21 Ocak 2010 Perşembe

Burası ve Ötesi Semineri - Farklı Öte Dünyalar ve Altaylar

Avrasya bölgesi çeşitli dinselliklerin var olduğu bir bölgedir. Daha önce belirttiğimiz gibi, bu bölgeyi tek bir dinsellikle açıklamaya çalışmamalıyız. Her ne kadar daha önce de belirttiğimiz gibi göçebe hayvancıların dünyasını anlamaya çalışacaksak da (Türk ve Moğol sözcükleri genellikle bu tip yaşam biçimini çağrıştırır), bir yandan avcıların diğer yandan da tarımcıların dünyalarını da hesaba katmamız gerekmektedir. Hint-İran kavimlerinin tarım kökenli bir dünyadan geldiklerini, en azından böyle bir dünyadan etkilendiklerini biliyoruz. Diğer yandan tarımcı Çin var. Türk, Moğol ve bu bölgenin nispeten daha eski olan topluluklarıysa bu iki grup arasındalar. Daha güneydeyse Hint ve İran etkileri mevcuttur. Türkler veya Türkçe konuşan gruplar nispeten daha göç bir dönemde ortaya çıkmış olduklarından onların tüm bu etkilere maruz kaldıklarını düşünmemiz gerekiyor. Diğer yandansa içlerinde avcılıktan gelen bir simgesel dünya barındırdıklarından, en azından kara budun, yani elit olmayan unsurlar düzeyinde avcılığın dünyasından gelen etkilerin de çok yakın bir zamana kadar kendilerini korumuş olduklarını düşünmemiz gerekmektedir.


Konumuz öte dünya inançları olmasına rağmen, daha önce belirtmiş olduğum gibi, bunu sadece ölümden sonraki yaşamla sınırlı tutmak istemiyorum. Öte dünya kanımca en azından üç şekilde ortaya çıkabilir (burada en azından ibaresine bir kez daha dikkat çekmek istiyorum). Bir yandan mükemmel bilgiye ulaşılamamasından, bilginin eksik kalmasından ötürü ortaya çıkan bir öte dünya düşünmemiz gerekmektedir. Bu durumda çeşitli eylemlerin failleri mevcut insani sezgisel dünyanın ilkeleriyle açıklanamamaktadır. Bu noktada iletişim kesilmiştir. Var olan iletişim ortaya çıkan anlaşılmazlıkları çözememektedir veya mükemmelliği yetersiz kalmaktadır. Bir öte dünya belirir. İkinci alan insan bedeninin sunduğu iletişimsizliktir. İnsanın kendi bedeniyle çok kısıtlı bir iletişimi vardır. İçimizde hiçbir şekilde iletişime geçemediğimiz muhteşem bir dünya vardır. Böyle bir dünyanın var olduğunu bile farkında değilizdir çoğu zaman. Bu dünyanın bizim dünyamızdaki en önemli sonuçlarından biri hastalıklardır. Hastalıklar uzun bir süre genellikle ölümle sonuçlanmış olduklarından, burada farklı bir öte dünyanın olduğu görülmemiştir. Yine de, özellikle konumuz olan bu bölgede hastalıklardan kaynaklanan ölümlerin diğerlerinden, en önemlisi de savaştan gelen ölümden ayrıldığı görülmüştür. Beden bir başka öte dünya sunar. Sonuncu olarak da ölümün getirdiği, yaşamın ötesi anlamındaki öte dünya vardır. Bu noktada da iletişim sona erer, yani olağan yöntemler işlemez duruma gelirler. Bu da diğer öte dünyamızdır.

Bu öte dünyalardan ikisi artık (nispeten) birer öte dünya olarak algılanmamaktadır. Bu alanlarda var olan süreçlerle doğrudan iletişim hâlâ insanların beceremediği bir konuysa da, dolaylı iletişim ve bilgi alışverişi büyük çapta gerçekleştirilmektedir. Bunun yapılamadığı tek bir alan kalmıştır ki o da ölümdür. Dolayısıyla öte dünya inançlarıyla ilgili araştırmalarımız genellikle ölümden sonra ne olduğu hakkındaki düşünce sistemleri üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bunun geçmiş kültürlerde de aynı şekilde algılandığını düşünmemeliyiz. Örneğin, şamanlık dediğimiz pratik hem hastalıklar hem de ölümden sonrasıyla ilgiliydi ki bazı durumlarda açıklanamayan olaylara dair de olabiliyordu. Bunları birbirinden kopartmak geçmişin çok farklı bir görüntüsünü çizmek olacaktır. Diğer yandan geçmişte bu üç farklı öte dünyanın her koşulda tek bir dünya olduğunu ileri sürmek de bir başka yanlışa neden olabilir. Her şeyden önce bu üçlü arasındaki ilişkilerin sürekli değiştiğini kabul etmemiz gerekmeli. İkincisi farklı grupların her zaman var olduğunu düşünmeliyiz ki bu günümüzde de böyledir. Üçüncüsüyse, bir kültürün daha elit ve/veya daha az öte dünyacı düşünce veya inanç biçimlerini başka bir kültürün daha az elit ve/veya daha fazla öte dünyacı düşünce ve inanç biçimleriyle karşılaştırma yanlışını yapmamalıyız.

Bu kısa girişten sonra Avrasya öte dünyaları hakkında konuşmaya başlayabiliriz. Burada üç farklı bölüm düşünebiliriz: Şamanizm, Gök Tanrıcılık ve Dişille Erilin mücadelesi veya dişilden erile doğru gerçekleşen evrim. Başka daha farklı bölümler de düşünebilir. Burada kesin bir sınırlama mevcut değil ve haliyle tek bir bakış açısı olduğu gibi bir iddiada da bulunmuyorum. Eğer Türkçe konuşanların ortaya çıkışını belli bir bağlama oturtacaksak, bu dişilden erile, yerden semaya, avcılıktan göçebe hayvancılığa ve doğrudan ilişkiden şamanlığın dolaylı ilişkisine geçilen döneme karşılık gelmektedir. Genelde Türklük deyince aklımıza belli bir etnik grubun ortaya çıkışı gelmektedir ama aynı şeyi belli bazı değer ve ilkelerin ortaya çıktığı yerde belli bir dili konuşan bir topluluğun ortaya çıkışı olarak da açıklanabilir. Eğer tartışmayı şemalara dökecek olursak,










Şemalardan çıkan sonuç ilk bakışta bir topluluğun doğuşu olarak gözükebilir ve biraz önce belirttiğim gibi bunu etnik bir grubun ortaya çıkışı şeklinde algılayabiliriz ama burada daha ziyade söz konusu olan farklı bir öte dünya sisteminin veya öte dünya zihniyetinin ortaya çıkışıdır. Biraz önce birden fazla öte dünyadan bahsettik ve bu açıdan bakınca aynı anda birden fazla öte dünya mı değişime uğruyor sorusunu yöneltebiliriz ama aslında öte dünyalardan çok öte dünyanın kontrolü üzerine olan zihniyetin değişmekte olduğunu görürüz. Bu arada değişmekte olan tek şey bu değildir. Aslında söz konusu olan daha fiziksel olan dünyada başlamış değişimlerin kendilerini öte dünya inançlarına yansıtması, daha doğrusu bu dünyayı da etkilemeye başlamış olmalarıdır. Avcılıktan pastoral yaşama geçiş, cinsel ve toplumsal çelişkilerin belli yönlerde değişimi, bu değişimler amacıyla ortaya çıkan ideolojilerin etkileri var olan zihniyet veya zihniyetleri de değiştirmeye başlar. Örneğin, Altay dünyasında beliren değişikliklerde bir yandan Köktürk denen oluşumun ortaya çıkmasından neredeyse bin beş yüz yıl önce Afanesevo-Okunevo-Andronovo üçlüsünde avcılarla göçebe hayvancıların karıştıklarını görüyoruz. Bu evre ilk başta avcı/balıkçı yaşam tarzıyla pastoral yaşam tarzı arasında belli bir dengenin kurulması (tunç çağı) ve bunun daha sonra pastoralizm lehine değişmesi yönünde gelişmiştir. Bu noktada görece yerleşik veya yarı-yerleşik toplulukların da erken göçebelik döneminde tamamen göçebe topluluklara dönüştüğü, yerleşiklikle göçebelik arasındaki farkın en azından ideolojik anlamda ve inançlar düzeyinde daha keskin çizgilere kavuştuğu, ara biçimlerin ortadan kalktığı da düşünülebilir. Burada iklimsel değişikliklerin rolünü de unutmamak gerekiyor. (Bir ufak not olarak burada yerleşiklikten kastedilenin sadece tarım toplulukları olmadığını, at biniciliğinin yayıldığı göçebe topluluklarla karşılaştırıldığında avcılığın bile nispeten yerleşik olduğunun varsayılabileceğini belirtmek gerekiyor.) Bu dönemde değişen her şeyle birlikte simgesel sistemlerde kullanılan simgeler ve bunların bir bütün olarak işaret ettikleri içeriklerin de değişmekte olduğunu belirtmek gerekiyor. Böyle bir değişimi Erken Göçebelerde simgesel sistemin merkezinde bulunan geyik simgesinde görmekteyiz.

Her ne kadar başka hayvan motifleri de görsek, erken göçebelerin İskit-Sibirya dünyasında egemen imge geyik olmuştur. Bu imgenin kökeninin Güney Sibirya’nın ormanlarla sınırlı avcı yaşam biçimi (neolitik) olduğu düşünülmektedir. Bu zamanla tunç çağının pastoral yaşam biçimiyle bütünleşmiştir ama bu süreç içinde yerini daha farklı imge veya imgelere bırakmıştır. Evrensel süreçlerin merkezinde dişil ve geyik biçimli imge vardır. Başlangıçta boynuzsuz olan bu imge zamanla boynuzlu bir hayvana ve daha sonra da boynuzlu ama farklı türlerin birleştirilmesinden oluşan bir türe dönüşmüştür. Bir süre sonra hayvan özelliğinin yerini dişil insan figürüne bıraktığını, bu figürün yaşam ve ölümün kaynağı olarak algılandığını görürüz (Jacobson, 3). Geyik imgesinin anlamının daha ziyade evrenin yaratılması ve klan soyuyla ilgili olduğu düşünülmektedir. Bu imge aynı zamanda başlangıç, son ve yeniden üremeyle ilgilidir. Geyik figürünün kökü Hayvan Ana merkezli bir simgesel sistemdedir: Yaşamın ve ölümün kaynağı olarak geyik-ana. Temelde dişil olan bu simge zamanla gücün işareti olarak erkeğe atfedilmiştir. Zamanla bu özelliğini de yitirmiştir. MÖ birinci bin yılın sonuna vardığımızda geyiğin tüm imgesel ve mitsel enerjisini yitirmiş olduğunu görürüz ama bu motif Sibirya ve Orta Asya’nın şaman geleneğinde devam etmiştir.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...