5 Ağustos 2009 Çarşamba

İletişim Aracı Olarak Medeniyet

Not: Bir önceki yazı dizisiyle karşılaştırıldığında, bu yazının bazı kısımları tekrar olabilir.


Neredeyse tüm dünya tarihleri aslında medeniyet tarihleridir. Her ne kadar bir kısmı insanın evrimiyle başlasa ve palaeolitik ve mezolitik dönemlerin avcı-toplayıcı topluluklarından bahsetse de, aktarılmaya çalışılan geçmişin çok büyük kısmı medeni dünyanın, yani medeniyetlerin geçmişidir. Tek önemli istisna genellikle barbarlar olarak adlandırılan pastoral göçebelerdir ama burada aktarılan da, daha çok medeniyetlere kenetlenerek oluşturdukları imparatorlukların geçmişidir. Yine de medeniyetlerin dışında yaşam tarzlarına işaret ettiklerinden önemli bir istisnadırlar. Fakat insanlığın yakın geçmişinin sadece medeniyetler tarafından paylaşılmadığının, her geçmişin bir medeniyet geçmişi olmadığının farkına varılması doğal olarak bu yaşam tarzının ne olduğu, nasıl tanımlanması gerektiği sorusunu getirmektedir.
Sözcüğün kökenine baktığımızda kentle ilişkilendirildiğini görürüz. Batı Avrupa dillerinin birçoğundaki “civilization” sözcüğünü karşılamak için Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde üretilmiş medeniyet sözcüğü, aynı “civilization” sözcüğünde olduğu gibi Arapçada kent anlamına gelen medine sözcüğünden türetilmiştir. Kentte yaşamak, kent yaşamı, kentleşmek, kentli olmak anlamlarına gelir. Uygarlık daha sonra cumhuriyet dönemindeki Türkçeleştirme faaliyetlerinin ortaya çıkardığı bir sözcüktür. Aynı anlama gelir ama kent sözcüğünden türetilmiş olduğundan, medeniyet sözcüğü medine sözcüğünü bilenler için kentle uygarlık arasındaki ilişkiyi daha iyi gösterir. Uygarlık sözcüğünü böyle bir ilişki barındırmaz.

Kentle ilişkisine rağmen, günümüzde medeniyetin ilişkilendirildiği temel kavram barbarlıktır. Medenilik barbarlığın karşıtıdır. Barbarsa medeni olmayandır. Bu yaklaşıma göre medeni olmak belli davranışları benimsemekle ilgilidir ve bu kısmen doğrudur. Medeni yaşam bazı davranış türlerini dayatır, insanı doğal dürtülerini kontrol etmeye zorlayan davranışları benimsemeye zorlar. Bunun yanında, medeniyeti teknolojiyle, maddi gelişmişlikle ilişkilendiren tanımlar da vardır ve bunlar da kısmen doğrudur. Medeniyet maddi gelişmişliği yanında getirir ve en medeni toplumlar bu alanda en ileri toplumlardır da.

Bazı durumlarda da medeniyet belli bir topluluğun, hatta ırkın yaşam tarzıyla, ulaşmış olduğu ekonomik, toplumsal ve kültürel düzeyle ilişkilendirilmiştir ve hâlâ ilişkilendirilmektedir. Örneğin bu kavram on sekizinci yüzyılda Batı’da ilk kez kullanılmaya başladığında, Batı’nın kendisini nasıl gördüğünün, diğerlerinden ne kadar ileri gördüğünün bir ifadesi olarak belirmiştir. Çünkü medeni/medeni olmayan ayrımı farklı yerlerde de ortaya çıkmıştır. Burada medeniyet kavramı Avrupa’nın sahip olduğu “üstün nitelikleri” anlatmak için kullanılmıştır. Fakat bu durum sadece batı’ya özgü olmamıştır. Aynı şekilde Zhou hanedanı döneminden itibaren Çin’de de kullanıldığını görüyoruz. Bir yaşam tarzıdır ve barbar olmayanları ifade etmektedir. Her iki durumda da insan evriminin en üst noktası olarak görülen medeniyet, tüm insanlığın ulaşması gereken son noktadır.

Medeniyet kavramı bir süre sonra medeniler tarafından araştırılır olmuştur. Her ne kadar biz daha çok Batı’daki araştırmalara aşinaysak da, daha önceki medeniyetlerde de benzer araştırmalar yapılmıştır. Ama kısa süre içinde medeniyet tanımı yapmanın hiç de kolay olmadığı görülmüştür. Tanımı maddi unsurlara indirmek de bir çözüm değildir. Çünkü tüm özelliklere her yerde rastlanmadığı gibi, medeniyetlerin en önemli unsuru kabul edilen kentlerin olmadığı ama yine de medeniyet olarak tanımlanması gereken oluşumlar vardır. Örneğin Mayaların ve Mikenlerin bizim anladığımız anlamda kentleri olmamıştır. Deme ki, yazı, anıtsal mimari, kentler, sanat ve din gibi her medeniyette olması gerektiği düşünülen özellikler bir medeniyeti tanımlamaya yetmemektedir. Medeniyetin kültür dediğimiz var oluş biçiminin en yüksek evresini temsil eden bir yaşam tarzı olduğu konusunda bir fikir birliği var gibidir[1] ama bu yaşam tarzının ne olduğu henüz kesin bir şekilde belirlenememiştir. Medeniyetin bir yaşam tarzına karşılık geldiği kabul edilebilir bir görüştür. Sözcüğün kentlilikle ilişkisinden hareket ederek, bunun kentlerde görülen yaşam tarzı olduğunu ileri sürebiliriz. Bu da bizi medeniyetin doğuşunun kent yaşamının doğuşuyla aynı şey olduğu saptamasına getirir. Bu noktada kentlerin olmadığı medeniyetsel oluşumları da dikkate alarak belki de, kent ve benzeri demek daha yerinde olacaktır ama her halükârda bu ikisi arasındaki ilişki üzerinde yoğunlaşmak gerektiği ortadadır.

İlk olarak yapılması gereken, medeniyet olarak adlandırdığımız ayırma eyleminin veya sürecinin (çünkü burada kendisini diğer türlerden ayıran bir gruplaşma, bir örgütlenme türü söz konusudur) neyi nasıl ayırmaya çalıştığını tespit etmektir. Medeni, belli bir yerde kendi yaptığı eşyalarla yaşayan insandır. Bu yaşadığı yerde neredeyse her şey onun elinden çıkmıştır. Yaşadığı yerin yeşillendirilmesi veya yaşadığı yerin bazı kısımlarına doğa süsünün verilmesi de kendi eseridir. Hemen hemen hiçbir şey doğal değildir. Kendi yaptığı eşyalardan oluşan bir yer olduğundan da, aynı zamanda düzenlenmiş bir yerdir de. Söz konusu düzen iyi veya kötüdür; bu düzen kimisine çok düzensiz de gözükebilir. Ama sonuçta eşyaların yerleri, nasıl durdukları, nerelere hangi eşyalar yapılması gerektiği insanların tercihleri doğrultusunda belirlenmiştir. İnsanların birlikte tercih yapmaları (bu yer aynı zamanda kalabalık bir yerdir; kalabalığın ne olduğu birazdan tanımlanacak) her zaman uzlaşmayı ve kuralları gerektirdiğinden, bu yer aynı zamanda kontrol eden bir yerdir de. Yine aynı şekilde kontrolün ne kadar başarılı veya etkin olduğuyla ilgilenmiyoruz. Kontrol çok başarısız olabilir ama en kötüsünden bile olsa bir kontrol sistemi vardır.

Burada biran durup eşyadan insan ürünü her şeyin kastedildiğini belirtmek gerekiyor. Yollar, anıtlar, binalar, fabrikalar, parklar vb de insan ürünüdür ve dolayısıyla eşyadır. Bunlar insanların kişisel eşyaları olmayabilir ama bu tartışmada belirleyici noktada kişisel olarak sahip olmak değil, bir şeyin insan ürünü olması, yapılmış olması, yani doğal olmamasıdır. Bu açıdan bakıldığında, medeniyet olarak adlandırdığımız yerlerde insan ürünü olmayan neredeyse tek bir şeyin olmadığını görürüz. Öyle ki, medeniyet olarak adlandırdığımız yerin, yani çevrenin kendisi bile bir eşyadır, insan tarafından yapılmıştır, kendiliğinden olmamıştır.

Medeniyeti koca bir eşya, insanın kendisinin yaptığı ve doğal olmayan çevre olarak tanımladık ama bu şekliyle bu tanım yetersizdir. Çünkü bu tanıma göre köyleri de medeniyet olarak tanımlamamız gerekecektir ve geçmişte medeniyetlerden önce köyler var olmuştur. Kentliler kadar değilse de, köylüler de çevrelerini yapar. Tek başına bir köyün medeniyet olmadığını biliyoruz. Bu sadece bir bakış açısı sorunu da değildir. Köylerin medeniyet olarak algılanmamasını gerektiren önemli bir farklılık söz konusudur. Nitekim her yerleşiklik medeniyet demek değildir. Bir yerleşikliğin medeniyet olarak tanımlanabilmesi için yerleşikliğe geçmekten daha fazlasının yapılması gerekir ki, bunun ne olduğunu anlamak için insanların neden çevrelerini yapma işine giriştiklerini anlamalıyız, neden böyle bir çabanın içine girdiklerini sormalıyız. Ne de olsa çevre yapmak kolay bir şey değildir. Enerji harcanması gerektiği gibi, bu enerji belli bir düzen ve örgütlenme içinde harcanmak zorundadır. Medeniyetler üç, beş kişinin ortaya çıkardığı örgütlenmeler değildir. Kalabalıkların bir araya gelmesi gereklidir ki, zaten sorumuzun yanıtı da aslında buradadır, kalabalıklaşmanın ne anlama geldiğini anlamaktadır.
Bu noktada her insanın kendini içinde bulduğu iki önemli duruma işaret etmemiz gerekiyor: (1) Her insan bir grup içinde var olur; (2) Her insan simgelerle iletişime geçer veya insan simgesel iletişim yapabilen, yapmak zorunda olan bir hayvandır. Bu ikisinden çeşitli başka sonuçlara ulaşabiliriz ama bu tartışmada bu iki durumun yol açtıkları bir sınırlılık durumuna işaret etmekle yetineceğiz. Nedir bu sınırlılık durumu? Hem bir grubun içinde var olma hem de simgeler kullanma zorunluluğu her iki durumda da bir kapasitenin olması gerektiğine işaret etmektedir. İnsanın çeşitli sorunlar yaşamaya başlamadan oluşturabileceği azami grup büyüklüğü nedir? Toplumsal iletişim sırasında insan aynı anda kaç adet simgeyle baş edebilir? Simgeleri insanın kendisi yarattığına göre, grup büyüklüğü, grubun var olduğu yerin boyutları ve bu gurubun toplumsal iletişim sırasında kullandığı simge sayısı arasında bir ilişki var mıdır? Bu sorular üzerine düşünmeye başladığımızda, insanların neden medeniyet adı verilen bir eşyalar yapmaya giriştikleri de netleşmektedir.


Neokorteks ve Grup Büyüklüğü
Herkesin bildiği gibi, insan toplumsal bir varlıktır; gruplar halinde yaşar. Gruplar halinde yaşayan her primat gibi, grubun diğer üyeleriyle iletişime geçmek, ilişki kurmak, dost ve düşmanlarını belirlemek, yani toplumsal bağlar oluşturmak zorundadır. Primatlar dünyasında bu bağları oluşturmak için başvurulan temel yöntem fiziksel temastır. Bir tek insan (o da Homo cinsi) buna simgesel iletişimi eklemiştir. Araştırmacılar grup büyüklüğü ile beynin neokorteks bölümü arasında doğrusal bir ilişki keşfetmiştir. Daha büyük gruplar halinde örgütlenen primatların daha büyük neokorteksleri ve dolayısıyla da daha büyük beyinleri olduğu tespit edilmiştir. Daha fazla ilişki daha fazla işlem, bu da daha büyük bir aygıt demektir. Bu ilişkide en önemli etmenlerden biri harcanan zamandır. Harcanacak zaman sonsuz değildir; bir üst sınır vardır. Günlük zamanın tümü ilişki kurmak için kullanılamaz. Yeme, içme, üreme gibi diğer yaşamsal faaliyetler için de zaman ayrılması gerekmektedir. Yapılan hesaplar, toplumsal bağları geliştirmek için ayrılması gereken zamanın, insan dışındaki primatlar için en fazla %18 olduğunu göstermiştir.[2] Araştırmacıların saptamış olduğu üst sınırsa %20’dir (her iki değer de fiziksel temasla yapılan toplumsal iletişime dairdir). Bu sınır aşıldığında diğer faaliyetler zarar görmeye başlamaktadır ki, bu da uzun vadede bu grup üyesinin hayatta kalma şansını azaltıcı etkide bulunmaktadır.[3] Homo habilis bu sınıra ulaşmış, Homo erectus’sa bu sınırı aşmıştır. Sesli iletişimin ilk olarak Homo erectus’un bu sınırı aştığı sırada ortaya çıktığı iddia edilmektedir ki, bu iddiayı destekleyen fiziksel bulgular da mevcuttur. Burada söylenmek istenen, sesli iletişimin ortaya çıkmasının arkasındaki nedenin primatlardaki grup büyüklüğüyle ilgili üst sınırın aşılmış olması değildir. Sesli iletişim daha başka nedenlerden ötürü ortaya çıkmış olabilir ama çok önemli bir soruna çözüm olma potansiyelinden ötürü evrim süreci içinde seçilmiş olabilir.

Şu ana kadar anlatılmış olanları toparlamak gerekirse, insan toplumsaldır ve bu yüzden de toplumsal bağlar oluşturmak, sürdürmek ve dostunu düşmanı tespit etmek için zaman ayırması gerekmektedir. Bu faaliyet için gerekli olan kapasite sınırsız değildir. Hem harcanan zamanın hem de kullanılan aygıtın bir üst sınırı vardır. Araştırmacılar bu üst sınırı %20 olarak belirlemiştir. Bu rakama karşılık gelen grup büyüklüğüyse yaklaşık 70 bireydir. Modern insanlarda grup büyüklüğünün yaklaşık 148 olduğunu görüyoruz. Buna karşılık gelen toplumsallaşma süresi, eğer bu toplumsallaşma dil kullanılmadan sadece fiziksel temas yoluyla yapılacaksa, % 40’tır. Bu, %20’lik üst sınırın iki katıdır. Bu, sadece fiziksel yolla yapılan toplumsallaşmayla altından kalkılmayacak kadar büyük bir süredir. 148 rakamına modern insanların neokorteks büyüklüğünden, bundan da % 40 rakamına ulaşılmıştır. 20 farklı avcı toplayıcı grup üzerinde yapılan sayım da 153 (90–220) rakamını vermiştir. Her ne kadar bazı araştırmacılar biraz daha büyük rakamlardan bahsediyorsa da, bu değerden çok uzaklaşılmamaktadır ki, neticede hepsinin ulaştığı yer aynıdır: İnsanların oluşturdukları grupların bir doğal sınırı vardır ve bugünün toplumlarıyla karşılaştırıldığında, bu çok küçük bir rakamdır. Bu ne anlama gelmektedir? İnsanın iletişim sorunları yaşamaya başlamadan bu sınırı aşamayacağı anlamına gelmektedir. İnsanı içinde bulunduğu çevreyle girdiği ilişkide arzulanan kararlılığa ulaştıran en önemli faktör, bu çevreyi, yani grupsal yaşam aracılığıyla simgeselleştirilmiş ve anlamlandırılmış çevreyi bilmesidir. Toplumsal iletişimiyle bildikleri neredeyse mükemmel bir şekilde çakışır. Toplumsal iletişimi, sahip olması gereken tüm bilgiye ulaşmasını sağlamaktadır. Fakat bu sınır aşılmaya başladığında, bu denge bozulur. Bireyin toplumsal iletişimi, sahip olunması gereken tüm bilgiye ulaşamamaya sağlar. Belirsizlikler, anlaşılamayan alanlar ortaya çıkar. Bilinmesi gereken veri sayısı, bireyin toplumsal iletişiminin kapasitesinin sınırlarını aşmıştır. Birey her şeyi bilememeye başlamıştır ve özellikle de dost-düşman ayırımında grubun tüm üyelerini işlemden geçirememektedir. Dolayısıyla, grubunda onun bilmediği düşmanlar olma olasılığı belirmiştir. Birey elbette tüm düşmanlarını bilemez ama burada söz konusu olan durum bireyin iletişime geçecek süre bulamadığından bilemediği düşmanlardır ki, bu bireyin iletişime geçip de düşman olduğunu anlayamadığı başkalarının var olmasından farklı bir durumdur. Sonuç olarak, bu rakam aşılmaya başladığında toplumsal iletişim var olan dünya hakkında arzulanan bilgilenmeyi sağlamada yetersiz kalmaya başlamaktadır. Bu sorunun en basit şekilde çözümü, bölünme veya katmanlaşma, yani alt grupların yaratılmasıdır.[4]

Demek ki, insanda bir grubun en fazla kaç kişiden oluşabileceğine dair doğal bir sınır vardır. Her insan diğer insanları kendisine göre olumlu ve olumsuz yanlarına bakarak analiz etmek zorundadır. Böylece dostunu düşmanından ayırır. Bu, diğer canlılarda olduğu gibi insanda da var olan doğal bir özelliktir. Bu faaliyeti yerine getirmeden yaşayamayız ama bu faaliyetimizin fiziksel sınırları vardır. İnsan fiziksel ilişki kurarak belli sayıda ilişkiyi işlemden geçirebilir. Bunun sonucu grup yaşamıdır ve bu sınır insan toplumunun doğal haliyle ulaşabileceği en üst sınırdır. Burada söylenmek istenen bu üst sınırın hiçbir zaman aşılamayacağı değildir. Aşılabilir olduğu bugün ulaşmış olduğumuz düzeyden bellidir. Milyonluk kentlerimiz, yüz milyonlardan oluşan ulus devletlerimiz vardır. Eğer doğal grup sınırımız 150 birey civarındaysa, yani insanın doğal hali 148 kişilik grupsa, o zaman bu milyonluk gruplar nasıl oluşuyor ve eğer bu doğal değilse, o zaman bu farklılığı nasıl tanımlayacağız, buna ne ad vereceğiz?

Bu üst sınırı geçtikten sonra bölünme zorunluluğunun kendisini dayatması insan doğasının olmazsa olmaz bir özelliği gibi gözüküyor. En azından üst sınır kavramı bunu çağrıştırıyor. Eğer eldeki tek iletişim şekli fiziksel temassa veya konuya fiziksel temasla yürütülen iletişim/toplumsallaşma açısından bakıyorsak, o zaman bölünme kaçınılmazdır. Çünkü beynimizin bu sınırı aşan işlem hacmini kaldırması mümkün değildir. Bu durumu bilgisayarların RAM kapasitesine benzetebiliriz. Ram belleği, bir bilgisayarın aynı anda kullanabileceği, işleme sokabileceği bellek kapasitesidir. İnsan için de benzer bir durum söz konusudur. Yukarıda verdiğimiz insan grubuyla ilgili üst sınır, bir insanın her bir üyesiyle birebir fiziksel ilişkiye girdiği grubun boyutunu vermektedir. Bu sınır aşıldığında, insan bir süre daha aynı grup büyüklüğünü sürdürebilir. Fakat grup büyümeyi sürdürdüğü takdirde, yeni bir gruplaşmanın ortaya çıkması, yani var olan grubun bölünmesi gerekmektedir. Fakat bu sayede birey tekrar doğal haline kavuşmuş olsa bile, mevcut sorun, eğer aynı mekân paylaşılıyorsa, hâlâ çözülmemiş olabilir. Ortaya çıkan yeni gruplaşmanın karşısında iki seçenek vardır. Ya bu grup tamamen bağımsız bir oluşum şeklinde kendi yoluna gidecek, kendi mekânını edinecektir, ya da iki grup arasındaki ilişki korunarak yeni bir örgütlenme şekli yaratılacak, bir üst grup kimliği şemsiyesi altında ilişkiler yeniden düzenlenecektir. Böylece aynı mekân paylaşılmaya devam edilecektir ama diğer grubun tüm üyeleri muhtemelen ötekiler, yani bizden olmayanlar şeklinde tanımlanacaktır.
Tekrar RAM örneğimize dönecek olursak, zorlanmaya başlayan bir bilgisayarı tekrar doğal çalışma koşullarına getirmenin yolu ya bellek kapasitesinin ya da işlem hacminin yükseltilmesidir. İnsanda toplumsallaşmayla ilgili işlem hacminden sorumlu yer, beynin neokorteks bölümüdür. Neokorteksin hacmi Homo sapiens türünde zaten önemli derecede artmıştır. Daha fazla artması insan beyninin büyümesi anlamına geleceğinden ve bu da insanın doğumunu imkânsız kılacağından, bu noktada bir fiziksel üst sınıra zaten ulaşılmıştır (Homo sapiens türü büyük beyninden ötürü zaten erken doğmakta, gelişiminin bir kısmının ana rahminin dışında tamamlamaktadır). Beynin daha fazla büyümesi Homo sapiens dişisinin kalça yapısında bazı değişiklikler olmadan mümkün gözükmüyor. Fakat tek sorun bu değildir. Neokorteks büyümesi işlem hacminde artışı getirir ama bununla beraber harcanan süre de artar. İletişim araçlarında bir değişiklik olmadığı takdirde, daha büyük grup, tanınması gereken daha fazla sayıda insan ve daha fazla zaman anlamına gelir. Bu da diğer faaliyetlere ayrılan zamanın azalmasıdır. Homo sapiens’te bu süre zaten %30-45’e ulaşmıştır. Dil, yani simgesel iletişim bu rakamı baş edilebilir %20’ye çekmiştir. Homo sapiens’in neokorteksinin normal koşullarda, yani dilin olmadığı, sadece fiziksel temasa dayanan iletişimin var olduğu durumda %45’e kadar çıkacak olan zaman tüketimine karşılık gelecek işlem hacmi, dil sayesinde daha düşük bir düzeye çekilmiştir.[5] Grubun büyümesiyle birlikte artacak ilişki sayısı daha fazla zaman harcanmasını gerektireceğinden, diğer faaliyetlere ayrılan süre azalacaktır. Dolayısıyla, grup büyüklüğünün artabilmesi için bu iki sorunun aşılması gerekmektedir. Günümüzdeki grup büyüklüklerine ulaşabilmek için bir yandan neokortekste bir artış dayatmayacak, diğer yandan da zaman tüketimini aynı düzeyde tutacak yeni bir iletişim yöntemine veya yöntemlerine gerek vardır.


İletişim Aracı olarak Medeniyet
Bu noktada medeniyetle karşılaşırız. İnsan, yukarıdan açıkladığımız krizin çözümünü farklı bir boyuta adım atarak gerçekleştirir. Bu boyut, dil kullanımının da dahil olduğu fiziksel/kişisel temasın hâkim olduğu doğal boyuttan farklıdır. Doğal boyuttaki ilişkiler, insanın doğal grup büyüklüğü üst sınırını aşmayan topluluklarda birbirleriyle yüz yüze iletişime geçmelerine dayanır. Bu tür iletişimin egemen olduğu ve var olan tüm bireylerle sürdürülebildiği grup, insanın doğal grubudur; insanın doğal halinde var olduğu ortamdır. Burada doğal olmak, insanın kendi biyolojisinin ona sunduğu parametrelerin sınırları içinde var olmasıdır. Bu açıdan baktığımızda, insan bu haliyle yeryüzünde var olan diğer canlılardan farklı değildir. Fakat insan bu doğal halini aşmış, aşmak zorunda kalmış ve aşabilen bir türdür.

Burada, sonuçta insanın biyolojik kapasitelerinden ötürü ortaya çıktığı için, hâlâ doğal halinin korunduğu öne sürülebilir. Nitekim yeni boyut insanın kendi özelliklerini farklı şekillerde kullanmasının sonucudur. Bu kısmen doğrudur ama burada söz konusu olan büyük değişiklik insanın bir şeyler yapmasından ötürüdür. İnsan bir şeyler yaparak, yeni bir iletişim dünyası yaparak bu sorunu aşar. Bu aşama elbette insanın sahip olduğu biyolojik özelliklerinden ötürüdür. İnsan bir şeyler yapabilen ve özellikle de yeni simgeler yapabilen bir türdür. Bu yüzden de aslında insanın hâlâ doğal halini terk etmediği ileri sürülebilir ama insanın iletişimde kullandığı araçların durumuna bakacak olursak, karşımıza çıkan bir yetersizlik durumudur. İnsanın toplumsal iletişimden sorumlu organları veya beyninin bu faaliyetten sorumlu kısımları yetersiz kaldığı için bu sıçrama, bu farklı boyut ortaya çıkmıştır. Nitekim insanın toplumsal iletişimi aslında hep aynı boyuttun içinde kalmaktadır. 150 birey şartı hâlâ geçerlidir. Yüzlerce milyonluk toplumlarda bile insan hâlâ aynı parametrelere bağlıdır, ilişkilerini bu sınırlar içinde kalarak oluşturmaktadır. Bu açıdan bakıldığında değişen bir şey yoktur. Değişiklik, kalabalıklaşmadan ötürü ortaya çıkan grupları tanımlayacak yeni bir yöntemin bulunmuş olmasıdır. Yoksa insanın ilişkiye geçtiği birey sayısı artmamıştır. Sadece diğerleriyle aynı mekânda belli bir düzen içinde var olmanın yöntemi bulunmuştur. Dolayısıyla, insanın doğal halinin sınırları büyümemiştir. İnsan sadece doğal haliyle doğal olmayan koşullarda var olmanın yöntemini geliştirmiştir. Ama bu doğal olmayan koşullarda var olmak, en azından bir yere kadar doğal halinin gerektirmediği faaliyetler içinde olmasını dayattığından, artık doğal halinde değildir, farklı bir halde, farklı bir boyuttadır.

Bu geçişin ardında çeşitli nedenler olabilir veya bununla ilgili çeşitli nedenler ileri sürülebilir. Ama temel belirleyici etmenin insan topluluklarının kalabalıklaşmasıyla ilgili olduğu düşünülebilir. Neticede toplumsal iletişimi doğrudan etkileyecek en önemli unsur, iletişim ağındaki eleman sayısının artmasıdır. Bunun nasıl olduğu şu anda bizi ilgilendirmemektedir. Asıl ilgilendiğimiz nokta, ortaya çıkan üst boyutun neye benzediği, ne olduğudur. Burada üst boyuttan kastedilen, çok sayıda grubu farklı bir örgütlenme içinde bir araya getiren yapılanmadır. Üst boyut denmesinin neden, birey açısından bakıldığında kendi grubunun dışında bir başka iletişim alanının belirmiş olmasıdır. Bu başka bir grup değil, ama gruplar arası iletişim alanıdır. Bu alana girildiğinde diğer grupları tanımlamak, dost ve düşman olduklarını belirlemek mümkündür. Bu alanda bireylikleriyle değil, grup kimlikleriyle karşı karşıya gelen bireyler iletişime geçer. Bu boyutta herhangi bir Ali, Ahmet, Ayşe sadece Ali, Ahmet, Ayşe değil, gruplarıyla birlikte tanımlanmış X grubundan Ali, Y grubundan Ahmet ve Z grubundan Ayşe’dir.
Üst boyut farklı şekillerde karşımıza çıkabilir. Çok fazla mekânsal olmayıp daha çok söylemsel bir üst boyut söz konusu olabileceği, mekânsallığı çok daha baskın üst boyutlarla da karşılaşabiliriz. Daha doğrusu, bazı üst boyutlar söylemsel bir şekilde oluşturulurken, bazı üst boyutlarda mekânsal bir şekilde oluşturulur. Örneğin bir pastoral göçebe konfederasyonu (kağanlık, imparatorluk vb) çoğu kez söylemsel bir üst boyut, bir üst grup oluşturur. Diğer yandan medeniyetler mekânsal üst boyuta dair iyi bir örnektir.

Mekânsal seçenek, ortak alanın (üst boyutun) ortaya çıkmasını sağlayan fiziksel altyapının yaratılması, yani insanın kendi çevresini yapması veya kurmasıdır. Tartışmanın başında da değindiğimiz bu sürecin ve seçeneğin adı medeniyettir. Medeniyet her şeyden önce insan yapımı bir çevrenin yaratılması ve böylece yukarıda açıklanmış iletişim sorununun çözülmesidir. Daha önce bir eşya olarak tarif ettiğimiz medeniyet aynı zamanda bir simgeler kaynağıdır. İnsan her eşyayı simgeleştirir ve medeniyet de sonuçta belli bir mekândaki simge sayısının çok yüksek rakamlara ulaştırılmasıdır. Doğada yaşayan insan kendisini çevresindeki nesneleri simgeleştirmekle yetinmek zorundadır. Kendisi çevre yapan insansa bu konuda neredeyse sınırsız bir kapasiteyle karşı karşıyadır. Her yaptığı eşya bir simgedir aynı zamanda. Bu yüzden, doğada çok daha sınırlı bir düzeyde kalmak zorunda olan iletişim kapasitesi, insan ürünü çevrelerde, yani medeniyetlerde kat kat arttırılabilir. Grup sayısı arttıkça bu grupları tanımlamak için farklı nesnelere gerek duyulduğundan, ayrıca her grup kendi simgelerini yaratmak zorunda olduğundan, aynı mekânda çok daha büyük nüfus barındırma sorunu da böylece çözülmüş olur. Aksi takdirde, artan nüfus çok daha büyük iletişim sorunlarına yol açacağından, bir süre sonra büyük toplumsal çatışmaların belirmesi kaçınılmazdır.
Medeniyetlerin üst dokusu kültürel bir dokudur ama bunu doğal boyutlardaki grupların kültürleriyle karıştırmamak gerekmektedir. Medeniyetin kültürel dokusu genelde icat edilen ama en önemlisi yukarıdan aşağıya hareket eden bir kültürdür. Fakat buradaki icat kavramından pasif bir doku anlamamalıyız. İnsanların icat ettiği bu kültürel doku bir süre sonra onu icat etmiş insanları etkilemeye, onların yaşamlarına şekil vermeye başlar ve tüm doğal grupların içine sızar. Bu sayede günümüz insanı hem bir köy veya semtin hem de bir ulus devletin veya ulusal kültürün parçası olabilmektedir. Medeniyet doğal olanın dışından gelen bir kültürü tüm doğal gruplara dayatırken, doğal boyut veya doğal kültürse tamamen kendi içinden ve insanın doğal haline dayanan süreçlerin ortaya çıkardığı bir kültürdür. Bu nedenle, aynı üst kültürün parçası olan bireyler her zaman birbirlerinin ait oldukları doğal kültürleri aynı rahatlıkla anlayamayabilir. Medeniyet dediğimiz görüngü, bir üst kültürel dokuya yol açan, onu ortaya çıkaran yeni bir çevrenin kurulmasıyla mümkün olur. Bu yapılan veya kurulan çevrenin en temel özeliği doğal olandan kopuş, doğal olanın bastırılmasıdır. Çünkü doğal grupları tek bir üst grup altında birleştirmek ve icat edilmiş bir üst kültürel dokuda buluşturmak, özünde insan doğasına aykırı, onu zorlayan bir adım, insanı, üst sınırı 150 kişi olan gruplar halinde yaşamaya zorlayan doğal (biyolojik) özelliklerini reddetmeye, bastırmaya zorlayan bir gelişmedir. İnsanı 150 kişilik bir grup içinde var olmaya zorlayan biyolojik özellik veya süreç, aynı zamanda onu diğer grupları reddetmeye, onları kendisinden farklı görmeye de zorlamaktadır. Ancak başkalarını farklı görebilen bireyler kendi gruplarını oluşturabilir. Grup oluşturmanın mantığı bunu gerektirir. Doğal üst sınırı geçmek, diğer grupları kendisinden farklı görmeye programlanmış insanın bu grupları kendisinden görecek şekilde değişmesini dayatır. Bu da biyolojik yapıyı bastıracak anlamlandırmaların ve çabaların üretilmesiyle, kendimizden farklı gördüğümüz grupları daha farklı şekilde temsil etmemizle mümkündür. İlk bakışta önemli gözükmeyebilecek bu ayrıntı, insan gruplarının tarih, din, edebiyat, hukuk, siyaset, mitoloji ve benzeri alanlarda da çok karmaşık sistemler, bir tür soyut eşyalar geliştirmelerini gerektirir. Medeniyet dediğimiz insan yapımı çevrenin kurulması, medeniyete atfettiğimiz yığınlarca faaliyetin ortaya çıkmasına neden olur. Bilim, teknoloji, eğitim şeklinde adlandırdığımız bu faaliyetler insan yapımı bu çevrenin ayakta kalmasını sağlar ki, bu yüzden de zorunludurlar. Medeniyet dediğimiz insan yapımı çevre neticede iş yapmayı gerektirir; medeniyet, onu besleyecek gerekli enerji üretilmediği takdirde yok olmaya başlar.

Tartışmanın başında yöneltilmiş medeniyet köylerle mi başlamıştır sorusuna dönecek olursak, burada önemli olan noktanın kent köy ayrımı değil, medeniyet adını verdiğimiz insan yapımı ortak bir çevre ile kendiliğinden doğal bir şekilde var olan çevre arasındaki ayrım olduğunu görmemiz gerekmektedir. Köy olarak adlandırdığımız örgütlenme, doğal kültürel boyutun dışına çıkmayı gerektirecek derecede çevrenin yeniden düzenlenmesi, yeniden yapılması anlamına geliyorsa, o zaman medeniyete adım atılmıştır veya medenileşme başlamıştır diyebiliriz. Çünkü toplumsal iletişimin ve bunun sonunda ortaya çıkan kültürel dokunun yapısı değişmeye başlamış, grup bireyleri arasındaki iletişim medeniyet dediğimiz, doğadan farklı insan yapımı bir çevrenin oluşturulmasını dayatmaya başlamıştır. Ayrıca bu yeni çevrenin sadece fiziksel olgulardan veya nesnelerden oluştuğunu da düşünmemeliyiz; düşünsel olgu ve nesneler de yaratılan yeni çevrenin bileşenleri arasındadır. Örneğin, her ne kadar din hem doğal hem de medeni boyutta var olan bir görüngüyse de, medeni boyutta var olan din hem yaratılan yeni çevreye dayanır (onsuz var olamayacak derecede karmaşık bir yapısı vardır) hem de bu yeni çevrenin bir unsurudur (onu meydana getirir). Diğer yandan yazı gibi bazı unsurlar sadece medeniyetlerde görülür; 150 kişilik grupların yazılı iletişime ihtiyaçları yoktur.

Sonuç olarak, medeniyet grup büyüklüğü ve iletişimle ilgili bir gelişmedir. İnsan gruplarının doğal üst sınırlarını geçmeye başlaması, insanın bilmeyle ilgili doğal özelliklerine ek ve yardımcı bir yapının ortaya çıkmasını gerektirmiştir. Doğal yani biyolojik üst sınırın geçilmesinin tamamen bir mekândaki insan yoğunluğunun artmasıyla bağlantılı olduğunu unutmayalım. Aslında bunu sadece insan sayısıyla da sınırlı tutmamalıyız. Toplumsal iletişimin yanında, insanın etkileşime geçmesi veya hakkında bilgilenmesi gereken unsurların sayısının artması da aynı soruna yol açabilir. Her iki artış da insanın bu artışları işlemden geçirmesi gereken aygıtın kapasitesinin arttırılmasını gerektirir. İnsanın sadece maddi değil, manevi dünyasının da zenginleşmesi, çeşitli düşünsel nesnelerin belirmesi, birey tarafından işlenmesi gereken nesnelerin sayısında artışa neden olur. Bu noktada insanın doğal özellikleri yetersiz kalmaya başlar. Medeniyet dediğimiz yapılaşma bu noktada belirir. Medeniyet, bu tartışmanın başında belirttiğimiz gibi, genelde kentlerle ilişkilendirilen bir gelişmedir ama bu daha çok modern çağın getirdiği bir kavrayıştır. Burada anlatılmak istenense sadece insan yapımı bir çevrenin kurulmasıdır. Kent, bu faaliyetin özel ve çok yaygın bir türüdür ama arzulanan amaç kentler kurulmadan da başarılabilir. Medeniyet sözcüğüyle tanımladığımız süreç esasen belli bir alanın hem toplumsal iletişimi hem de var olan bilginin işlenmesini kolaylaştıracak şekilde bölünmesidir. Bu bölünme mimari maddi araçlarla gerçekleştirilebileceği gibi, din, etnik grup, dil gibi söylemsel araçlarla da sağlanabilir. Amaç, iletişimsel yükü daha ufak ve baş edilebilir birimlere bölmek ve bu birimler arasında daha az karmaşık şekillerde ifade edilebilen bağlantıların oluşturulmasıdır. Örneğin, tek bir odadan oluşan elli kişilik bir evi, on odadan oluşan elli kişilik bir evle karşılaştıralım. On odalık evdeki toplumsal iletişim çok daha baş edilebilirdir. İkincide on adet grup ortak bir şemsiye altında toplayabilmek, yaratılmış bölünmelerden ötürü çok daha kolaydır. Kalabalık dünyalarda insanın diğer (150 sınırının ötesindeki) insanlarla iletişime geçecek zamanı yoktur (çünkü sayı çok fazladır). Medeniyet olarak adlandırdığımız bu yapay çevre bu sorunu çözer. Diğer insanlarla iletişime geçmeden onların dost veya düşman olduklarını, bu yeni çevrenin sağladığı iletişim alanı veya alanları sayesinde anlamayı sağlar. Her medeniyetsel ortam kendi maddi ve manevi simgelerini, anlatılarını ve pratiklerini yaratır. Bunlar sayesinde iletişime geçerek herkesi tanıma zorunluluğundan kurtuluruz. Medeniyet sayesinde dolaylı iletişim mümkün olur. Bu süreç sırasında doğal gruplar ortadan kalkmaz. Doğrudan iletişime dayanan bu doğal gruplar ve bunların kültürleri çeşitli şekillerde varlıklarını sürdürür. Ama bu doğal grupların sınırları büyük grupların içinde daha esnek bir yapı kazanabilir.


Medeniyet ile Kültür arasındaki Farklılık
Gelelim medeniyetle kültür arasındaki farklılığa. Her ne kadar bu iki kavram çoğu kez birbirinin yerine kullanılmaktaysa da, bu ikisi, en azından bu çalışmada, birbirlerinden farklı görüngülere işaret etmektedirler. Kültür her insan için zorunlu bir özelliktir. Her insanın bir kültürü vardır. İnsan kültürel bir varlıktır ama her insan medeni değildir. Birinci insan doğasının bir parçasıdır; ikinciyse insanın kalabalıklaşmayla birlikte gelen iletişim sorununu aşmak için ürettiği bir eşyadır. Medeni olmamak mümkündür. Belli sınırlar zorlamadığı sürece hiçbir insan medeni yaşam tarzıyla tanışmayacaktır. Medeniyet yok olabilir ama kültür her zaman olmak zorundadır. Kültür bir arada yaşamanın ortaya çıkardığı ortak alışkanlık ve pratiklerin bir benzeşme ve biriktirme sürecine yol açmasıdır. İnsan bu sayede bir nesilden diğer nesle aktarımlarda bulunur ve diğer bireylerden öğrenebilir. Medeniyetlerin de kültürleri vardır. Olmaması mümkün değildir. Çünkü bilgi aktarımları sağlamanın başka bir yolu yoktur. Bunun için kültür dediğimiz dokunun oluşması zorunludur. Ama her kültür bir medeniyet değildir. Medeniyet, insanın, doğal halini bir çevre yaratarak aşmasıdır.

Kültürel süreklilik, kültürün tüm üyeleri ortadan kalkmadığı sürece vardır. Medeniyetsel süreklilikse onu ortaya çıkaran çevrenin büyük bir kesintiye uğramadan, büyük bir darbe almadan devam etmesini zorunlu kılar. Örneğin antikçağ medeniyeti, pagan olarak adlandırdığımız dinlerinin, antikçağ medeniyetine ait yapılarının, festivallerinin, alışkanlıklarının kaybolmasıyla sona ermiştir. Peki, Pagan dünyadan Hıristiyan dünyaya bir geçişten bahsedemez miyiz? Neden bu dönüşümü bir kopma olarak algılamamız gerekiyor? Sonuç olarak tapınakların bir kısmı kiliselere dönüşerek festivallerin bir kısmı da farklı adlar ve içerikler altında tekrar ortaya çıkmadılar mı? Doğrudur, bu açıdan bakınca bir süreklilik aynı simgesel ve anlamsal dünyanın sürmesi olarak çıkmaz karşımıza. Fiziksel açıdan aynı eşyalar kullanılıyor olabilir ama simgesel açıdan bu eşyalar büyük bir değişiklik geçirmiştir. Üstelik bu yüzden çok farklı pratikler de belirmiş olabilir. Elbette medeniyetler arasındaki farklılıklar oransal bir şekilde tanımlanabilir. Bazı medeniyetler simgeler açısından birbirlerine daha yakın olduklarından kopuşun daha az, sürekliliğinse daha fazla olduğu söylenebilir. Neticede her çevrede bir öncekinden gelen unsurlar olacaktır ama yine de bir medeniyeti onu oluşturan üyelerinin diğerlerinden ayırmak için ürettiği simgeler açısından bakmamız daha yerinde olabilir. Ancak bu şekilde ne tür bir farklılıktan bahsedildiği ortaya çıkabilir.

Burada söz konusu olan daha çok medeniyetsel temelli bir kültürel değişimdir. Pagan dinleri antikçağın polis (site) kavramına ve yapısına dayanır. Antikçağ kentlerinin ortadan kalkması bu yapının ve dolayısıyla da pagan dinlerin sonu olmuştur. Bu yüzden burada söz konusu olan, antikçağ medeniyetinin kültürünün (üst kültürün) darbe alması veya yok olmasıdır. Burada doğal grup kültürlerinin değişimi söz konusu olmayabilir. Doğal kültür, insan ürünü çevreden bağımsız alışkanlık ve pratiklerin toplamıdır. Çevrenin yıkılması doğal kültürü ortadan kaldırmaz ama doğal kültürlerin içinde kurulmuş çevre bağlantılı pratiklerin ve değerlerin sonunu getirebilir. Ne de olsa bir medeniyetin içinde varlığını sürdüren doğal kültürler medeniyete kısmen bağımlı kültürlerdir.

Bu farkı anlamak önemlidir. Çünkü küreselleşme olarak adlandırdığımız daha büyük çevresel grupların oluşturulması süreci çoğu kez medeniyetsel kültürler veya medeniyetler arasındaki kültürel farklılıklar üzerinden çalışır; bu süreç yerel ve doğal kültürlerin kendilerine, medeniyetsel bağlantılar hariç, çoğu zaman dokunmaz. Zaten bu yüzden her küreselleşme bulunduğu bölgenin doğal kültürel alışkanlıklarına göre az veya çok değişim geçirir. Doğal olarak nitelendirdiğimiz kültürler neticede insanın daha önce bahsetmiş olduğumuz grup oluşturma kapasitesiyle bağlantılıdır. İnsanın kendi doğal özelliklerine dayanarak girdiği toplumsal iletişimin sonucu en fazla 150–200 (sınırı bir miktar aşıldığını varsayarsak) kişilik gruplardır. Bu düzeyde bir bölünmenin olması zorunludur ve hiçbir küreselleşme bunun önüne geçemez. Bir küreselleşme ne kadar güçlü olursa olsun, bu 150-200 bireylik gruplar arasında kültürel farklılıkların ortaya çıkmasını önleyemez. Bir küreselleşmenin etkisinin en güçlü şekilde hissedilebileceği kültürel gruplar medeniyetsel olanlardır. Bu açıdan yaklaştığımızda, bir kentin, bir yörenin, bir ulusun veya bir bölgenin kültürünün bir küreselleşme süreci sırasında değişikliğe uğratılması elbette mümkündür ama burada bile bir çevrenin yaratılmasından bağımsız iç dinamikler devreye girecektir.

[1] Renfrew, 15.[2] Aiello ve Dunbar,[3] Aiello, 1996[4] Aiello ve Dunbar, 1993[5] Dunbar, 1993, 185.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...