12 Mayıs 2010 Çarşamba

Anadolu'nun Dilleri ve Hint-Avrupalıları

R.D. Woodard, The Ancient Languages of Asia Minor, Map 1
(İtalikler MÖ 1. binyıl ve sonrasında beliren diller)

Anadolu tarihinde (eğer ortaçağdan öncekini de aynı isim altında inceler ve tartışırsak, ya da tanımlarsak, her neyse) uzun bir Hint-Avrupa dönemi olduğu görülüyor; yani Hint-Avrupa dillerinin konuşulduğu ve hatta uzun süre bu coğrafyanın dilsel yapısına baskın oldukları bir dönem. Ardından on birinci yüzyılda Altay dilleri konuşan topluluklar belirmeye başlıyor ve bunların arasında en baskın grup da Türk dilleri kouşanlar. Türk dilleri Anadolu’nun dilsel durumuna hemen hâkim olmuyor. Sanırım tam egemenlik yirminci yüzyılın başından itibaren geliyor. Hint-Avrupa dilleri konuşanlarla Altay dilleri (ya da Türk dilleri de diyebiliriz) konuşanlar uzun süre birlikte var oluyor. Aslında bunun bugün de devam ettiği söylenebilir, eğer Kürtçenin bir Hint-Avrupa dili olduğunu anımsarsak.

Bu arada Hint-Avrupa dillerinin öncesi de var; en azından ne Hint-Avrupa ne de Altay olan diller var. Bunların başında herhalde Hititlere de isimlerini vermiş Hattilerin dili geliyor. Ayrıca Hurriler ve Urartular var. Sanırım bir de Gürcüce ve Lazcanın dâhil oldu Kartvelyan dil ailesini de saymak gerekiyor. Hatti, Hurri ve Urartu dillerini Kafkas dilleriyle de ilişkilendirenler var ama bu hâlâ kesinlik kazanmış değil; Kafkas bağlantısı kabul edilmese bile, bu diller tamamen farklı bir gruptan geliyor.

Böylece Anadolu’da en azından dilsel üç dönemin varlığından bahsedilebilir. Hint-Avrupa, Altay/Türk ve her ikisinden önce de belki Kafkas, belki başka bir dil ailesi. Altay/Türk yaklaşık bin yıldır bu topraklarda. Hint-Avrupa’ysa muhtemelen dört bin yıldır bu topraklarda. Bu arada Hint-Avrupa’yı da iki farklı dönem şeklinde görmek mümkün. Hint-Avrupa’nın Anadolu dalının (Hitit, Luvi, Pala, Lidya ve ardından Karya, Likya ve diğerleri) var olduğu dönem ve bunu takip eden Balkan ve İran tarafından gelen Hint-Avrupa dilleri; sanırım Balkan üzerinden gelenler (Frigya, Yunanca, Ermenice?) daha baskın.

Hint-Avrupa öncesi dönemin ne kadar sürdüğüyse bilinmiyor. Acaba bir dört bin yıl da bu dönem için düşünebilir miyiz? Tabii eğer tek bir dil ailesi vardıysa. Dört bin yıl geriye bizi neredeyse MÖ altı binlere götürecektir. Dilsel terra incognita.

Hint-Avrupa dilleri konuşanlar dışarıdan gelmişler (ama bir teoriye göre de Hint-Avrupa dillerinin kökeni Anadolu). Aynı şekilde Altay/Türk dilleri konuşanlar da dışarıdan gelmiş. Ama burada yaşayanların olduğunu biliyoruz ve işte bu insanların ilk Anadoluları oluşturdukları ileri sürülüyor. Yani terra incognita’nın, bilinmeyen toprakların veya bilinmeyenin insanları. Bilinenlerden veya bilinebileceklerden kaçıp kimliği bilinmeyene bağlamak, dışarılı olmaktan ne kadar farklı bir yaklaşım? Ama tabii bir de şu var. Bu ilk Anadoluların bir kısmı bir süre sonra bu saydığım dilleri konuşuyor, kendilerini bu dillerin sunduklarıyla tanımlıyor. Benim anlamakta zorlandığım nokta, Anadoluları kullandıkları dillerden ayırmak nasıl mümkün olabiliyor? Ya da dışarıdan gelmiş bir Frig dili Anadolu’ya ait olmayabiliyor ama bir Anadolulu bu dili benimseyebiliyor. O benimsediğinde bu dilde Anadolulu olmuş olmuyor mu? Anadolu’nun yarısı Frigçe konuşunca hâlâ yabancı bir dilden mi bahsetmiş oluyoruz? Dolayısıyla, Türkler de Yunanlılar da dışarıdan geldi, biz hep buradaydık demek mi doğru, yoksa Türkler de Yunanlılar da ve diğerleri de Anadolulu demek mi doğru? Yani ayrımcılığı bir kenara bırakıp yerlileşme denen bir sürecin varlığını kabul etmek daha makul değil mi?

28 yorum:

  1. Anadoluculuk ve hatta Türkçülük (hangi varyeteden olursa olsun), bu topraklardaki diğer bütün milliyetçilikler (Kürtçülük, etnik Helencilik, etnik Ermenicilik, Arapçılık, Slavcılık, Lazcılık gibi bu topraklardaki diğer etnik milliyetçilikler de dahil) gibi, içi boş ve suni kavramlar. Milliyetçilik Batı'dan son iki yüzyılda ithalinden önce bu topraklara tamamen yabancı bir kavram olduğundan ve dolayısıyla bu toprakların doğal kültürel gelişiminden tamamen kopuk ve suni olduğundan ötürü bu topraklarda her zaman derinlikten ve doğallıktan yoksun kaldı. Bu sebeple milliyetçilik, beraberinde geleneklerden bir tür kopuşu da getirdi. Bu da esasında köksüz, kendi hakiki kültürlerine ve geçmişlerine yabancı, suni, tek tipçi, genelleştirmeci, basit ve sığ olan sözde hakiki kültürleri doğurdu. Bugün geleneklerle yeniler o kadar bulamaç haline gelmiş ki insanlar neyin gelenek neyin yeni olduğunu idrak edemez olmuşlar. Bu topraklardaki milliyetçiler de (ister bölgeci, ister etnik, ister başka tür milliyetçi olsun) genel itibariyle özellikle bu kategoride olan insanlar. Hatta diyebilirim ki onların bir çoğu normal düşünemiyorlar ve bir tür hayal dünyasında yaşıyorlar.

    Bu arada, Türk Dil Devrimi'ne de, gene suni bir hareket olarak, aynı köksüzleştirici, yabancılaştırıcı, sunileştici, sığlaştırıcı, tek tipleştirici, genelleştici ve basitleştirici etkiyi yaptığı için karşı çıkmıştım.

    YanıtlaSil
  2. Aynı sebeple yer isimlerinin değiştirilmesine ve/veya Türkçeleştirilmesine de karşıyım, son yüzyıl içinde isimleri değiştirilen/Türkçeleştirilenlerin hepsi eski isimlerine geri dönmeliler.

    YanıtlaSil
  3. Harf Devrimi de, kovalayan varmış gibi alelacele yapılmak yerine, zamana yayılarak ve eski alfabelerle yazılmış tüm eserler yeni alfabeye nakledilerek yapılmalıydı.

    YanıtlaSil
  4. Onur Bey, neden üst üste boş iletiler yazıyorsunuz? Bir yanlışlık falan mı söz konusu? Merak ettiğimden sordum :)Sayın Binder de boş iletileri silmiyor :)

    Bu arada yine ben, yâni Adsız :)... Sayın Binder, üç yeni yazıyı da bana atfen yazmış, yâni bana öyle geldi, blogda boş/gereksiz yer işgâl etmek istemem.

    Konu, dönüp dolaşıp aynı yere geliyor, aslında aynı şeyleri söylüyoruz ama sanki anlaşamıyormuşuz gibi bir hava var.

    Sayın Binder'den bir alıntı;

    "...
    Hint-Avrupa dilleri konuşanlar dışarıdan gelmişler (ama bir teoriye göre de Hint-Avrupa dillerinin kökeni Anadolu). Aynı şekilde Altay/Türk dilleri konuşanlar da dışarıdan gelmiş...
    "

    Konuyla ilgili bilgileri şu bağlantıdan alabilirsiniz => http://en.wikipedia.org/wiki/Proto-Indo-Europeans

    Sayın Binder'den bir alıntı daha;

    "Hint-Avrupa’nın Anadolu dalının (Hitit, Luvi, Pala, Lidya ve ardından Karya, Likya ve diğerleri) var olduğu dönem ve bunu takip eden Balkan ve İran tarafından gelen Hint-Avrupa dilleri; sanırım Balkan üzerinden gelenler (Frigya, Yunanca, Ermenice?) daha baskın."

    Evet, Hint-Avrupa dili denince tabii ki tümü "aynı dil" değil. İzlandaca'yla Tacikçe'nin aynı dil olduğunu söyleyemeyiz :)

    Sayın Binder Balkanlardan gelen dilleri yazmış ben de İran tarafından gelenleri yazayım, eksik kalmasın; Zazaca ve Kürtçe...

    Kürtçüler ve Zazacıların "5000 yıllık Kürt tarihi" palavralarının aslı astarı olmadığı mâlumunuz, ancak inananlar olabilir diye paylaşmak istedim. Anadoludaki en eski Hint-Avrupa dili Hititçe'dir ve onun bile kökü 4000 yıl öncesindedir. Hal böyleyken, Anadoluda nasıl olur da 5000 yıllık Kürt varlığından söz edilebilir? Tamamen hayal ürünü... Öte yandan Hititçe Centum dilidir. Hint-Avrypa dilleri iki "ayrı" gruba bağlıdır Centum-Satem, Kürtçe ve Zazaca satem yâni Hint-İran tarafındadır, Hititçe'yle bir organik bağı söz konusu değildir.

    Dil'i esas alacaksak, Anadolu'da Türkçe'nin izlerine/kanıtlarına 11. yy'dan itibaren rastlamaya başlarız, öncesi yoktur. Kürtçe'de bu durum 1500'lerdedir. Zazaca ise henüz yeni yeni yazı dili olmuştur. Tabii, dil burada vardı ancak yazılmıyordu denebilir, ancak tarih "belge" ile olur ve "belge" > "yazılı" olmak zorundadır, yoksa 5000 yıllık Türk/Kürt tarihi gibi hayal mahsülü şeylere inanılır.

    YanıtlaSil
  5. Milliyetçilik Batı'dan son iki yüzyılda ithalinden önce bu topraklara tamamen yabancı bir kavram olduğundan ve dolayısıyla bu toprakların doğal kültürel gelişiminden tamamen kopuk ve suni olduğundan ötürü bu topraklarda her zaman derinlikten ve doğallıktan yoksun kaldı.

    Burada "doğal kültürel gelişim" yerine "doğal kültürel evrim" desem daha uygun olurdu, zira "gelişim" kelimesi hep daha iyiye, daha üstüne doğru gidiş çağrışımı yapıyor; "evrim" kelimesi ise daha nötr, dolayısıyla daha uygun.

    YanıtlaSil
  6. Onur Bey'den alıntı;

    "Aynı sebeple yer isimlerinin değiştirilmesine ve/veya Türkçeleştirilmesine de karşıyım, son yüzyıl içinde isimleri değiştirilen/Türkçeleştirilenlerin hepsi eski isimlerine geri dönmeliler."

    Kesinlikle size katılıyorum. Ancak şunu da bilmek gerekir, özellikle Kürtçe yer adlarının iadesi mevzusunda şöyle bir hadise var, "Kürtçüler", her eski adı "öz Kürtçe" sanıyorlar, bunun yanında ezelden beri Türkçe olan yer adları da var, hazır elleri değmişken bu "eski adı" Türkçe olan yer adlarını da "yeni" Kürtçe adlarla değiştiriyorlar, yâni bir tür Kürt faşizmi... Örnek verirsek; Eskiden beri "Karapınar" olan adı güyâ Kürtçe "qarepungal" yaptılar, sanırım bu gibi "hokkabazlık"lara da karşısınıdır. Karapınar'a da "Karapınar" denmeli, değil mi?

    Meselâ Diyarbakır'ın Kürtçe sanılan adı Amed, Kürtçe değil "Süryanice"dir. Dersim, Zazaca ya da Kürtçe değil, Yarı Farsça-Yarı Yunanca'dır. Yine Kürtçe-Zazaca sanılan Çewlig öz be öz Türkçe olup "Çevlik" < "Çavlık" "şelâle, çavlayan-çağlayan" demektir. Örnekler uzar gider, yani ben de sizle hemfikirim, eski yer adlarının tümü iade edilmeli, Türkçe olanlar da dâhil. Çevlik'e neden Bingöl denilsin ki? Özgün ad ne ise o kullanılmalı, Zazalar ve Kürtler bile Çevlik'i benimseyip "Çewlig" yapmışken, buraya Bingöl demenin bir mantığı yoktur.

    Diğer iletinizi de aktarmak istiyorum;

    "Harf Devrimi de, kovalayan varmış gibi alelacele yapılmak yerine, zamana yayılarak ve eski alfabelerle yazılmış tüm eserler yeni alfabeye nakledilerek yapılmalıydı."

    Anladığım kadarıyla siz de Osmanlıca bilmeyip, Osmanlıcacılık yapanlardansınız. Ben Osmanlıca biliyorum, isterseniz bu konuda tartışabiliriz. Osmanlıca'nın olduğu haliyle devam edemeyeceğini, mutlaka bir ıslahata gereksinimi olduğunu kabul etmelisiniz. Tabii ki tümden bir alfabe değişikliği yapılmayıp, "ıslahat"la sorunlar halledilebilinirdi.

    Öte yandan, Eski yazıyla yazılmış eserlerin büyük çoğunluğu zaten yeni yazıya aktarıldı, burda bir sorun yok. Ayrıca Osmanlıca (ve Arap alfabesi) öğrenmek zor değil, ben kendi kendime öğrendim, sizde de öneririm. Eski eserleri özgün haliyle okumaya meraklıysanız, Osmanlıca öğrenebilirsiniz. Bir de şu var, sadece Arap harflerini okuyabilmek de yetmiyor, Osmanlıca nevi şahsına münhasır (bol uydurmalı ve kuraldışı terkibli) bir "karma" dildir. Yâni her kelimenin yazılışını bilmeniz-ezberlemeniz gerek yoksa okuyup-yazamasınız. Neyse bu uzun bir konu...

    YanıtlaSil
  7. Onur Bey'den alıntı;

    "Bu arada, Türk Dil Devrimi'ne de, gene suni bir hareket olarak, aynı köksüzleştirici, yabancılaştırıcı, sunileştici, sığlaştırıcı, tek tipleştirici, genelleştici ve basitleştirici etkiyi yaptığı için karşı çıkmıştım."

    Öncelikle yapılan olay bir "devrim" değildir, biraz daha Türkçe'ye dönme çabasıdır. Osmanlıca Türkçe değildir, bunu korkmadan söylemek gerek. Zaten Osmanlılar bile yazdıkları bu dile (Osmanlıca asla konuşulan bir dil değildi, bir yazı jargonu, bir karma dil, üslub idi) "Elsine-i Selâse" (üç dil) derlerdi, "Osmanlıca" adı 1800'lerin sonunda "uydurulmuştur".

    Dilde Türkçe'ye dönme çabası sürecinde, birkaç "yanlış türetilmiş" kelime dışında herhangi bir "köksüzleştici" vs. hadise yoktur. Bunlar sizin "ideolojik" bakış açınızın ürünü. Halk dilinde (Yörük-Türkmen ağızları) yaşamakta olan pekçok sözcük yazı diline kazandırıldı ki bu yöntemi İtalyanlar'dan, Bulgarlar'a pekçok ulus uygulamıştır. Deprem, kanıt, öykü, ödül, betik gibi pekçok sözcük bunlardandır.

    Halk dilinde yaşamakta olan sözcüklerin yazı diline aktarılması köksüzleşme midir? Bu sözcükler unutulup gitmeli miydi ki daha binlercesi yazı diline aktarılmayı bekliyor. TDK'nın "halk ağızları sözlüğü" oldukça eksiktir öte yandan...

    Dinci (dindar değil) kesimin ideolojik hezeyanlarına fazla kapılmışsınız sanırım, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayın derim. Osmanlıca bilmeden Osmanlıcacılık yapan çok kişiyle tartıştım, ordan biliyorum :)

    Osmanlıca Türkçe değildir bunu yinelemek isterim. Türkçe, doğal bir dildir, Türk halkına aittir, Kürtçe, Lazca, İngilizce vb. de, ancak Osmanlıca (elsine-i selâse) bir halka ait doğal bir dil değildir, son derece sûnî, yapma, karma bir janr'dır. Bunu iyi idrak ediniz. Ben şöyle görüyorum, nasıl ki Yunanlılar, Bulgarlar vs. Osmanlı'ya karşı bağımsızlık kazandıysa, "Türkler" de aynı şekilde Osmanlı'dan "bağımsızlık"larını kazanmıştır-almıştır, ve elbette doğal olarak "kendi dillerine" geri dönmüştür. Olay bu kadar basit.

    Türklerin, Anadolu'da "ilk kurdukları" devlet Türkiye Cumhuriyeti'dir bana göre. Selçuklu'nun resmi dili Farsça, eğitim dili Arapça, Farsça idi, bu devlete içinde Türkler de var diye Türk devleti diyemeyiz ki Farslar Selçuklu'yu Fars devleti olarak tanımlar örneğin... Osmanlı da pek Türk değildir mâlumunuz...

    YanıtlaSil
  8. Bugün geleneklerle yeniler o kadar bulamaç haline gelmiş ki insanlar neyin gelenek neyin yeni olduğunu idrak edemez olmuşlar.

    Burada da "yeni" gövdesini kullandığım her iki yerde onun yerine "yenilik" gövdesini kullansaydım sanırım semantik açıdan daha uygun olurdu.

    YanıtlaSil
  9. Adsız,

    Ben dil devrimlerine karşı falan değilim, Osmanlıcacılık yapıyor da değilim (en azından katı manada), yanlış anlama. Ben sadece geçmişte uygulandığı şekliyle Türk Dil Devrimi'ne karşıyım. Türk Dil Devrimi'nde Türkçe'nin çeşitli halk lehçelerindeki birçok kelime yazı diline sokuldu doğru, ama en az bir o kadarı belki de çok daha fazlası Türkçe'nin hiçbir halk lehçesinde geçmez iken (hatta bunların çoğu diğer Türki dillerde bile geçmez iken) ve çoğunun halk lehçelerindeki karşılıkları genellikle Arapça ve/veya Farsça kökenli kelimeler iken mevcut Türkçe köklerden suni bir şekilde türetildi (suni ekler ve suni/yanlış türetmeler de cabası). Benim itirazım bunlara. İşte bunlardır bizi kendi geçmişimizden koparan. Bugün Orta Asya'da "doğa" ve "anlam" kelimelerini kullanınca kimse sizi anlamayacaktır, ama "tabiat" ve "mana" kelimelerini herkes anlar; Türk Dil Devrimi'nden önce bizde de durum aynıydı.

    Ama şöyle bir şey var, bence Osmanlıca'yı bu kadar tu kaka etmenin de manası yoktu. Osmanlıca'nın zengin kelime, ek, ifade ve gramer birikiminden her zaman istifade edilmeliydi (Yunanların Katharevousa ve klasik Antik Yunanca'dan bugün dahi yoğun olarak istifade etmesi gibi). Kendi kültürel mirasımıza bu kadar sırt çevirmemeliyiz, Osmanlı ve Selçuklu da bizim kültürel mirasımızın birer parçası, hem de etkileri hala çok yoğun bir şekilde (büyük ölçüde ayrıştırılamayacak kadar) devam eden parçaları.

    YanıtlaSil
  10. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  11. Türklerin, Anadolu'da "ilk kurdukları" devlet Türkiye Cumhuriyeti'dir bana göre. Selçuklu'nun resmi dili Farsça, eğitim dili Arapça, Farsça idi, bu devlete içinde Türkler de var diye Türk devleti diyemeyiz ki Farslar Selçuklu'yu Fars devleti olarak tanımlar örneğin... Osmanlı da pek Türk değildir mâlumunuz...

    Ulus-devletler (doğrudan Batı'dan bu topraklara son 200 yıl içinde pompalanmış olan milliyetçilik (ulusçuluk) kavramının yine doğrudan Batı'dan bu topraklara son 200 yıl içinde pompalanmış olan devletlere yansıtılmış hali) çağından önce hangi devlet için şu ya da bu "millet" ya da "ulusun" devletidir denebilir sence?

    YanıtlaSil
  12. bunun yanında ezelden beri Türkçe olan yer adları da var

    En erken MS 11. yüzyıldan itibaren demek istiyorsun herhalde.

    YanıtlaSil
  13. Bu arada, artık dünya genelinde mahalli lehçe ve ağızlara doğru bir yöneliş var. Artık insanlar suni bir şekilde yaratılmış "standart" ya da resmi lehçe ve ağızlardan kendi mahalli lehçe ve ağızlarına yöneliyor. Mesela, örneğini verdiğin İtalyanlarda da böyle bir yöneliş var.

    YanıtlaSil
  14. Öncelikle yapılan olay bir "devrim" değildir, biraz daha Türkçe'ye dönme çabasıdır.

    Amacının böyle olmaktan uzak olduğunu yukarıda verdiğim uzun cevaptan anlamışsındır (kelime olarak tamamen suni de olsa sırf kelime kökü Türkçe diye tamamen Türk Dil Devrimi'nin kendi trademarkı olan Yeni Türkçe kelimeleri "öz Türkçe"den sayıyorsan o başka).

    Bu arada, ben eskimiş ve artık Türkçe konuşan halk arasında (en azından büyük bölümünde) kullanılnmaz olmuş artık arkaikleşmiş diyebileceğimiz Türkçe kökenli kelimelerin yeniden canlandırılmasını da lüzumsuz buluyorum, hele hele halk arasında çok daha popüler olan Arapça ve/veya Farsça veya Türkçe harici başka dil kökenli kelimelerin yerlerini almalarını hiç onaylamıyorum. Ayrıca, bir de tabii Türkçe konuşan halk arasında kullanılan Türkçe kökenli kelimelere gene Türk Dil Devrimcilerce yeni manalar giydirilmesi fenomeni var, hem de çoğu zaman yine Türkçe harici dil (çoğunlukla Arapça ve/veya Farsça) kökenli kelimelerin (ve çoğu da yine halk arasında popüler) zararına.

    YanıtlaSil
  15. Osmanlıca Türkçe değildir

    Birçok filolog ve tarihçi buna kesinlikle katılmıyor. Osmanlıca'da kelime haznesinin büyük çoğunluğu Arapça ve/veya Farsça kökenli olsa bile kilit unsurlar ve daha fazlası hep köken olarak Türkçe. Zamirler hep Türkçe kökenli, fiiller hep Türkçe kökenli (örn., "kabul etmek" ve "nakletmek" fiillerinin köken olarak Türkçe olmayan "kabul" ve "nakl" kısımları esas itibariyle isimdir), gramerin ve eklerin çok önemli bir bölümü Türkçe kökenli, daha saymaya gerek var mı?

    Osmanlıca (elsine-i selâse) bir halka ait doğal bir dil değildir, son derece sûnî, yapma, karma bir janr'dır

    Yine her zamanki gibi milliyetçilik ve popülizm kokan "halka ait" tabirini bir kenara bırakıyorum. Osmanlıca, Türk Dil Devrimi'nin yarattığı bugünkü oldukça suni olan Türkçe'nin aksine, Osmanlı'daki üst sınıfların doğal kültürel evriminin sonucu olarak süreç içinde ortaya çıkmış bir Türkçe lehçesi. Antik Çağ'ın yüksek sınıf Latincesi nasıl doğal bir evrimin ürünüyse Osmanlıca dediğimiz Osmanlı devrindeki yüksek sınıf Türkçesi de doğal bir evrimin ürünüydü ve Osmanlıca, yine tıpkı Antik Çağ'ın yüksek Latincesi gibi, hatrı sayılır bir kesim tarafından konuşulmaktaydı (elbette, yine Antik Çağ'ın yüksek Latincesi'nde olduğu gibi, tüm Türkçe konuşan nüfus içinde azınlık konumundaydı).

    YanıtlaSil
  16. Silmiş olduğum bir önceki mesajda uzun yorumlaşmaları bşka bir foruma taşımaktan bahsetmiştim ama daha sonra bunun pek de uygun bir fikir olmadığı sonucuna vardım. O yüzden, bu mesajın dikkate alınamamsını rica edeceğim.

    YanıtlaSil
  17. Osmanlıca, Türk Dil Devrimi'nin yarattığı bugünkü oldukça suni olan Türkçe'nin aksine, Osmanlı'daki üst sınıfların doğal kültürel evriminin sonucu olarak süreç içinde ortaya çıkmış bir Türkçe lehçesi.

    ...ve, her yaşayan dil, lehçe ve ağız (şive) gibi, konuşulduğu süre zarfında (hemen hemen tüm Osmanlı devri) evrilmeye hep devam etmiş bir lehçe.

    YanıtlaSil
  18. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  19. Artık insanlar suni bir şekilde yaratılmış "standart" ya da resmi lehçe ve ağızlardan kendi mahalli lehçe ve ağızlarına yöneliyor.

    Bir de tabii yine ulus-devletlerce uzun zamandır bastırılmaya, yokedilmeye çalışılmış birçok "azınlık" dili kültürel uyanışlar sonucunda bugün yeniden palazlanmakta (herbiri kendi lehçe ve ağızlarıyla beraber).

    YanıtlaSil
  20. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  21. Dil'i esas alacaksak, Anadolu'da Türkçe'nin izlerine/kanıtlarına 11. yy'dan itibaren rastlamaya başlarız, öncesi yoktur. Kürtçe'de bu durum 1500'lerdedir. Zazaca ise henüz yeni yeni yazı dili olmuştur. Tabii, dil burada vardı ancak yazılmıyordu denebilir, ancak tarih "belge" ile olur ve "belge" > "yazılı" olmak zorundadır, yoksa 5000 yıllık Türk/Kürt tarihi gibi hayal mahsülü şeylere inanılır.

    Eğer Anadolu derken bugünkü Anadolu topraklarını esas alacaksak, Kürtçe kesinlikle Anadolu'da Türkçe'den daha eski (en azından güneydoğusunda, zaten Anadolu'nun güneydoğusundaki tarihi Kürt beylikleri de Selçuklu/Türkmen göçlerinden eski), ama Kürtçe'nin veya bir proto versiyonunun tam ne zaman bu topraklarda konuşulmaya başladığı hala tartışmalı (bu arada, Kürtçeyi köken olarak Anadolu'nun da bir bölümünde konuşulmuş Medceye dayandıran birçok bilim insanı var). Aynı şeyleri Kürtçe gibi Kuzeybatı İran dil grubundan olan Zazaca için de söylemek mümkün (yalnız ufak bir farkla: Zazaca'nın geleneksel olarak konuşulduğu bölge Kürtçe'nin geleneksel olarak konuşulduğu bölgenin daha kuzeyinde kalıyor ve Zazaca tarih boyunca sadece Anadolu topraklarında karşımıza çıkıyor).

    İlla yazılı belgelerden hareket edeceksek, Türkçe yazılı örnekler Anadolu'da ilk 13. yy'ın ikinci yarısında ya da tam ortalarında, tam da Rum Selçukluları'nın gerileyip Moğolların ve Anadolu beyliklerinin öne çıkmaya başladığı devirlerde, ortaya çıkıyor. Anadolu'da daha öncesine ait elimize ulaşan (doğrudan ya da dolaylı) veya elimize ulaşmasa bile 13. yy'ın ikinci yarısından ya da tam ortalarından önce yazıldığından haberdar olduğumuz Türkçe herhangi bir yazım örneği (sikke yazısı gibi çok kısa örnekler bile) yok (tabii "Kılıç Arslan" gibi Türkçe kökenli yazılı özel isim örneklerini ve "atabek" ve "hakan" gibi artık diğer dillere de girmiş Türkçe kökenli yazılı terim ve unvan örneklerini saymıyorum). Anadolu beyliklerinin en azından Türkmen yönetiminde olanları (Germiyan ve Eşrefoğulları Türkmen yerine Kürt yönetiminde olmuş olabilir, bir yerde Karesi hanedanının köken olarak tamamen Müslümanlaşmış yerli Rumlardan geldiğini okuduğumu hatırlıyorum) Anadolu beyliklerinin ilk kez ortaya çıkmaya başladıkları 13. yy'ın ikinci yarısından itibaren yazılı Farsça ve Arapça'ya ek olacak bir biçimde ve onlara göre oldukça kısıtlı da olsa Anadolu'da yazılı Türkçe'nin bazı önemli eserler de verecek şekilde gelişmesine ön ayak olmuşa benziyorlar.

    Kürtçe ilk yazılı eserler en geç 15. yy'da (1400'lerde), en erkense Anadolu'daki ilk Türkçe eserlerle yaklaşık aynı dönemlerde hem Anadolu'da hem de Kürtlerin yaşadığı diğer bazı bölgelerde ortaya çıkıyor. Zazaca yazı dili ise dediğin gibi daha çok yeni (dünyanın her yerinde), modernleşmeyle birlikte ortaya çıkmışa benziyor.

    YanıtlaSil
  22. "Eğer Anadolu derken bugünkü Anadolu topraklarını esas alacaksak, Kürtçe kesinlikle Anadolu'da Türkçe'den daha eski (en azından güneydoğusunda, zaten Anadolu'nun güneydoğusundaki tarihi Kürt beylikleri de Selçuklu/Türkmen göçlerinden eski), ama Kürtçe'nin veya bir proto versiyonunun tam ne zaman bu topraklarda konuşulmaya başladığı hala tartışmalı (bu arada, Kürtçeyi köken olarak Anadolu'nun da bir bölümünde konuşulmuş Medceye dayandıran birçok bilim insanı var). Aynı şeyleri Kürtçe gibi Kuzeybatı İran dil grubundan olan Zazaca için de söylemek mümkün (yalnız ufak bir farkla: Zazaca'nın geleneksel olarak konuşulduğu bölge Kürtçe'nin geleneksel olarak konuşulduğu bölgenin daha kuzeyinde kalıyor ve Zazaca tarih boyunca sadece Anadolu topraklarında karşımıza çıkıyor)."

    Evet, Kürtçe'nin Anadoludaki varlığı tabii ki Türkçeden eskidir. Yalnız Medce'ye ait günümüze ulaşan "hiçbir" belge yok, bu nedenle Kürtleri Medlere bağlamak bütünüyle siyasi bir zorlamadır. Medlerden kalan bir tek yazılı belge ya da eser olmadığı için ben de kalkıp söz gelimi ; "Medler Türk'tür" dersem kimse buna itiraz edemez, tabii ki böyle bir iddia doğru da olmaz, yâni Kürt-Med ilişkisi, Türk-Med ilişkisinden farksız. Medlerden yazılı eserler kalsaydı Kürtçe-Medce karşılaştırmalı dilbilim metodlarıyla neyin ne olduğu anlaşılabilirdi.

    Bu arada yanlış yazmışım, düzeltmişsiniz, evet 13. yy olacak. Anadoluda Türkçe'nin varlığı 13. yy'da başlıyor. Bu devirden önce "Oğuzca"ya ait bir yazılı belge yok. Sadece Kaşgarlı'nın DLT'sinde örnek olarak gösterdiği kimi Oğuzca kelimeleri sayabiliriz belki, onlar da fazla değil.

    YanıtlaSil
  23. Sadece Kaşgarlı'nın DLT'sinde örnek olarak gösterdiği kimi Oğuzca kelimeleri sayabiliriz belki, onlar da fazla değil.

    Tabii onların ne kadarı henüz Anadolu'ya yeni ulaşmış az sayıdaki Oğuzdan (Türkmenden) derlenmiştir (tabii Anadolu'dan derleme yapmışsa)? Benim kanaatimce Oğuzlar ve Oğuzcayla alakalı verdiği bilgileri ya tamamen Orta Asya'dan derlemiş ya da büyük çoğunluğunu Orta Asya'dan geri kalanı ise Selçukluların eline Anadolu'dan önce geçmiş İran, Irak ve Suriye gibi yerlerden derlemiş, ama kanaatimce Anadolu'dan derleme yok, varsa bile çok çok az ve belirsiz.

    YanıtlaSil
  24. Anadoluda Türkçe'nin varlığı 13. yy'da başlıyor.

    Müsaade ederseniz Bardakçı gibi bu cümleyi belki anlamayacak üçüncü kişiler için izahatte bulunmak istiyorum: bu cümlede kastedilen yazılı dilin başlangıcıdır, yoksa konuşulan dil herkesin bildiği gibi 11. yy'da başlar (gene her zamanki gibi çok muhtemelen oldukça önemsiz sayıda olan Anadolu'daki Oğuzca (ya da herhangi başka Türki dil) konuşan paralı veya köle askerleri hariç tutuyorum).

    YanıtlaSil
  25. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  26. "Medler Türk'tür" dersem kimse buna itiraz edemez, tabii ki böyle bir iddia doğru da olmaz, yâni Kürt-Med ilişkisi, Türk-Med ilişkisinden farksız.

    Bu doğru değil, şu anlamda: hem Medce hem de Kürtçe Hint-Avrupa dil ailesinin Hint-İran dilleri kolunun İran dilleri kolundandan. Medce'nin İran dili olduğu görüşüne itirazı olan bilim insanına rastlamadım. Medce'yi bazı bilim insanları İran dillerinin Kuzeybatı İran koluna yerleştiriyor, ama bence onu bu kadar spesifik bir kategoriye yerleştirecek kadar bilgi ve belge yok elimizde, yani sanırım sadece İran dili olduğunu söylemekle yetinebiliriz. Dolayısıyla Medce'nin Kürtçe ve Zazaca'yla organik ilişkisi pek net değil gibi gözüküyor.

    YanıtlaSil
  27. hem Medce hem de Kürtçe Hint-Avrupa dil ailesinin Hint-İran dilleri kolunun İran dilleri kolundandan... Medce'nin İran dili olduğu görüşüne itirazı olan bilim insanına rastlamadım... Medce'yi bazı bilim insanları İran dillerinin Kuzeybatı İran koluna yerleştiriyor... yani sanırım sadece İran dili olduğunu söylemekle yetinebiliriz.

    Yine anlamayanlar için bir izahatte bulunayım: yukarıda alıntıladığım ifadelerimde, kullandığım İran, Hint, Avrupa kelimelerinin herbiri anlam olarak bu kelimelerin coğrafi, tarihi ve siyasi anlamlarından bağımsızdır (etimolojik olarak bu kelimelerin kökenleri onlara dayansa da) ve onlar sadece bilinen bazı dil ailelerini ve kollarını belirtmede kullanılan ve bu dil aileleri ve kollarının coğrafi dağılımlarından yola çıkarak seçilmiş ve artık kalıplaşmış kelimelerdir, hepsi o, tıpkı Hint-Avrupa dil ailesinin yine ismi coğrafi dağılımından yola çıkarak konmuş Anadolu dilleri kolunun coğrafi, siyasi ya da tarihi bir bölge ismi olarak Anadolu'dan bağımsız bir varlık taşıması gibi (ve tabii yine isminin etimolojik kökeninin onlara dayanmasına rağmen).

    YanıtlaSil
  28. ...Anadolu'ya yeni ulaşmış az sayıdaki Oğuzdan...

    Buradaki sıfatların her ikisini de o sırada Anadolu'da bulunan hemen hemen tüm Oğuzları nitelemek için kullandığımdan ötürü "Anadolu'ya yeni ulaşmış"la "az sayıdaki" sıfatları arasına "ve" bağlacı koysam daha uygun olurdu.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...