2 Ocak 2010 Cumartesi

Uzakdoğu Semineri - XI: Avrasya Göçebelerine İlişkin Önyargılarımız - Savaşçılıkları

Geçen tartışmada göçebe ile yerleşik arasında kesin bir sınır belirlemeye çalıştık. Bazı yanlış anlaşılmaları önlemek için bu konu üzerinde biraz daha durmak gerektiğini düşünüyorum. Burada iki farklı durumdan bahsediyoruz. Bunlardan birincisi gerçek bozkır göçebesiyle bozkır ve bozkır dışı yerleşikler arasındaki ilişki. Bu ikisi birbirinin dünyasını ne kadar anlıyordu? Bu ikisi arasında bir duvar olduğunu söyleyebilir miyiz? İkinci durumsa bugün bu iki dünyaya dışarıdan bakan gözlemciler olarak bizim bu ikisini ne kadar anlayabildiğimiz meselesidir.

Birinci durum hakkında çok bir şey söyleyemiyoruz. Elimizdeki veriler bize daha çok yerleşiklerin izlenimlerini veriyor ama göçebelerin izlenimlerini bilmediğimizden bunların ne derece gerçekleri yansıttıklarını söyleyemiyoruz. İkinci durum hakkında daha çok şey söyleyebiliriz. Burada kendi bakış açımızın ne kadar sorunlu veya önyargılı olduğunu tespit edebilmemiz mümkün. Çoğu kez kafamızda daha önceden oluşmuş veya oluşturulmuş kurgulardan yola çıkıyoruz. Bunların bir kısmı bozkır göçebesini aşağılayan, ötekileştiren kurgular olarak belirirken, bir kısmı da onu yüceleştiren, idealleştiren ve bazı durumlarda bir toplumun kuruluş mitinin en önemli özelliklerini kendisinde toplayan kurgular şeklinde karşımıza çıkıyor. Bu her iki kategori de temelde yerleşiklerin, kökenleri yüzyıllar önce başlamış süreçlere giden bakış açılarını yansıtıyor. Bu bakış açılarının göçebelerle ilgili gerçekleri aktardıklarını düşünebiliriz ama iki sorun karşımıza çıkıyor. Birincisi, bu bakış açıları hem kendi içlerinde hem de bugün başka alanlarda gerçekleştirilen çalışmaların sonuçlarıyla çelişiyor. İkinci olarak da elimizde bu bilgilerin doğru olup olmadıklarını kontrol edebileceğimiz neredeyse hiçbir şeyin olmaması. Bu iki kategorisinin arasında bir yerlerde bozkır göçebesinin nispeten nesnel veya en azından bizim eklediğimiz önyargılardan arındırılmış öyküsünü bulmaya çalışıyoruz. Örneğin, geçen haftaki tartışmada ele aldığımız savaş ve bozkır savaşçısı tartışmasına geri dönebiliriz.

Çok sık alıntılanmış bir metinden başlayalım. MÖ 200 civarında Hsiung-nu’lardan bahseden Ssu-ma Ch’ien şöyle yazıyor: “Küçük oğlanlar koyuna binmeyi ve kuşlarla fareleri ok ve yay kullanarak vurmayı öğrenerek başlıyorlar ve biraz daha büyüdüklerinde yemek olarak tüketilen tilki ve tavşanları vuruyorlar. Dolayısıyla tüm genç erkekler yay kullanabilecek ve savaş sırasında silahlı süvari olarak savaşacak yeterliktedir.”

On üçüncü yüzyılın ortasında Moğollar hakkında yazmış Fransiskan keşişi Plano Carpini’li John da benzer şeyler söylemiş: “(Erkekler) avlanır ve okçuluk çalışır, çünkü hepsi, küçük büyük, çok iyi okçulardır ve çocukları iki veya üç yaşına gelir gelmez at binmeye, atlara bakmaya başlar ve nasıl ok atılacağını öğrenirler; son derece çevik ve cesurdurlar.”

Her iki gözlemci de aslında savaşçılıktan bahsetmiyorlar. Okçuluk üzerine yazdıkları aslında avlanmayla ilgili, başkalarını yok etmeyle değil. At binmekte bu insanların yaşam tarzıyla ilgili bir uğraş. Her iki durumda da bir savaş sahnesi söz konusu değil. Bu insanlar yaşam tarzlarından ötürü ok atma ve at binme de çok iyiler ve bu da, bu gözlemcilere göre, neden savaş alanında diğer yerleşiklerden daha başarılı olduklarını açıklıyor, yoksa savaşçı olduklarını değil. Savaşçılıkları diğer toplumlarda görüldüğünden daha fazla olmamalı ama eğer kendimizi eldeki verilerle sınırlayacaksak, savaşçılıktan bahsedilmiyor.

Daha da ilginç olan, bu savaşçı toplulukların ne asker ne de savaş anlamlarında kullanılacak sözcükleri yok. Çatışma, kavga, yağma üzerine sözcükleri var ama barış/savaş karşıtlığını vurgulayacak, bunu ifade edecek sözcükleri yok. Yerleşikler, daha doğrusu yerleşik devlet ve imparatorluklar bu durumu vurgulayacak yeterlikteler; bu tür kavram ve sözcükleri fazlasıyla mevcut. Soruyu soranlar bu tip toplumlardan gelen bireyler. Sorabilmelerinin nedeni böyle bir ayrımı görebiliyor olmaları ve bu ayrım da bunu görmeye başladıkları zaman ortaya çıkıyor. Yani savaşın barışın karşıtı olduğu gibi bir fikir üretildiğinde savaşmak denen bir şeyden bahsedebilmek mümkün oluyor. Bu yüzden bozkır göçebelerinin savaşçı olup olmadıkları sonucuna varabilmek için onların dünyasında bu tür bir karşıtlığın, bu tür bir zihniyetin var olup olmadığını tespit etmemiz gerekiyor. Eğer bu tespit edilemiyorsa, bu grupların savaşçı olmadıkları sonucuna varmamız ve aralarında var olan çatışmaları başka bir şekilde açıklamamız gerekmektedir. Bozkır göçebesi bu gözlemciler açısından mükemmel bir savaşçıdır ama bu onun savaşçı bir doğası olduğu sonucunu getirmez. Böyle bir doğası belli bir döneme kadar yoktur da. Burada diğer aşırı uca gitmenin anlamı da yoktur. Çünkü bozkır göçebesi şiddet kullanmayan biri değildir. Şiddet yaşamının birçok alanında vardır ve bunun farkında olduklarını gösteren belirtiler çoktur. Bu şiddeti kontrol etmenin çeşitli yöntemlerini de geliştirmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında, yerleşiklerden farklı değildirler. Yerleşiklerin açısından bakıldığında savaşçı görülebilirler ama savaş amaçlı bir toplum değildir söz konusu olan. Oysa bu kurguların vermeye çalıştığı mesaj budur. Göçebeler açısından bakıldığında da aslında tam tersi bir durumun söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin Hsiung-nu’ların durumunda saldırgan taraf Çinlilerdir. Gerçekten de göçebeler ne kadar yayılmışsa (ki onların yayılması doğal alanlarıyla sınırlıdır), yerleşikler de o kadar ve hatta daha fazla yayılmıştır.

Savaş uğraşısı her açıdan devlet ve imparatorluk oluşumlarını geliştirmiş büyük medeniyetlerin geliştirdiği bir etkileşim biçimidir. İki koşulun sağlanması şarttır. Birincisi yayılmayı gerektirecek koşulların var olması zorunludur. İkincisi de bu yayılmayı mümkün kılacak maddi kaynakların geliştirilmesi gereklidir. Ancak bu ikisi gerçekleştikten sonra savaş faaliyeti ortaya çıkar. Tüm insan topluluklarının karşılıklı alma-verme ilişkilerine girdiklerini düşünecek olursak, savaş, almaya ama vermemeye dayanan negatif karşılıklılıktır. Göçebe topluluklarının gerçekleştirdikleri yağma veya doğal insan davranışı olarak hırsızlık, kendine ait olmayanı çalmak da negatif karşılıklılık kategorine girerler. Savaş, çok daha karmaşık ve kalabalık topluluklar için geçerli olabilecek negatif karşılıklılık ilişkisidir diyebiliriz. Diğer toplumun kaynaklarına, bu kaynakların idare edilmesine ve bu kaynaklar üzerinde geliştirilmiş güç ilişkilerine ve ideolojilere el konulmasını ve bunların el koyan toplumun çıkarları doğrultusunda dönüştürülmesini ve el koyan toplumla bütünleştirilmesini getirir. Her şeyden önce, savaş bu şekilde tanımlandığında bozkır göçebeleri en azından Cengiz Han dönemine kadar (ki bu bile tüm bu koşulları sağlamamıştır) savaş denen faaliyeti bilmezler. Onların yağma amaçlı çatışmaları savaşların gerektirdiği birçok alanın dışında kalır. İkinci olarak ve daha önemli olan nokta, savaşın bozkır göçebelerinkinden çok daha karmaşık, örgütlü ve her alanda geniş kaynaklara sahip toplumları, bu düzeyde bir toplumsal gelişmişliği gerektirmesidir. Bozkır göçebelerinin koşulları çok yetersizdir. Kendilerini savunmak veya kısa vadeli çıkarları için şiddete başvuracak mekanizmaları vardır ama bunlar hiçbir şekilde savaş denen faaliyetlere girmelerini sağlayacak derecede gelişmiş değildir. Bozkır göçebesinin iki çok önemli sorunu vardır. Lojistik açıdan bakıldığında, çatışmaya veya savaşa sürüleriyle birlikte gittiğinden Çinliler veya diğerleri karşısında çok avantajlı bir konumdadır. Fakat ekonomisinin tamamen hayvan sürülerine bağlı olması onu bozkırlarla sınırlamaktadır. Bozkır dışındaki bölgelerde bu avantajı ciddi bir dezavantaja dönüşmektedir. Diğer önemli sorunsa silah alanındadır. Demir bulmak her zaman mümkündür ama demiri ordular donatacak silahların üretiminde kullanacak kadar bol bulmak sorundur ve burada tek sorun demir de değildir. Demiri eritecek ısıyı üretecek kaynaklara da ihtiyaç vardır. Bozkırda en az bulunan şey ağaçtır. Ormanlık bölgelerse bozkır göçebesinin kontrolünde değildir. Silah temininin en önemli yolu yerleşiklerdir veya bu tür üretimi başaracak grupların köleleştirilmesi veya haraca bağlanmasıdır. Çinlilerin tarih boyunca göçebelere ambargo uygulamış olması ve geride bu ambargonun ihlal edilmesine ilişkin bıraktıkları çeşitli metinler, bozkır göçebelerinin bu açıdan ne kadar dezavantajlı bir durumda olduklarını göstermektedir. Bu argümanı bozkır göçebelerinin yaşamında, mitlerinde, tarihlerinde ve kullandıkları sözcüklerde madenciliğin önemini gösteren terimlere ve anlatılara rastlanması da desteklemektedir. Örneğin Köktürkler imparatorluklarını kurmadan önce madencilikle uğraşan bir köle grubudur. Ayrıca savaş teknolojisinin daha ziyade yerleşiklere ait bir alan olduğu da dikkat çekici bir durumdur. Savaş taktikleri üzerine yazılmış eserlere, bu konuyla ilgili çalışmalara da daha çok yerleşiklerde rastlanır. Neticede bir savaş veya savaşçı toplumundan bahsedilecekse bu daha ziyade büyük medeniyetlerin bir özelliği olarak kabul edilmelidir. Konuya bu açıdan bakıldığında, aslında bozkır göçebelerinin savaşçılıkla çok fazla ilgilerinin olmadığı görülecektir. Başarılı savaşçılara dönüşecek bireyler açısından bakıldığında, bozkır göçebeleri bu konuda tartışılmaz bir liderliğe sahiptirler ama savaşçı topluluklar veya toplumlar açısından bakıldığında, bu alanda lider değildirler.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...