19 Ocak 2010 Salı

“Zehirli Kan” ve Hrant’ın Çokkültürcülüğü

Bugün 19 Ocak...Hrant'ın katledildiği gün. Onunla ilgili yazdığım eski ama sanırım hâlâ güncelliğini koruyan bir yazımı yayınlıyorum...



Kan, “zehirli kan”, “temiz kan”, “Türk kanına hakaret”, “aslında Ermeni kanından bahsediyordu” ve daha bir yığın kanla ilgili ifade, bu ülkede gruplar arası ilişkiler üzerine yapılan tartışmaların hiçbir şekilde kan metaforundan veya hatta ilişkisinden ayrı düşünülemediği, temsil edilemediği fikrini uyandırıyor insanda ister istemez. Hrant’ın yazısı Ermeni kimliği üzerineydi ama bunu, belki de başka bir metaforun çalışmayacağını düşündüğünden olsa gerek, kan metaforu üzerinden yapmayı seçmişti. Hrant’ın yazısının sadece Ermeni kimliği üzerine olmadığını, onun bu yazıda aslında bu toplumda var olan kültürel farklılık sorunu üzerine konuştuğunu ve kan metaforuyla bir türlü gerçekleşemeyen Ermeni Türk diyaloguna işaret ettiği de düşünülebilir. Yaşamı aniden sona erdirilmeseydi bunu kendisine sormak mümkün olabilirdi ama yaşamı aniden sona erdirilmemiş olsaydı, belki bu yazı da hiçbir zaman yazılmayacaktı. Diğer yandan, öldürülmesi bile yazdığı yazının kapsamlı bir şekilde tartışılmasını getiremedi. Yine alışıldık analizlerin içinde kaldık, bir türlü Hrant’ı “Türk”ten kurtulmak gerektiğini yazmaya zorlayan nedenin veya nedenlerin ne olduğu tartışmasını başlatamadık, Türkiye’nin kültürel farklılık tartışmalarında nerede olduğu konusuna giremedik. 18 Şubat 2007 tarihli Radikal gazetesinin pazar ekinde çıkan Osman Can’a ait bir yazı (ve gözden kaçmış olabilecek bir veya iki yazının) dışında, Hrant’ın “zehirli kan” söylemi hak ettiği tartışma ortamını bulamadı. Oysa onun bu yazısının sadece Ermenilerle değil, aksine Türklerle ve hatta tüm Türkiye’yle ilgili olduğunu düşünmek mümkün.


Hrant’ın yazısını Türkiye dışında etkin bir şekilde süren çokkültürlülük, kültürler-arasılık ve kültürel farklılık tartışmaları bağlamında düşünebiliriz. Kan metaforu açık bir şekilde bir diyaloga, bir türlü kurulamayan bir diyaloga işaret ediyor gözüküyor. Diyalog konusunun çokkültürlülük tartışmalarının değişmez unsurlarından biri ve hatta en önemlisi olduğunu düşünecek olursak, Hrant, “zehirli kan” diyalog türünün temel strateji olarak içselleştirildiği bir toplumda Ermeni kimliğini sağlıklı bir şekilde geliştirmenin zorluklarından bahsetmektedir. İki çözüm önermektedir. Bunlardan birincisi “Türkiye’nin (devlet ve toplum olarak) Ermeni ulusuna karşı empatik bir tutum içine girmesi ve nihayetinde Ermeni ulusunun acısını paylaştığını belli edecek bir anlayış sergilemesidir.” Bunun gerçekleşmesinin zor olduğunu düşünen Hrant ikinci bir çözüm daha sunmaktadır ve bunu “bizzat Ermeni’nin “Türk”ün etkisini kendi kimliğinden atması” olarak ifade etmekte ve “esas olarak tercih edilmesi gereken yolun,” “daha bir kendi iradesi ve inisiyatifine bağlı olduğundan, gerçekleşme ihtimali daha fazla” olan bu ikinci seçenek olduğunu da eklemektedir. Türk ve Ermeni toplulukları arasındaki diyalogun geliştirilmesine büyük önem veren Hrant bu yazısında çok farklı bir yöne kaymakta, “Türk”ten vazgeçerek farklı bir diyalogun oluşturulmasını önermektedir. Hrant’ın bu önerisi tabii ki hiç kimseyi şaşırtmamıştır. Ermenilerin saplantılı bir kimlik üretmelerine yol açan Türk olgusundan kurtulmak istemelerinden daha doğal ne olabilir? Fakat burada neredeyse herkesin gözünden kaçmış veya hiç kimsenin üzerine almamış olduğu başka bir şey daha söylemektedir Hrant. Türkiye’nin farklı kültürleri ve hatta farklılıkları kapsamada geliştirdiği stratejiler ve zihniyet konusunda ne kadar yetersiz ve sorunlu bir yerde durduğunu ifade etmekte, bu konuyu da tartışmaktadır. Yazısını sadece Ermeniler için kaleme almamış olduğu gözükmektedir.

Charles Taylor‘ı merkez alarak tasarlanmış ve Türkçeye Çokkültürlülük, Tanınma Politikası olarak çevrilmiş çalışma, çokkültürlülüğü temelde liberal zihniyet bağlamında kalarak tartışmaktadır. Bu bağlamda kalındığı sürece Taylor’un liberal yönetimlerin farklı kültürel gelenekleri tanıması, varlıklarını sürdürmeleri için onlara yardımcı olması gerektiği düşüncesi ilk bakışta olumlu bir adım olarak gözükmesine rağmen, bu konuda bu çalışmaya katkıda bulunan diğer araştırmacılardan çeşitli itirazlar gelmektedir. Habermas’a göre, her ne kadar anayasal demokrasiler birçok kültürel kimliğe saygı göstermekteyseler de, onları koruma, onları yaşatma gibi bir kaygıları yoktur. Habermas tüm yurttaşlar tarafından paylaşılmayabilecek kültür ve tüm yurttaşların paylaşacağı ortak siyasi kültür ayırımından yola çıkarak, bu iki farklı düzeydeki bütünleşme süreçlerinin birbirleriyle karıştırılmaması gerektiğini ve bu önemli ayrımdan ötürü de liberal toplumların kültürleri tanıma politikalarını bir yere kadar götürebileceklerini savunmaktadır. Taylor’un yaklaşımına diğer geniş itiraz Appiah’tan gelmektedir. Bireylerin yaşamlarını olumsuz yönde etkileyen ve biçimlendiren metinlere karşı mücadelenin gerekliliğine işaret eden Appiah, diğer yandan bunun, toplulukların kendi içlerinde barındırdıkları çeşitliliği dikkate almayan, bunları bir potada toplayan “olumlu” yaşam-metinleri biçiminde yapılmasının, olumsuz yaşam-metinlerinde olduğu gibi bireylerin elinden tüm kontrolü alma riskini barındırdığını vurgulamaktadır. Daha ziyade liberal zihniyetin çokkültürlülükle ilgili çizdiği sınırlar içinde dolaşan bu çalışma, meseleyi farklı kültürlerin yaşam-metinleri düzeyinde eşitleştirilmesine indirgemekte, tartışmayı bu çerçevede tutmaktadır.

Taylor insan yaşamının en önemli özelliğinin, temelde diyalogsal olan doğası olduğunu söylemektedir. Kimliklerimizi her zaman önemli olan diğerlerinin bizde görmek istedikleri şeylerle diyalog içinde ve bazen bunlarla mücadele ederek tanımlarız. Bunun karşıtı olan monologsal bakış açısıysa özcü bir yaklaşımdır, doğuşla, başlangıçla ilgili olup daha sonraki etkileşimleri yok sayar (age., 47-48). Taylor’a göre önemli olan, modern çağla birlikte tanınma ihtiyacının değil, tanınmanın başarısızlığa uğrayacağı koşulların belirmiş olmasıdır (age. 49). Bu açıdan bakınca, Hrant’ın yazısı da başarısızlığa uğramış bir tanınma mücadelesi üzerinedir. Hrant da Ermenilerin kimliğinden, bir kimlikleri olması gerektiğinden değil (kimlikler her zaman olmuştur), bu kimliğin tanınması söz konusu olduğunda var olan koşulların nasıl Ermeni kimliğinin eşit koşullarda tanınmasını olanaksız kılmış ve kılıyor olmasından bahsetmektedir. Hrant’ın “zehirli kan” söyleminin aslında Ermenilerin kanıyla ilgili olduğunu söylemek tam da onun anlatmaya çalıştığı soruna işaret etmektedir. Yapılması gereken, bu zehirli kanın aslında Ermenilerin Türk olgusunu saplantılı bir şekilde algılamasından ötürü kirlenmiş Ermeni kanı olduğunu söylemek değil, bu kanın kirlenmesine neden olan yapıya, bu yapının ne kadar kemikleşmiş olduğuna işaret etmek olmalıdır. Çünkü her kimlik gibi Ermeni kimliği de bir diyalog içinde var olmuştur, var olmaktadır. Bu “Türk”le girilen diyalogdur. Bunun başka yolu da yoktur. Var olan Ermenilik sadece Ermenilerin ortaya çıkardığı bir kimlik değil, aynı zamanda Türklerin de her diyalogun gerektirdiği ölçüde oluşumuna katıldıkları bir kimliktir. Eğer sorun, Türkiye’de var olan diyalog türünün kültürel farklılıkları saplantılı kimliklere dönüştürdüğü şeklinde ortaya konursa, var olanın sadece Ermenilerin yaşadığı bir sorun olmadığını da kabul etmek gerekir. Üstelik bu sadece etnik farklılıklarla sınırlı bir sorun olarak da görülmemelidir. Kültürel farklılıklar sadece etnik farklılıklardan ibaret olmak zorunda değildir.

The Location of Culture adlı çalışmasında çokkültürlülük meselesine eleştirel bir bakış açısıyla ve postkolonyal kuramı taşıyarak yaklaşan Bhabha, liberal çokkültürcü düşüncenin kültürel çeşitlilik yaklaşımının yerine kültürel fark yaklaşımını yerleştirerek, yapılması gerekenin sadece kültürel içeriklerin ve simgelerin değiştirilmesi değil, aynı zamanda toplumsal geçiciliğin, zamansallığın, farklı tarihlerin yazılmasına yol açacak şekilde kökten gözden geçirilmesi olduğunu ileri sürmektedir. Bhabha’nınki, farklı seslerin temsilinden ziyade farklı sesleri mümkün kılan farklılıkların, melezliklerin, sınırların oluşumuyla, var olana müdahaleleriyle ve bu müdahaleler sırasında ortaya çıkan aralıklarla, bunların sunduğu anlatılarla ilgilenen bir yaklaşımdır.

Çokkültürlülük tartışmasını bir kültürel çeşitlilik tartışmasına da indirgememek gerekmektedir. Bu noktada Homi Bhabha’ya başvuracak olursak, meseleyi kültürel çeşitlilik ve kültürel farklılık ayrımı bağlamında düşünmek gerekmektedir. Türkiye’de yetersiz düzeyde olsa da var olan ve “beton” ile “mozaik” arasında gidip gelen çokkültürlülük tartışması bir kültürel çeşitlilik tartışmasıdır. Bhabha’ya göre, kültürü, statik, yekpareleştirilmiş, tarihsel olarak sınırlandırılmış bir deneysel bilgi nesnesine, yaşanacak değil değer biçilecek bir nesneye dönüştüren kültürel çeşitlilik yaklaşımı, onu bir kültürel özdeşleşme sistemi oluşturmaya uygun bulmanın ilan edilmesi biçiminde tanımlayan kültürel farklılık yaklaşımından farklıdır (s.19-40). Çokkültürlülük tartışmalarının günümüzde ulaştıkları nokta bu ikisi arasındaki ayrımın ifade edilmesini zorunlu kılmaktadır. Hrant’ın zehirli kan söylemi, bir metafor olmanın ötesinde, özellikle bu ayrımı vurguluyor olmasından ötürü önemlidir. Onun 1915’i bile arka plana itmesinin arkasındaki neden de muhtemelen meseleyi bu bağlamda algılamış olmasıdır.

Tekrar Bhabha’ya dönecek olursak, kültürel çeşitlilik başlangıçtan gelen, özsel olarak var olan kültürel içerikler ve geleneklerin tanınması, kültürlerin yekpare ve birbirinden ayrı bütünler olarak temsil edilmesidir. Tanınmanın, Türkiye’de popüler dilde “mozaik” olarak bilinen kültürel çeşitlilik bağlamında tutulmasının yarattığı en önemli sorun, bu tür çokkültürcülüğün var olan güç ilişkilerine dokunmaması, birincil ve ikincil, ezen ve ezilen kültürler arasındaki asimetrik güç ilişkilerini olduğu gibi sürdürmesidir. Oysa tanınması gereken, çoğu kez çatışmayı da içeren bir karşılaşma ve uzlaşma biçiminde gelen siyasi dönüşümün ne kendisi ne de öteki olan melez anlarıdır. Melez anlar ve özneler doğal gelişimlerdir. Bunu ya “beton” ya da “mozaik” yaklaşımıyla bir asimetrik güç ilişkileri içine yerleştirmeye çalışan görüşse, hangi biçimde gelirse gelsin, bu melez anları ve özneleri birbirinden farklı ve birbiriyle ilişkisiz kültürler şeklinde ayırmaya çalışarak var olan etnik coğrafyayı ve içselleştirmeyi sürdürür. Liberal çokkültürcülüğün geliştirdiği yaygın yaklaşım olarak “mozaikçilik” temelde etnik zihniyeti reddetmediğinden ve kültürlere yaklaşımı hâlâ özcü bir bakış açısını yansıttığından, bu bağlamda etnik milliyetçiliğe veya ayrımcılığa yapılan karşı çıkışlar aslında tam tersi sonuç verirler (Comaroff J ve J., Ethnography and the Historical Imagination, 1992, 61-62). Asıl mesele hangi biçimde olursa olsun etnik zihniyeti üreten koşulların reddedilmesidir. Bu da en başta birbirinden kesin çizgilerle ayrılan etnik gruplar yerine melez oluşumlar görmekle başlar. Bu açıdan bakıldığında Hrant ne Ermeni, ne Türkiyeli ne solcu ne de başka bir şey, ama hepsini içinde toplayan melez bir özne ve hem yazılarıyla hem de konuşmalarıyla özellikle melezliğinin üzerinde duran, eylemlerini bu temel üzerinde yapılandırmaya çalışan bir birey olmuştur. Liberal çokkültürcülükten farklı olan bu yaklaşım yeni bir düşünce tarzı sunmaktadır. Bu düşünce tarzından dolayı Hrant, 1915’i bile daha farklı açıdan görmeye çalışan, onu unutmayan ama daha ziyade onu ortaya çıkaran farklılaşmayı, farklılık anlayışını kavramaya çalışan ve doğrudan buna saldıran bir bakış açısı geliştirmek için uğraşmış gözükmektedir. Çünkü 1915 bir başlangıçtan ziyade bir sonuçtur.

Saplantılı kimlikler üreten diyalog türünün mecazen ifadesi olarak “zehirli kan” her şeyden önce kültürlerin ve farklılıkların diyaloglar bağlamında, bir diyaloglar alanı içinde ortaya çıktığına işaret etmektedir. Bu açıdan bakıldığında, nasıl Ermeni’nin “Türk”’ünden veya “Türk” ile girdiği ilişkinin ürünü olarak ortaya çıkan bir Ermenilikten bahsedilebiliyorsa, Türklük de Osmanlı’nın son döneminde diğer gruplarla girdiği diyalogların bir ürünü ve sonucu olarak görülmelidir. Bugünün milliyetçiliği de muhtemelen bu dönemde var olan çatışma ve karşılaşmaların ürünü olarak düşünülmelidir ve belki de bu nokta da, hem Ermeni hem Türk milliyetçilikleri Ermeni ile Türk’ün siyasi anlamda birbirleriyle karşılaşmalarının ürünleri olarak ele alınmalıdırlar. Böyle bakıldığında yükselen milliyetçilikten ziyade yükselen milliyetçi refleks veya reflekslerden bahsedilmesi gerektiği düşünülebilir. Türk milliyetçiliğin aslında birçok açıdan bakıldığında diğer örneklerine göre yeterince gelişmemiş olduğu tespiti de bunu desteklemektedir. Çünkü başından beri var olan aslında bir reflekstir, Osmanlı’nın kültürel farklılık üzerine geliştirmiş olduğu zihniyetin değiştirilmesi çabalarına karşı geliştirilmiş bir reflekstir. Bu noktada sadece diyalogla yetinmeyip diyalog türünü ortaya çıkaran koşullar üzerinde de yoğunlaşmanın gerektiğini ileri sürebiliriz. Gupta ve Ferguson’a göre, diyalogların ötesine geçerek, kültürel, toplumsal ve ekonomik açıdan birbirine bağlı ve bağımlı alanlarda kültürel farklılığın nasıl kavramlaştırıldığına bakmak gerekmektedir (Beyond “Culture”: Space, Identity, and the Politics of Difference, (der.) A. Gupta ve J. Ferguson, Culture, Power, Place: Explorations in Critical Anthropology, Duke University Press, 1997). Gupta ve Ferguson yapılması gerekenin, diğer farklılıkların seslerinin yakalanmasının, tespit edilmesinin ötesine geçmek (her ne kadar Türkiye’de henüz bu bile tatmin edici bir şekilde başarılamamışsa da), bu sesleri çıkartan ve belli bir biçimde çıkmalarını sağlayan koşulları ve var olan dünyanın biz ve “diğerleri” şeklinde bölünmüşlüğünü hem tarihsel hem de siyasi açılardan sorgulamak olduğunu belirtmektedir. Bu yolda atılması gereken ilk adım da muhayyel toplulukları muhayyel uzamlar biçiminde düşünmeye çalışmak olmalıdır. Etnik veya millet ayrımcılığının kökeninde hem fiziksel hem de gayri-fiziksel muhayyel uzamların yaratılması, kurgulanması sürecini görmek, tartışmayı, ne tür bir farklılık anlayışıyla mücadele edildiğinin anlaşılmasına getirir. Çıkış noktası, paylaşılan ve birbiriyle bağlantılı fiziksel ve gayri-fiziksel uzamlar içinde ne tür bir farklılık anlayışının yaratılmış ve hâlâ üretiliyor olduğunu kavramaya çalışmak olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, farklılık son ürün değil, süreci başlatandır. Birbirinden ayrı ve farklı kültürel gruplar söyleminin yerini, çeşitli ayrılmalar ve birleşmeler biçiminde farklılıklar üreten ilişkiler aldığında, farklılıkları yapay ve yüzeysel bir şekilde bir araya toplama projesinden farklılıkların tarihsel süreç içinde nasıl yaratıldıklarını anlama çalışmasına geçilmiş olur. Ve bu bakış açısında güç, sürece temsil düzeyinde girmez. Çünkü temsil edilmeye çalışılan kültürel farklılık zaten var olan güç ilişkileri içinde çoktan oluşturulmuştur. Dolayısıyla temsil sorununa indirgenemeyecek bir ötekilik ve ötekileştirme söz konusudur. Bu da meselenin sadece çok sesliliği öne çıkaran metinsel stratejilerle çözülemeyeceği sonucunu getirmektedir (age. 46).

Hrant’ın “zehirli kan” söylemi kültürel kimliklerin diyalogların ürünü olduklarına işaret ederek Türkiye’de çok sınırlı düzeyde var olan çokkültürlülük tartışmaları açısından önemli bir noktaya parmak basmaktadır. Hrant’ın “zehirli kanı” aslında Ermenilerin kanı olmayıp bir diyalogun ve bu tür diyalogu doğuran kültürel farklılık anlayışının kanıdır. Ermeni kültürünün içinde olduğu bu saplantılı kimlik üretimi, bundan kurtulamama ve dolayısıyla sağlıklı kültürel üretime geçememe durumu sadece Ermenilerle özgü değildir. Bu noktada saplantılı kimlik üretiminin refleksler üretmeyle birlikte geldiği konusunu da irdelemek, Türk milliyetçiliğinin tarihsel oluşumuna bir de bu açıdan bakmak gerekmektedir. Hrant’ın sonunda ulaştığı nokta, Ermeni toplumuna getirdiği çözüm, onun aslında tekrar başa döndüğünü göstermektedir. “Türk”le uğraşmanın yarattığı saplantılı kimlikten kurtulmanın yolu var olan Türk-Ermeni diyalogunun saha sağlıklı bir yapıya kavuşturulmasından geçmektedir. Yoksa çözüm sonunda temelde etnikçi anlayışın dayattığı birbirinden kopuk kültürler anlayışına geri dönmek değildir. Ermenistan’la biçimlendirilecek yeni bir diyalog daha sağlıklı bir kimlik üretimine ulaşma açısından bir çözüm olarak gözükse de, neticede Türkiye’de var olan Ermeni toplumu açısından bakıldığında bu toplumun bu ülkede eşit koşullarda yaşama sorununu çözmemektedir. Fakat bu Hrant’ın ilk çözümü değildir. Üstelik Taner Akçam’ın Hrant’ın öldürülmesinden sonra Agos ve Radikal gazetelerinde yayınladığı yazılarından anlaşıldığı kadarıyla, Hrant bu çözümü ancak Türkiye’de var olan sivil toplum oluşumlarının neredeyse her biriyle girdiği ortak mücadele çabaları sonuçsuz kaldıktan sonra benimsemiştir. Bu da Türkiye’nin sağlıklı çokkültürcü strateji üretiminde ne kadar geride olduğunu, sorunun, belli bir güç merkezinin dayattığı politikalardan ziyade sol-sağ, muhafazakâr-demokrat, kadın-erkek, Türk-Kürt ve diğerleri biçiminde tüm toplum tarafından içselleştirilmiş bir zihniyette aranması gerektiğini göstermektedir. Yine Hrant’ın Ermeni toplumunun eşit bir toplum olarak temsili mücadelesini farklı bir sesin metinler düzeyinde temsilinin dışındaki alanlara taşıması ve mücadelesini Ermeni okullarının içinde bulundukları koşullar, vakıf malları, göçmen Ermenilerin çocuklarının eğitimlerini sürdürememeleri ve sınırın açılmaması gibi sorunlar üzerinde yoğunlaştırması da, çokkültürcülüğün, kültürel farklılıkları yaratan günlük yaşama dair maddi süreçlerle, yani grupları belli alanlara sıkıştırarak, gettolaştırarak ayıran süreçlerle mücadele edilmesi biçiminde anlaşılması gerektiğini gösteren önemli bir adımdır. Hrant’ın hem “zehirli kan” söylemi hem de yaşamın birçok alanında Ermeni toplumu adına gerçekleştirdiği mücadele, çokkültürcülüğü çok daha farklı bir şekilde anlama ve kurma çabası içinde olduğunu düşündürmektedir. Bu açıdan bakıldığında gerçekten de yeri doldurulmayacak bir kayıp olmuştur.



Taylor, C., Appiah, K.A., Habermas, J., Rockfeller, S.C., Walzer, M., Wolf, S.,
Çokkültürcülük, Tanınma Politikası, (Haz.) A. Gutmann, Cogito, 152 s.
Bhabha, H.K. , 1994, The Location of Culture, Routledge, 285 s.

1 yorum:

  1. Çok güzel bir paylaşım. teşekkürler.

    http://emicron.blogspot.com

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...