12 Aralık 2009 Cumartesi

Tunç Çağı - I


Neolitik dönemi, tarım toplumlarının ortaya çıkmasından ziyade, yerleşikliğin başladığı, kök saldığı evre olarak tanımlayabileceğimizi belirtmiştik. Gerçekten de, her ne kadar tarıma geçildiğini ve evcilleştirilmiş tahılların kullanıldığını söyleyebilirsek de, bu dönemle ilgili veriler incelendiğinde, bir tarım dünyasının ortaya çıktığını, her yere yayıldığını iddia edemeyiz. Tarım denen üretim biçiminin belirmesi tarım toplumlarından oluşan bir dünyanın da belirdiği şeklinde anlaşılmamalı. Bu dünyanın ortaya çıkması için bir süre daha geçmesi gerekmiştir. Bu süre boyunca farklı toplumlar bir arada var olmaya devam etmiştir. Bunların hepsinin zamanla tarım toplumlarına dönüştüğünü düşünebiliriz ama bir kısmı da muhtemelen hiçbir zaman bir tarım toplumuna dönüşememiş ve zamanla ortadan kalkmıştır. Bu toplumlara ne ad verilebileceğini söylemek zordur. Neticede bu döneme genellikle tarıma geçmiş ve geçmemiş (avcı toplayıcı da diyebiliriz) toplumlar çerçevesinden baktığımızdan, bu sorunun yanıtının verilebilmesi için farklı yönlerden yaklaşmak gerekecektir. Bir şekilde neolitik dünyanın sunduğu çeşitliliğe girmek gerekecektir ki, bu yapılana kadar bu toplumları nasıl adlandıracağımız konusunda doyurucu bir yanıta ulaşamayacağız. Her şeye rağmen neolitik hakkında bir şeyler söyleyebilmemiz gene de mümkündür.

Her şeyden önce tarım toplumlarından oluşan bir coğrafyanın var olmadığını söyleyebiliriz. Tarım toplumları mevcut olabilir ama coğrafya, yani bu toplumların bulunduğu bölge henüz bir tarım dünyası değildir. Benzer şekilde, bu toplumların inançları, toplumsal ideolojileri ve simgesel dünyaları da bir tarım dünyasını yansıtmamaktadır. Tarımla ilgili simgeler veya unsurlar belirmeye başlamış olabilir ama bu dünyayı yapılandıran simgesel sistem henüz bir tarım dünyası yansıtmamaktadır. İkinci olarak, tarıma geçmiş veya geçmemiş, yerleşiklik kök salmıştır diyebiliriz. Yani yerleşik toplumlardan oluşan bir dünya ortaya çıkmıştır. Son olarak da, arkasından gelen tunç çağınla karşılaştırdığımızda, neolitiğin, medeniyetin doruk noktasına ulaştığı bir dönem olmadığını söyleyebiliriz. Neolitik çok önemli bir dönüşümdür ama medeniyetin bir bölgeye yayılması, bu bölgeyi her açıdan kontrol altına alması, kısacası, bir medeniyet bölgesinin ortaya çıkması tunç çağında gerçekleşmiştir. Bu açıdan bakınca, neolitik hâlâ yerleşkelerin bireysel bir şekilde var olduğu veya üç, beş yerleşkenin bir araya gelerek gruplaşmaya başladığı bir dünyadır ama henüz bu yerleşkelerin tümünü düzenli ve yoğun ilişkilerle birbirine bağlayan bir yapı ortaya çıkmamıştır. Neolitik, medeniyete adım atmıştır; medeniyet, insanın kendi çevresini yapması anlamında ortaya çıkmıştır. Tunç çağıysa medeniyete adım atmayı sonuçlandırmış, medeni yerleşkelerden veya birimlerden bir medeniyet bölgesi ortaya çıkarmıştır. Bu bölgenin sınırları dışında kalan dünya da, medeniyet tarafından barbarların dünyası olarak adlandırılmıştır.


Medeniyet bölgesi zamanla yayılacak ve sonunda tüm dünyayı kapsayacaktır ama bu yayılma, hiçbir kesintiye uğramadan ve sürekli yükselen bir gelişme şeklinde gerçekleşmeyecektir. Kesintiler, iniş çıkışlar ve hatta geri gitmeler söz konusu olacaktır ama medeniyet dediğimiz yaşam tarzı bir şekilde yayılmaya devam edecektir. Tunç çağının sonra ermesi böyle bir iniştir. Arkasından gelen ve demir çağı olarak adlandırılan evre biraz daha aşağıdan başlayacaktır gelişimine. Kesintili bir yolun dışında bir de sürekli farklılaşan bir pratik şeklinde düşünmeliyiz medeniyetin yayılmasını. Her şeyden önce, ilk olarak Yakındoğu’da belirdiğini söyleyebilirsek de, dünyamızda belirdiği tek yer burası değildir. Zamanla farklı yerlerde de belirecektir. Bu da farklı medeniyet tarzlarının ortaya çıkması ve bunların daha sonra birbirleriyle karşılaşması anlamına gelecektir. Bu yüzden medeniyeti bir değil, birden fazla bölgeden yayılan bir süreç olarak düşünmeliyiz. Bu açıdan bakınca, medeniyet dediğimiz pratiğin farklılaşması, farklı tarzların ortaya çıkması, her şeyden önce birden fazla kaynağı olmasından ötürüdür. Diğer yandan aynı kaynaktan gelen medeniyet pratiğinin kendi içinde farklılaşacağını da düşünmeliyiz. Tunç çağından demir çağına geçiş böyle bir farklılaşmadır. Aynı şekilde antikçağdan ortaçağa ve ortaçağdan modern çağa geçişlerde de aynı türden farklılaşmalar söz konusudur. Bu dönemlerin birbirlerinden farklılığı siyah ve beyaz gibidir. Bir sonraki evre bir öncekinde gerçekleşen değişikliklerden ötürü belirmesine rağmen, bu değişiklikler birbirinden çok farklı iki dünya yaratan türdendir. İki farklı medeniyet pratiğinden veya tarzından bahsedebiliriz. İletişim ağlarıyla ilgili kalıplar, tercihler ve ölçütler (kriterler) radikal denebilecek tarzda değişir. Dolayısıyla bir çağdan diğerine geçildiğinde veya geçildiği iddiasıyla karşılaştığımızda, çok farklı bir medeniyet pratiğinin ortaya çıktığı ihtimalini dikkate almalıyız.


Bu arada neolitik, tunç, demir vb terimlerle oluşturduğumuz şemanın aslında sadece Yakındoğu kökenli medeniyet gelişimi için geçerli olduğunu belirtmemiz gerekmektedir. Dünyamızın farklı bölgelerinde belirmiş medeniyet gelişimleri için bu dönemlerin başlangıç ve bitiş tarihleri değişebileceği gibi, bu dönemler farklı anlamlara da gelebilir. Sonuç olarak tüm medeniyetler insanın kendi çevresini yapmasıyla ilgili süreçlerdir ama her yerde aynı oluşumların ortaya çıkması gerekmemektedir. Örneğin, Roma İmparatorluğu döneminde doruk noktasına ulaşan antik kentin (polis) her yerde belirdiğini düşünmemeliyiz. Ya da her yerde aynı alfabenin çıktığını sanmamalıyız. Neticede tunç çağında gerçekleşen, bir medeniyet bölgesinin ortaya çıkmasıdır. Tunç çağının sonunda yok olmuş medeniyet pratiği veya tarzı neolitik çağ insanlarının hayal edemeyeceği kadar farklı bir dünyadır. Bu dönemle birlikte tarım da yerleşmiştir.


Tunç çağında medeniyetin gelişimi, medeniyet bölgelerinin tek bir parçada birleşmesi ve medeni devletlerin ortaya çıkmasında dış ticaretin rolü konusunda çeşitli görüşler mevcuttur. Bu görüşleri genel hatlarıyla iki kategoride toplamak mümkündür. Bir taraf dış ticaretin, yani bölgeler arası ticaretin demir çağına kadar var olmadığını savunurken, bir taraf da aksine, dış ticaretin medeniyetin bu bölgede gelişmesinden sorumlu olduğunu savunmaktadır.[1] Bu satırların yazarı ikinci yaklaşımı, yani dış ticaretin medeniyetin gelişiminde belirleyici bir rolü olduğunu benimsemektedir ki, mevcut arkeolojik verilerin dış ticaretin olmadığı veya önemsenmeyecek kadar az olduğunu savunan yaklaşımı çürüttüğünü de belirtmeliyiz.[2]


Bir tanım sunmak gerekirse, dış ticaret bir ekonomik birimin diğer bir ekonomik birimle ticaret ilişkisine, yani avantaj karşılığında (mevcut durumunu kendi bakış açısına göre daha avantajlı kılmak) nesne alışverişine girmesidir. Ekonomik birim ufak bir köy olabileceği gibi bir devlet de olabilir. Burada önemli olan, taleple bu talebi karşılayan nesnenin farklı ekonomik birimlerde var olmasıdır. Bu tür bir farklılık doğduğunda, yani bir yerde doğan talep başka bir yer tarafından karşılandığında, bölgeler arası ticaret veya birimler arası nesne alışverişi veya değişimi ortaya çıkmıştır.


Bu alanda ilk girişimlerin Mezopotamya’da belirdiğini görüyoruz. Mezopotamya hammadde bakımından oldukça yoksul bir bölge olduğundan, çok erken bir tarihten itibaren başka bölgelerden hammadde sağlama girişimleri örgütler. Bu bölgelerden ilki Güneydoğu Anadolu’dur. Arayışın devamı gelir. Hammadde arayışı bir yandan daha fazla ticarete neden olurken, hammadde artışı da ticaretin, yani imalatın artmasını getirir. Bu da sürekli büyüyen bir sistem demektir. Gerçekten de Mezopotamya süratle büyür, insanlık tarihinin doruğa ulaşan ilk medeniyeti olur. Bu büyümeden doğal olarak Mezopotamya çevresi de etkilenir ama bu sırada süratle büyüyen tek yer Mezopotamya değildir. Aynı ölçekte olmasa da, benzer bir çemberi Mısır da yaratmıştır. Sonuç olarak hammadde-ticaret çemberi komşu bölgelerde de, daha ufak ölçekte olsa da benzer gelişmelerin ortaya çıkmasına neden olur. Bu bölgelerden biri de Girit, buradaki Minos medeniyetidir.


Bu büyüme ve bunun nedeni olan bölgeler arası veya karşılıklı ticaret tunç çağının bu döneme damgasını vuran ana özelliğidir. Ticaretin tunç çağındaki gelişmelerin ana nedeni olduğu ortadadır ama bunu nasıl sağladığıyla ilgili tartışmalar sürmektedir. Bu tartışmalarda ortaya çıkan yaklaşımlardan şu ana kadar en inandırıcı gözükeni Gösterişçi Tüketim olarak adlandırılandır.[3] Bu yaklaşımın arkasındaki ana fikir, tunç çağı elitlerinin toplumsal prestij (lüks) nesnelerine gereksinim duyduğu ve bu amaçla başlayan küçük ölçekli ticaretin zamanla arttığı, yayıldığı ve çok büyük hacimlerde gerçekleştirilen meta ticaretine dönüştüğüdür. Toplumsal prestij nesnelerini (özellikle bu dönemde) sadece kişisel kullanımla sınırlı düşünmemeliyiz. Toplumda iktidar sahibi olmak isteyen bireyler bu nesneleri kendi üzerlerinde teşhir edebilecekleri gibi, toplu ayin, gösteri veya şölenlerde kullanılıyorlardı. Toplumsal prestijin belli nesnelere bağlanmasının zamanla bu nesnelere olan talebi artıracağını da unutmamalıyız. Öyle ki, bir noktadan sonra iktidar bu nesnelerle oldukça bağımlı hale dönüştüğünde, bu nesnelerin ticaretinin kontrolü de önemli bir konu durumuna gelecektir. Tunç çağında gördüğümüz böyle bir gelişmedir: Elitlerin toplumsal itibarlarını, o toplumda değerli kabul edilen nesneler yoluyla oluşturması ve bu nesnelerin temin ve kontrol edilmesine yönelik bir sistem geliştirmesidir. Ticareti yapılan nesneler elitlerin gösteriş yapması içindir. Ticaretin yayılmasıyla birlikte bu gösterişçi tüketim zihniyeti de yayılır. Fakat her ne kadar tunç çağı ticaretinin arkasındaki itici güç gösterişçi tüketim zihniyetiyse de, bu dönemde görülen bölgeler arası ticaretin arkasındaki tek belirleyici etken bu değildir.


Tunç çağı ticaretinin arkasındaki en önemli belirleyici etken, hammadde arayışının imal edilmiş ürün ticaretiyle bağlantılandırılmış olmasıdır. Söz konusu olan, basit bir takas işlemi değildir; örneğin, bakır elde etmek için buğday verilmemiştir. Hammadde karşılığında, hammaddenin emek katılarak işlenmesi sonucunda ortaya çıkan mal takas edilmiştir. Mezopotamya tarım alanındaki üstünlüğünü (tahıl zenginliğini), artan nüfusunu ve dolayısıyla çalışanları beslemek için kullanmıştır. Daha fazla nüfus daha fazla üretim anlamına geliyordu. Bu üretimin sonucu olan mallar, daha fazla hammadde bulmak için diğer bölgelere taşınmıştır. Hammadde karşılığında verilen emek katılmış ürün, Mezopotamya’nın zenginleşmesinin temel nedenidir. Buradaki emek katma işlemi, iki bölge arasında (Mezopotamya ve hammaddeyi sağlayan bölge) var olan eşitsizliğin hem sonucu hem de bu eşitsizliği daha fazla artıran unsurdur. Ortaya çıkan sadece hammaddeyle işlenmiş ürünün ilişkiye girmesi, birbirini tamamlaması değil, farklı toplumsal karmaşıklık düzeylerinin, teknolojilerin ve emek miktarlarının da bir araya gelmesi, bir sistem içinde birleşmesidir. Bu ilişkide kazanan doğal olarak Mezopotamya’dır ama uzun vadede diğer bölgelerde kazanmaktadır. Çünkü Mezopotamya’da var olan tüketme talebi zamanla diğer bölgelere yayılmış ve bu sırada, imalata geçmek için gereken teknoloji de aktarılmış ve/veya geliştirilmiştir. Demek ki tunç çağı ticareti bir bölgenin diğerlerini sömürmesinden ziyade, sırayla tüm bölgelerin aktif bir şekilde katıldığı karşılıklı ilişkilerden oluşan bir ticaret ağı olarak düşünülmelidir. Bunu sağlayan unsur da, ticaretin, hammadde karşılığında bitmiş ürün satılması üzerine kurulmuş olmasıdır. Taraflar arasındaki eşitsizlik, var olan sistemin sürekli daha karmaşık bir yapıya doğru gitmesinin nedeni olmuştur.

[1] Sherratt, From Luxuries, 351.[2] Age., 353.[3] Age.,

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...