28 Nisan 2009 Salı

Devrimcinin İkilemi

Ve eski tartışmanın son yazısı...
Tekrar devrim tartışmasına geri dönecek olursak, bir önceki yazımda biraz zalimce davranmış olduğumu düşünmüyor değilim ama artık bu toplumda ve belki de genelde dünyamızda devrimci tanımının sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Devrimi anlamakta zorluk çekmiyorum. Üstelik her ne kadar tehlikeli bulsam da, toplumsal yaşamın gerekli ve doğal bir tepkisi olarak görüyorum. Benim derdim devrimciyle.
Devrimin, doğası gereği kısa süreli bir tepki olması gerekiyor. Bugüne kadar birçok araştırmanın gösterdiği ve birçok kişinin de kendi yaşam deneyimlerinden bildiği gibi, insan muhafazakârdır, yaşadığı ortamla bütünleşme ihtiyacı onun aslında değişimci olmamasına yol açmıştır, açmaktadır. Süratli ve sürekli değişen ortamlar insanlara rahatsızlık verir. Bir kısmımız buna nostalji diyor. Bazı durumlarda daha ciddi psikolojik sorunlar da söz konusu. Bu sorunu fazlasıyla yaşayan günümüz insanının, var olanı olduğu gibi sürdürme ile değişime açık olma arasında gidip gelen farklı bir tür olduğu da söylenebilir.
Devrim kabaca o ana kadar var olmuş yapıyı alt üst eden ani değişiklik veya değişim şeklinde tanımlandığına göre, bunun sürekli bir hale getirilmesi aslında arzu edilmemesi gereken bir şey. Çünkü (1) insanların yeni koşullara alışması için zamana ihtiyaçları olduğundan, her devrim kazanımlarını veya getirdiklerini somutlaştırmak için şekil değiştirmek zorundadır, (2) sürekli değişim ve/veya ani değişimin insan beyninin tercih ettiği bir var olma şekli olmadığı görülüyor. Olsaydı, zaten böyle yaşardık. Bu tür konuları tartışırken insanların doğal hallerinde ne tür bir toplumsal hız içinde var olduklarını düşünmekte yarar var. Bunun ardından bir de modern yaşamın bu hızı arttırmış olmasının insanlar üzerinde yarattığı çeşitli sorunları göze alacak olursak, devrim gibi son derece hızlı toplumsal değişim evrelerinin normal yaşam biçimine dönüştürülemeyeceği gibi bir sonuç çıkıyor ortaya.
O zaman devrimcilik ne anlama geliyor? Var olan toplumsal yaşamda çok ciddi ve kökten hızlı değişimi savunan birey diyebiliriz. Buraya kadar anlaşılır bir şeyden bahsediyoruz ama bu değişim gerçekleştikten sonra bu devrimciye ne oluyor? Eğer devrimciyse bir süre sonra kendi devriminin karşısında yer almak zorunda; çünkü bir süre sonra kendi devrimi normalleşerek kendi aşkınsal anlam sistemini ve iktidar yapısını kuracak (neden bunun zorunlu olduğu konusunu bir sonraki yazıda ayrıca tartışacağım). Sorun burada başlıyor. Kendisine devrimci diyen bireyler devrimden sonraki evre üzerine düşünmek istemiyorlar; hep devrim öncesinden ve devrimin gerekliliğinden bahsetme eğilimindeler.
Eğer devrim sonrası evre neticede devrim öncesi aşkınsallığın ve hegemonik yapılaşmanın tekrar ortaya çıkmasını getirecekse, yine aynı noktaya gelmiş olmuyor muyuz? Devrimin bitmemesi, devrimciliğin süreklilik kazanması ancak aslında hiçbir şeyin kökten değişmemesiyle mümkün değil midir? Çünkü ancak böyle bir durumda birileri çıkıp sistemi değiştirmek isteyecektir. Bu tam da modern yaşam devrimciliğinin içinde olduğu durumdur. Modern yaşamın veya biraz daha geniş tutarak medeni yaşamın temel mekanizmalarına veya özüne dokumayan, bu düzeyde bir değişikliğe yol açmayan devrimci faaliyetler sonunda devrimciliğin bir kez daha belirmesine yol açacaktır. Yani devrimci aslında modern veya medeni yaşamın neredeyse asli bir unsuruna dönüşmüştür ve bitmeyen, sona ermeyen proje olarak devrimcilik de bu tür yaşamın ortadan kaldırılamamasıyla ilişkili bir durum. Yani devrimciliğin bitmemiş bir projeye ve ardından da hem bir yaşam tarzına hem de felsefesine dönüşmesi doğrudan bu faaliyetin başarısızlığının sistemin ayrılmaz ve hatta bazı durumlarda gerekli bir unsuruna, bir parçasına dönüşmesiyle bağlantılıdır diyebiliriz. Çünkü devrimcilik ancak yapılan devrimler başarısız kaldıkça kalıcılığa, yaşam tarzına dönüşebilir. Hiçbir zaman sistemi alt üst edemediği, kökten değiştiremediği için bitmeyen bir proje.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...