyımları, insan ziyankârlığıdır.

Tam da bu yapılmıyor mu diyebilir kimileri? Çünkü 18 Mart aynı zamanda bir anmadır: 18 Mart Şehitler Günü ve Çanakkale Deniz Zaferi. Ama Şehitler Günü’yle Çanakkale Zaferi’nin, bir anmayla bir zaferin yan yana getirilmesi bile hâlâ savaşın kendisinin lanetlenmediğinin, aksine yüceltilmesi gereken bir savaştan veya bir savunma savaşından bahsedildiğinin en bariz göstergesidir. Anılanların insanlardan ziyade şehitler olması, burada savaşın kötülenmesi fikrinin ana hedef olmadığını göstermektedir. Aksine bir özendirme, bir teşvik söz konusudur. Bu günün, hiçbir şekilde, Birinci Dünya Savaşı’na katılma hatasının anlaşılması veya buna yol açmış saldırgan siyasetin bedeli olarak hayatını kaybeden binlerce insanın anılmasıyla ilgisi yoktur. Aksine, milyonların hayatına neden olan bu milliyetçi maceranın üstünü örtme, bu maceraya yol açmış siyaseti farklı, daha anlaşılır, daha kabul edilebilir bir fedakârlığa dönüştürme girişimidir.

Eğer Çanakkale savaşı bir şekilde Kurtuluş Savaşı’yla ilişkilendirilecekse, bu bağlantı tam da bu şekilde kurulmalıdır. Kurtuluş Savaşı’nın Birinci Dünya Savaşına katılma hatasının zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıktığı ifade edilmelidir. Nitekim doğrusu da budur. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı topraklarına bir saldırı söz konusu değildir. Osmanlı kendi saldırgan politikası doğrultusunda diğerlerine saldırmıştır ve diğer saldırganlar da kendi saldırgan politikaları doğrultusunda karşı saldırıya geçmiştir. Osmanlı İttihatçı kadroları insanların hayatlarıyla bir kumar oynamış ve kaybetmiştir. Osmanlı ordusunun bu savaştan pek başarılı çıkamayacağı anlaşılınca da, o günün diliyle mağdur-Osmanlı-emperyalist-düşmanlara-karşı söylemini harekete geçirmişlerdir. Oysa söz konusu olan, emperyalistliğe özenmiş bir devletin savaş alanında iflasıydı. Savaşın kaybedilmesiyle ülke topraklarının işgali, haliyle, Kurtuluş Savaşı’na giden süreci başlatmıştır. Emperyalistliğe, “büyük devlet” hayaline özenilmeseydi ne bu kadar hayat kaybedilecekti, ne de muhtemelen bir Kurtuluş Savaşı olacaktı. Osmanlı herhalde çok farklı bir yönde gelişim gösterecekti. Ama tüm bunlar oldu ve bugünün tartışmaları ve uygulamaları olmuş olaylardan yola çıkmak zorunda. Eğer bir tarih yazılacaksa, aynı zamanda geçmişle yüzleşen bir tarih olmalıdır bu. Yüzleşilecek geçmiş de bu ülkede hem sağcısının hem de solcusunun anlaşılmaz şekilde kendini kaptırdığı, Kurtuluş Savaşı’nın aynı zamanda bir büyük emperyalist mücadele olduğu çarpıtmasıdır. Böyle bir mücadele, böyle bir istek (eğer 60’larla 70’lerin sosyalist hareketini hariç tutarsak)  hiçbir zaman olmamıştır. Kurtuluş Savaşı, yukarıda belirtildiği gibi, neredeyse savaşa girer girmez iflas etmiş emperyalistliğe özenme politikasının kendisini, daha doğrusu bu politikanın devletini daha büyük bir felaketten kurtarma girişimidir. Çanakkale Savaşı’nın hâlâ bir zafer olarak kutlanıyor olması bu gerçekle yüzleşmeme ısrarından, daha doğrusu bu gerçeğin üzerinin örtülme girişiminden başka bir şey değildir. Oysa Çanakkale Savaşı, savaşların ve özellikle de bu tür maceraların ve saldırgan politikaların lanetlendiği, şehitliğin değil, insan yaşamının, yaşamanın değerinin öne çıkartıldığı bir anmaya dönüştürülmelidir. Ancak bu şekilde Çanakkale Savaşı, o tarifsiz insan kıyımı, kaybı ve ziyanı, tarihte hak ettiği yeri alacak ama daha da önemlisi bir ulusun kendisini bulmasında, travmasıyla yüz yüze gelmesinde, oynaması gereken rolü oynamaya başlayacaktır.
 

8 yorum:

  1. Türkler açısından Çanakkale Deniz zaferi ile Japonlar'ın Pearl Harbor baskını arasında ben hiçbir alaka ve benzerlik göremiyorum.Çanakkale cephesinde kazanan İtilaf kuvvetleri olsaydı,İngilizler ile Japonlar arasında bir bağ kurabilirdiniz.Ama Çanakkale savaşı Türkler'in kendi topraklarında verdikleri bir savunma savaşı sonuçta.Pearl Harbor ise bir baskın-saldırı;savunma savaşı değil.Bu yüzden Japonlar bunu nesini kutlasın bugün.Biz Yunanistan'ın Osmanlı egemenliğine girişini kutluyor muyuz?Bugün buralar bizim değil; kaybedildi.Avusturya niye Viyana savaşını kutluyor?Avusturya imparatorluğu yayılmacı değil miydi?Osmanlı-Avusturya'da iki saldırgan güç değil miydi?


    Evet birinci dünya savaşına Türkiye kendi rızasıyla girdi.Kaybettiği toprakları belki geri alırım düşüncesiyle.Peki neden Almanya'nın yanında girdi?Çünkü İngiltere'ye güvenmiyor,İngiltere'nin daha önce Osmanlı'nın toprak bütünlüğünün korunacağı sözünü verip aksi politikaları izlemesi nedeniyle.


    Unutulmasın,Fransa ve İngiltere'de,İkinci Dünya Savaşına kendi rızalarıyla girmişti.Almanya'ya Polonya işgali nedeniyle savaş ilan eden İngiltere ve Fransaydı çünkü,Almanya değil.Hitler'e dur denilmediği takdirde er ya da geç Almanya'nın birinci dünya savaşının intikamını almak için İngiltere ve Fransa'ya saldıracaklarından emindiler.


    Hitler,yeni Almanya'nın sömürgelere ihtiyacı olduğunu söylemiş ve bununla Fransa ile İngiltere'nin sömürgelerini tehdit etmiş oluyordu.Bu nedenle Almanya onlara savaş ilan etmeden,İngiltere ve Fransa,Almanya'ya savaş ilan etti.Bu,bugün İngilizler'in Alman saldırılarından,Fransa'nın da Alman işgalinden kurtuluşlarını kutlamalarına engel midir?Fransız direnişi ABD'siz başarısızlıkla sonuçlandı;ama bu Fransızlar'ın Alman işgaline,yayılmacılığına karşı direnişe geçtiklerini gizler mi-ki Fransa'da sömürgeci bir ülke olmasına rağmen üstelik.Kaldı ki Osmanlı'nın yayılmacılığıyla,örneğin İngiltere'nin Hindistan'daki kolonileşmesi aynı şey midir?Birbirine ne kadar benzer?Polonya'nın Osmanlı işgalinde yaşadıkları ile Rusya ve Almanya işgali altında yaşadıkları aynı mıydı?Hiç kuşkusuz işgalini iyisi-kötüsü yok.Esaret korkunç.Ama ne demek istediğimi anlatabildim sanıyorum.

    Bir deniz savaşı değil;ama İkinci dünya savaşında Stalin'in şehri her iki tarafında büyük kayıplar verdiği,çok insanın öldüğü bir savaştı.Ama Sovyetler savaşın kazanan tarafı oldu.Ve kayıplar bugün Ruslar açısından bu zaferin kutlanılmasına engel değildir-ki Sovyetler dağılmasına rağmen.Oysa Stalin,Hitler ile Polonya'yı paylaşmamış mıydı?Polonya'yı paylaşırken bir sorun yoktu değil mi?


    Elbette Osmanlı'yı aklamak gibi bir derdim yok.Osmanlı'da masum değil.Çanakkale deniz savaşının,Kurtuluş savaşıyla benzer nedenleri yok,ne de olsa.Çanakkale'de Kurtuluş Savaşının aksine emperyalizm karşıtlığı aramak zorlama.Ama sürekli toprak kaybeden bir millet için Çanakkale deniz zaferi ilaç gibi gelmiştir.Biraz da bu yüzden kutlanıyor bugün.

    YanıtlaSil
  2. 1. Dünya Savaşı Osmanlı'sıyla 2. Dünya Savaşı İngiltere ve Fransa'sı arasında çok fark var. İlkinin durumunda savaşa girmek keyfi ve saldırı amaçlı bir tercihken, ikincisinin durumunda son derece saldırgan ve yayılmacı bir Almanya karşısında kendini savunma amaçlı bir savaşa girme söz konusudur. Çanakkale işte bu yüzden, Osmanlı için masum bir savunma savaşı değil, Osmanlı'ya saldırganlığı ve yayılmacılığı karşısında başka saldırgan ve yayılmacılar tarafından açılan bir haddini bildirme savaşıdır ve 1. Dünya Savaşı'nın geri kalan cephe savaşlarından ayrı düşünülemez. 1. Dünya Savaşı'nın İtilaf devleti hükumetleri de İttifak devletleri hükumetleri de masum ve mağdur değildi ve hiçbir savunma cephe savaşı onları masum ve mağdur göstermeye yetmez. Halklar içinse durum çok farklıdır; halklar kazanan taraflarda da kaybeden taraflarda da masum ve mağdurdu, ki zaten halklarla hükumetleri birbirine karıştırmamak lazım, yoksa bu Ermeni Soykırımı'nı iktidardaki Osmanlı hükumeti (=devrin İttihat ve Terakki hükumeti) yerine Osmanlı Müslüman tebaası işledi demek gibi saçma ve gayri-hukuki bir iddiaya benzer.

    Çanakkale zaferinin kutlanmasının gayri-ahlaki tarafının yanında bir de gülünç bir yanı vardır. Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı diğer bütün cephelerde hezimete uğramıştır ve bunun sonucunda çok toprak kaybetmiştir, bu açıdan Çanakkale zaferi Birinci Dünya Savaşı'ndaki tek Osmanlı zaferi olarak bir züğürt tesellisidir ve şişirile şişirile bugün adeta destanlaştırılmıştır. O zamanlar o kadar yenilgi arasında geçici de olsa bir ilaç tesiri yapmış olabilir, ama bu bugün bir kahramanlık destanı gibi gösterilip Türkiye halkı için bir örnek olarak sunulmasını hiçbir şekilde haklı çıkarmaz.

    Kurtuluş Savaşı da 1. Dünya Savaşı'nın doğrudan bir sonucu olduğundan dolayı Osmanlı ve ileride kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti için masum bir savunma savaşı değildi.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sondan başlayayım.Birinci dünya savaşının iki kaybedeni, Almanya-Türkiye.İki antlaşma Sevres ve Versailles.Bu antlaşmalar içerisinde hangisi en ağır şartlara sahip,hangisinde en ağır toprak kaybı var?Hangisinde birinci dünya savaşı bitmesine rağmen işgale devam kararı alınıyor?Hangisinin sınırları daha çok küçültülüyor ve başka ülkelerin ablukası altında bırakılıyor?Oysa Osmanlı çekilmesi gereken yerlerden çekilmişti artık.Hangisinin egemenliğinden daha çok feragat etmesi istendi?Hangisinde geçmişin intikamını almaktan sözedildi?Buna emperyalizm demeyeceğiz de neye diyeceğiz?Bu da Kurtuluş Savaşında Türkler'in haklılığını,masumiyetini kanıtlamaya yeter de artar bile.Bu açıdan Çanakkale savaşıyla kıyaslanamaz.

      Ermeni meselesine girmek istemiyorum;ama İttihat terakki suçlu da,geçmişte Hamidiye Alaylarını kuran İkinci Abdülhamit farklı mıydı?

      Birinci ve ikinci dünya savaşı da kim yüzünden çıktı?Almanya.Her iki savaşta paylaşım savaşı mı,paylaşım savaşı.Osmanlı,birinci dünya savaşına girmese,tarafsız kalmış olsaydı İngiltere,Osmanlı topraklarının paylaşımını boşverecek miydi?İngiltere ile ilk kez birinci dünya savaşında karşı karşıya gelinmiyor.Ya da Fransa ve İtalya ile.İkinci dünya savaşında korkunç bir Alman yayılmacılığı var da,İngiltere'nin Mısır,Hindistan vb.coğrafyalardaki sömürgeciliği çok mu insani?Osmanlı'da İngiltere'yi korkunç bir yayılmacı güç olarak görüyor.Kaldı ki Çanakkale,askeri açıdan bitik olunulmasına rağmen kazanılan bir savaş.Ki sonrasında Kurtuluş savaşının itici gücü oluyor bir nevi.Tekrar yazıyorum evet birinci dünya savaşında Osmanlı kaybettiği toprakları geri alma isteği taşıyor,bu da emperyal bir amaçta olduğunu,masum olmadığını gösterir.Savaşın dışında kalması gerekirdi.Ama bu İngiltere'nin Ortadoğu'yu Osmanlı'ya bırakma hevesinde olduğunu göstermiyor bize.Ki anavatanı(Anadolu'yu) da öyle.

      Hele hele Çanakkale ile Peral Harbor arasından uazaktan yakından hiçbir benzerlik yoktur bizim için.

      Sil
    2. Teo,

      Osmanlı 1. Dünya Savaşı'na, İngiltere ve/veya diğer büyük güçlere topraklarını yem etmemek için değil (yem olunacak bir durum yoktu çünkü), topraklarını genişletmek (hem kaybedilen toprakları hem de hiçbir zaman Osmanlı hakimiyetine girmemiş toprakları ele geçirerek) için girdi. İngiltere ve diğer İtilaf devletlerinin bu şartlar altında Osmanlı'ya saldırması ve topraklarını ele geçirmesi, özellikle bu topraklar yeni doğmakta olan Arap milliyetçiliğinin yayılmasına el verecek şekilde Arap çoğunluğu olan bölgelerse, şaşırtıcı değil, burada Osmanlı'ya zerre kadar acınacak bir durum yok; Osmanlı kendi kaşındı. Versailles Antlaşması da çok ağır hükümleri olan bir anlaşmadır, ki Hitler ve Naziler iktidara gelirken de sanraki saldırgan ve yayılmacı politikalarını gerekçelendirirken de Versailles'ın Almanya için yarattığı ağır şartları bahane ettiler. Osmanlı 1. Dünya Savaşı'na girmeseydi topraklarına ne olacağını o zamanlar bile kimse kestiremiyordu ki bugünden geçmişe bakarak kestirilebilsin, ama, dediğim gibi, ortada Osmanlı toprakları için somut bir yem olma durumu, ihtimali (ne İngiltere ve müttefiklerine, ne de Almanya-Avusturya blokuna) yoktu, hele hele Anadolu'nun Türk çoğunluk bölgeleri için hiç yoktu.

      Kurtuluş Savaşı 1. Dünya Savaşı'ndaki saldırgan ve yayılmacı Osmanlı politikalarının doğrudan bir neticesi olduğundan dolayı masum değil (silah altına alınmamış, Müslüman olsun gayri-Müslim olsun, sivillere doğrudan sebep olduğu can kayıplarına girmiyorum bile). Osmanlı 1. Dünya Savaşı'na girmeseydi Kurtuluş Savaşı da olmayacaktı ve muhtemelen Osmanlı çok farklı bir tarihi seyir izleyecekti.

      İngiltere ve diğer devletlerin (Osmanlı dahil) sömürgeciliğini barışçıl gördüğüm filan yok. Sadece bir ülkenin yayılmacılığı ona rakip olan bir ülkenin yayılmacılığını haklı çıkarmaz ya da barışçıl kılmaz, zaten işgaller yapıları gereği hak ihlali, hak kavramının askıya alınmasıdırlar. Halkların kardeşliği gibi ütopyalara inandığım yok, ama bu tamamen kaotik ve her zaman güçlünün haklı sayıldığı bir dünya düzenini savunduğum manasına da gelmiyor, öyle bir düzenin de kurulmasını çağımızdaki şartlar itibariyle mümkün de görmüyorum zaten.

      Sil
    3. Neresinden başlasam Onur?


      Birinci Dünya Savaşı bitmiş olmasına rağmen müttefikler Almanlarla yaptığı gibi hemen barış antlaşması imzalayıp Türkiye'den çekilmemişler,aksine Mondros Mütarekesiyle işgale devam kararı almışlardır.Keza Mondros Mütarekesinin imzalanmasından üçgün sonra işgal başladı.Oysa Almanya ile hemen Versialles barış antlaşması imzalandı ve geri çekildiler.Almanlar için savaş sona ererken,Türkler için asıl savaş şimdi başlamış oluyordu böylece.Örneğin;Türklere de Almanlarla aynı yaptırımları uygulasalardı-gerekli görüldüğünde Türkiye işgal edilecek vardı Mondros anlaşmasında-Türkler için kurtuluş savaşına gerek de kalmazdı o zaman.Birinci dünya savaşından sonra Türk aydını,Mısır gibi olsak,İngilizler bizi parçalamadan topyekün sömürgelerine alsa görüşü epey yaygındı.Ama bu bile olmadı tabi.Bunun sebebi çok açıktır.İtilaf devletleri savaşın iki kaybedenini aynı görmüyordu.Oysa asıl Almanlar işgali hakediyorlardı.Çünkü Alman milliyetçileri boş durmayacak dünyayı ikinci büyük bir savaşa sürükleyecekti.Kaldı ki İngilizler Almanya'nın Avusturya ile birleşmesine,Hitler'in yeniden silahlanmasına,Çek eyaletlerinden birinin Almanya'ya verilmesine keza bunu da yeterli görmeyip Hitler'in Çekoslovakya'yı topyekün işgaline uzun süre sessiz kaldı.Taki Polonya'ya kadar.Daha doğrusu Danzing koridoru.Ki orada da Hitler,İngiltere'yi hedef almamıştı.Almanya,İngiltere'nin bu savaş ilanına çok şaşırmıştır.Çünkü Hitler,kim Danzing koridoru için kendini yeni bir dünya savaşının ortasında bulmak ister ki demişti.Alman yayılmacılığına rağmen kimse yeni bir dünya savaşının patlak vereceğine ihtimal vermiyordu.İkinci Dünya savaşının kaybedeni İngiltere ve diğerleri olsaydı,kendileri kaşındılar diyebilir miydik?Çünkü Hitler,Fransa ve İngiltere için bunu demişti.


      Sevres barış antlaşması birinci dünya savaşının ve Mondros mütarekesinin imzalanmasından iki yıl sonra geliyor.Daha birinci dünya savaşı devam ederken bile itilaf devletleri Osmanlı ülkesini İstanbul(1915'in başında),Londra(26 Nisan 1915),Sykes-Picot ve Saint Jean de Maurienne gibi açık-gizli anlaşmalarla kendi aralarında bölüştüler.İtilâf Devletleri’nin Çanakkale Savaşlarını başlattığı günlerde,Yunan Başvekili,İngilizlere;İzmir’in kendilerine verilmesi halinde devam etmekte olan Çanakkale Muharebelerine Yunanistan’ın İtilaf Devletleri yanında katılacağını belirtiyor.Savaş daha bitmeden Osmanlı ülkesi,İtilaf devletleri tarafından çoktan paylaşılıyor yani.Keza Yunanistan,savaştan sonra toplanan Paris Konferansında İzmir ve civarı için Osmanlı’nın paylaşımına açıkça katıldı.

      Sil
    4. Keza Birinci dünya savaşından önce dahi Osmanlı'nın paylaşılması çoktan başlamıştı.Üçlü İtilaf grubunu oluşturan devletlerden Büyük Britanya Kralı ile Rus Çarı,Makedonya’nın ıslahı sorununu görüşme bahanesiyle 6-7 Haziran 1908’de,Reval şehrinde bir araya gelerek Osmanlı topraklarının paylaşımı üzerinde durmuşlardı.Görüşmelerde Osmanlı'nın balkanlardaki konumu değerlendirilmiş,Boğazların ve Balkanların siyasal geleceğinin kendi çıkarlarına nasıl geliştirilebileceği üzerinde durulmuştu.Avrupa'nın hasta adamı sözü birinci dünya savaşından öncedir.

      Osmanlı birinci dünya savaşına girmeseydi,kurtuluş savaşı olmayacaktı,doğru.Ama gerek balkan savaşlarında gerekse öncesinde başta İngiltere olmak üzere İtilaf devletlerinin düşmanca tutumları olmasaydı Osmanlı'da birinci dünya savaşına girmeyecekti belki de.En azından Almanlar'ın yanında girmeyebilirdi.Kaldı ki Sevres hükümleri hayata geçse dahi işgal son bulmuyor.Artı Türkler'e de,Almanlarla aynı yaptırım uygulansaydı,yani işgale devam edilmeseydi,Türkler için bir Kurtuluş savaşına da gerek kalmazdı.Bu savaş bağımsızlık adına veriliyor.Buna emperyalizm karşıtı demeyeceğiz de neye diyeceğiz?İşte bu yüzden Türkiye'nin bağımsızlık savaşı batı emperyalizmine karşı verilen başarılı,haklı ve yeterince masum bir savunma savaşıdır.Çok açık ve net.Keza yeni devlet Osmanlıcılığa kapılmamış,yayılmacı politikalardan uzak durmuştu.Ama Türkler de geçmişte yayılmacıydılar,emperyalizm karşıtı olmazalar denilirse eğer,bunu bolşevik Ruslar için söylemeliyiz o zaman.Çünkü gerek Bolşevizmden önce Çarlık Rusyası, gerekse Bolşevik Rusya hep yayılmacıydı.

      Hitler,Versialles antlaşmasıyla Almanya'nın paramparça olduğunu söylemişti değil mi?Almanlar için bu topraklar az demişti.Oysa bugünkü Almanya'nın toprakları Versialles anlaşmasıyla Almanlar'a bırakılan topraklardan daha küçük.Keza ikinci dünya savaşından sonra doğu-batı diye iki ayrılan Almanya,Versialles anlaşmasındaki Almanya'dan çok daha küçüktü.Versialles'dan şikayet ederken Almanya,ikinci dünya savaşından sonra daha da küçüldü.Ki burada bizdeki Sevres ile kıyaslandığında Versialles kesinlikle adil duruyor.

      Sil
    5. Bu iyicene ne masum, ne masum değil tartışmasına döndü, o yüzden bu tartışmayı noktalamak en iyisi.

      Benim için asıl önemli olan şu: geçmişin mümkün olduğunca gerçekte olduğu gibi sunulması ve değerlendirilmesi ve efsaneleştirmelerden ve kültleştirmelerden uzak durulması.

      Sil
  3. Blogunuzu takip ediyoruz ve paylaşımlarınızı çok beğeniyoruz. ibm lcd olarak size teşekkür ederiz.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...