19 Mayıs 2010 Çarşamba

Kültür ve Yenilik: Kültürel Ayırımcılık ve Milliyetçilik - Ne Kadar Farklılar?

Bu topraklara “dışarı”dan gelen “yabancı” katkılara daha geniş bir çerçeveden bakınca, modern çağla birlikte milliyetçilik gibi, bugün olumlu kabul edilen birçok başka akım, faaliyet ve unsurun da geldiği, bu topraklara girdiği görülüyor. Durum böyle olunca, seçici bir yabancılık suçlaması sorun çıkartıyor.

Son yıllarda etnisite kavramının yerini kültür almaya başladı. Etnik olmak istemeyenler kültürcü ya da yerel kültürcü oluyor ama bu hamleyle milliyetçilikten uzaklaşmış olmuyorlar. Aynı yabancı düşmanlığına, aynı “bu bize ait değil” yaklaşımına yerelcilerin, yerel kültürcülerin arasında da rastlanıyor. Nedir kültürün karşıtı, ya da kültürün doğasına aykırı olan? Yenilik. Hem bir öğrenme süreci hem de çevreyi, yaşamı, etkileşimleri anlama ve anlamlandırma aracı olarak kültür pek yenilikçi değildir. Sürekli yeniliğin, yani değişimin olduğu yerde kültürün bu iki unsuru da olamaz. Ama yenilik yine de olmak zorundadır. Çünkü dünya değişir, yaşam değişir, dolayısıyla kültürün de değişmesi gerekir. Yoksa dış dünyayla olan bağ kopar. Kültürle yenilik arasındaki bu etkileşim çoğu kez fark edilmez bile ama bazı durumlarda, özellikle de yenilik hızının arttığı durumlarda ve bu yenilikler sadece maddi unsurlarla sınırlı kalmadığında bu etkileşim iyice göze batar olur ve söz konusu kültüre ait bireylerin bir kısmı bundan rahatsızlık duymaya başlayabilir. Bu noktada bir yerel kültür hayranlığı, kültürcülük ve çoğu kez de abartılı bir şekilde başlar. Aslında süreç kendi haline bırakılmalıdır. Eğer o kültür o yeniliği durduramıyorsa, insanlar o yeniliği benimsiyorsa, zaten o yeniliğe karşı toplumda bir talep vardır. Elbette tüm yenilikler bu şekilde barışçıl kitlesel benimsenmeyle gelmez. Bir kısmı “tepeden inme”dir. Ama tepeden inmede bile söz konusu olan yine o kültürün direnememesidir. Söz konusu olan yine bir çatışmadır ve tepeden inmeyle gelen bu çatışmaya dair bir çözümdür. Farklı kültürlerden insanlar arasında çatışma vardır ve bu da sonuçta gayet doğaldır.

Çokkültürlülük veya diğer kültürlerin de bu tür çatışmalarda yok olma ihtimalinde bile varlıklarını sürdürmesine izin verilmesi tercih edilebilir ama sonuçta bu bir tercihtir. Yararı da elbette vardır. O sırada yararı olmayan ama ileride yararı olabilecek veya yararlı pratiklere yol açabilecek kültürel unsurların korunması sağlanmış olur. Ama diğeri de, yani kültürlerin yok olması yaşamın kendisinin getirdiği bir sonuç ya da ortaya çıkardığı bir süreçtir ve gayet doğaldır.

Bu arada bu söz konusu tepeden inme değişimler bir süre sonra tepesine indirilenlerin doğal kültürü haline gelir ve hiç kimse hatırlamaz örneğin bu topraklara hem Hıristiyanlığın hem de Müslümanlığın da (ikincisi daha da fazla tepeden inmeydi) milliyetçilikten pek farklı bir şekilde gelmediklerini.

Sonuçta geçmişimiz olarak adlandırılan Osmanlı’nın geçmişi de daha az tepeden inme bir geçmiş değildir. Özellikle on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı dünyasını dikkate aldığımızda, yani Osmanlı’nın daha önceki evreleriyle karşılaştırdığımızda hangi geçmiş veya hangi kültür(ler) dememek mümkün değil. On yedinci yüzyıl Osmanlısı mı, yoksa on dokuzuncu yüzyıl Osmanlısı mı geçmişimiz oluyor?

Tabii daha da ilginci, “kendi doğal kültürümüz” söylemini bu topraklara benimseten romantik dönemin şekil verdiği milliyetçilik akımı olmasıdır. O güne kadar bu topraklarda yaşayanların kendi kültürlerine bu şekilde yaklaşmaları gerektiğinden haberleri bile yoktu. Birileri çıkıp bir yerin doğal kültürel gelişiminden bahsedebiliyorsa, bu milliyetçilik dediğimiz akımın sayesinde olmuştur. Dolayısıyla geri dönüp milliyetçiliği eleştirmek ve bunu yaparken de kültürcü olmak aslında ciddi bir çelişkidir. Eğer gerçekten doğal olunacaksa (tabii bundan kastedilen ancak milliyetçilikten önceki dönem olabilir; çünkü sonuçta hiçbir şey tam anlamıyla doğal değildir), yani doğal, yerel ya da bu toprakların kültürüne sadık kalınacaksa, bu kültürcülüğü öne çıkaran, yerel kültür ya da “bu topraklar” gibi söylem ve ifadeleri de reddetmek gerekiyor. Çünkü hem milliyetçilik hem de kültürcülük sonuçta aynı kaynaktan gelmektedir. İkisi de bu topraklara “yabancı”dır, eğer amacımız “yabancı” unsurları tespit etmekse.

Tekrar başa dönecek olursak, aslında doğal olan, yani doğal kültürel gelişim, her şeyden önce “bu topraklar” türünden kısıtlayıcı yaklaşımlardan kurtulmaktır. Çünkü eğer kültür içinde bulunduğu çevreyle girilen iletişimin sonucu ve aracıysa, bu çevre büyüdükçe, örneğin bir köy, ardından bir kent ve sırasıyla ülke, bölge ve en sonunda da tüm dünya olacak şekilde genişledikçe, bu her bir birimi temsil eden veya taşıyan kültürün de uygun şekilde genişlemesi, daha geniş bir alana karşılık gelmesi gerekecektir, gerekmektedir. Bu yüzden de bu genişlemenin diğer unsurlarıyla, yani diğer kültürlerle etkileşime ve haliyle çatışmaya geçecektir. Bir yandan bir yere kadar bir melezleşme söz konusu olacaktır ama diğer yandan ve aynı anda, bir kültür çoğu kez diğerlerine baskın çıkacaktır ve bu yerel kültürlere rağmen olacaktır. Bu süreçte yerel kültürler tamamen farklı şeylere de dönüşebilirler ya da bu kaybolmayı durdurmak için yerel kültürcü söylem ve pratikler ve kültürcülük ile milliyetçilik belirebilir. Bence bunların hepsi normaldir.

Elbette birileri kendi kültürlerini korumak ve kollamak için sadece söz konusu kültürün kendi kaynaklarına bağlı gelişimini ifade eden doğal kültürel gelişimden bahsedecektir. Milliyetçilik aslında insanların kendi kültürlerini korumak için ürettikleri bir şeydir. Yerel kültürü öne çıkaran, “bu toprakların” kültürüne atıfta bulunarak birilerinin veya bir şeylerin yabancı olduğunu ileri süren söylem milliyetçiliğin bir başka türüdür. Bir süre sonra tıkanmasına yol açan da tam budur. Kültürünü benimsemek kadar kültürünü bırakabilmek de önemlidir. Aksi takdirde o kültüre müdahale edilmiş ve kendisini kurtarmasını, geliştirmesini sağlayan kanalların önü kapatılmış olur. Kültür sonuçta bir araçtır, sevgi nesnesi değildir. İşe yarar. İşe yaramadığı yerde de bırakılır, yerine başkası konur. Kültürle sevgi ilişkisine girildiği, romantik bir bağ oluşturulmaya başladığı andan itibaren adı ne olursa olsun milliyetçiliğin dünyasına adım atılmıştır. Milliyetçilik kötü müdür, iyi midir, bu ayrı bir tartışma konusudur; ama yerel kültürcülük yapıp dışarıdan gelen veya yabancı unsurlardan bahsedilerek milliyetçilik karşıtı olunamaz.

Kültürler dünyasında doğal kültürel gelişim ancak tecrit edilmişlik durumunda söz konusu olabilir. Bunun dışındaki durumlarda kültür yenilikle iletişim halindedir ki, ilginç bir soru yeniliğin daha da hız kazandığı bir dünyada kültür denen şeyin ayakta kalıp kalamayacağı ve bu durumda insanların öğrenme süreci ve anlamlandırma aracı olarak kültürün yerine ne koyacağıdır. Elbette kültür tamamen yok olmayabilir ama sonuçta yenilik/değişim süratine ve yer değiştirmeye bağlı olan kültürün bunlardan etkilenmemesi kaçınılmaz olacaktır.

2 yorum:

  1. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  2. Merhaba Timuçin,

    Bu cevap mesajımı hem bu threaddeki yazına hem de bir önceki threadin yorum bölümündeki son mesajına cevaben yazıyorum.

    Doğal derken senin tanımını kullanıyorum: yani dayatma veya zorlama yolu harici herşey. Doğal gelişim ya da evrim tabirini de bu tanıma dayanarak kullanıyorum.

    Dışarıdan gelen şeyler doğal evrime pekala dahil olabilirler. Mesela, domates, patates ve salçanın bu toprakların mutfağında çok yaygın bir biçimde benimsenmesi doğal evrimle olmuştur, yani dayatılmadan benimsenmişlerdir. Senin kahve, çay ve kola misallerin de bu tanıma uyarlar. Aralarındaki fark eskilik/geleneksellik farkıdır sadece; bir de tabii kola modern dönemde yayıldığı (aslında siyah çay için de böyle denebilir) için yayılması daha hızlı olmuştur.

    Milliyetçiliğin yayılmasında ise durum farklı. Burada çok büyük oranda dayatılan (ulus-devletler ve/veya ulus-devlet öncüsü çoğunlukla asi olan oluşumlar tarafından) yani doğal olmayan birşey söz konusu. Mesela, Türk milliyetçiliğinin halka dayatılması Türkiye Cumhuriyeti dediğimiz ulus-devlet döneminde olmuştur (gerçi dayatmanın temelleri geç İttihat ve Terakki ve "Milli" Mücadele dönemlerinde atılmışa benziyor). Türk Dil Devrimi'nde yaratılan yeni kelimelerin ve Cumhuriyet döneminde konan yeni yer isimlerinin halka benimsetilmesi de çok büyük oranda dayatılan yani doğal olmayan şeylerdir.

    Benim milliyetçilik karşıtı mesajlarımı yazarken geleneksel ve/veya yerel kültürcülük yapma gibi bir maksadım yoktu. Ben sadece milliyetçiliğin kendi varlığını dayandırdığı geleneksel kültürlerden ve geçmişlerden (dikkat edersen kültür ve geçmiş kelimelerini sürekli çoğul olarak yazıyorum, yani birden fazla kültür ve geçmiş söz konusu) aslında kopuk olduğunu ve onları araç olarak kullandığını göstermek için onlara değindim. Yoksa ben geleneksel ve/veya yerel kültürleri filan savunuyor değilim; gayet modern ve yenilikçi bir insanım. Zaten sadece etnik değil, bölgeci (bölgenin büyüklüğü fark etmez) milliyetçiliklere karşı olduğumu da vurguladım. Ayrıca, geleneksel kültürlerde de birçok mit söz konusu. Mesela, Oğuz/Türkmen kültürlerinde görülen (illa hepsinde değil) Oğuz Kağan destanının ne kadar tarihsel olduğu söylenebilir? Oğuz Kağan, oğulları ve torunları ne kadar tarihsel figürlerdir? Onlar daha çok mevcut Oğuz/Türkmen boy (isimleri dahil) ve/veya hiyerarşilerini tarihsel bir kaynağa dayandırma çabasının bir ürünü tamamen uydurma figürler gibi gözüküyorlar.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...